AİGAİ’DE BİR PAZAR
Cumartesinin yağmurlu ve fırtınalı havası, kendini güneşli ve sakin bir pazara bırakmıştı. Üç bin yıllık bir kenti bir gezi grubuyla gezecek olmak, günü baştan şanslı kılıyordu. Aigai, Ege’nin içlerine çekilmiş, denize sırtını dönmüş, dağlara yaslanmıştı. Aceleyi değil düzeni, gösterişi değil sürekliliği seçmiş bir yerleşimdi.

Helenistik dönemde kurulmuş, Roma gelmiş, geçmiş ve kent yerinde kalmıştı.
Aigai adını keçiden alıyordu. Dağlık coğrafyaya bakınca bunun bir rastlantı olmadığı hemen anlaşılıyordu. Yüzyıllar boyunca burada yaşayanların hayatı keçiye bağlıydı; sütü, eti, yünü kadar derisi de kentin geçim kaynaklarından biriydi. Papirüsün Mısır’dan gelişi bir gün durdurulmuş, Aigai ve Pergamon gibi kentlerin gelişmesi istenmemişti. Bu dağlık kent, yazıyı bırakmak yerine keçinin derisine yönelmişti. Taşların üstünde dolaşırken, bu sessiz yamaçlarda bir zamanlar derilerin gerildiğini, rüzgârda sertleştiğini düşünmemek elde değildi.

parşömen gibi
güneşte yanmış eller
söz dediğin dalgadır
vurur çekilir sessizce…
Taşların arasından çıkan otlar, yüzyıllardır olduğu gibi yerini biliyordu.
Grubun içinde Sultan ve Arzu’yla birlikte yürüyordum. Yokuşlar uzadıkça adımlarımız kısaldı, nefeslerimiz duyulur oldu. Aigai, daha girişte, buraya gelen herkese kendini hatırlatıyordu. Yukarı çıktıkça kent kendini açtı. Bir zamanlar burada meclis toplanmıştı. Yurttaşlar bu yokuşları aşarak kente çıkmış, taş sıralarda oturmuş, kentin meselelerini konuşmuşlardı. Aigai’nin tiyatrosu yalnızca oyunlar için değil, birlikte düşünmek içindi. Biz de oturduk; neşeli sohbetimize devam ettik. Bazı mekânlar insanın sesini değil, düşüncesini yükseltir.

Agora meydanına vardığımızda konuşmalarımızın arasına bir sessizlik girdi. Sultan, Arzu, ben ve en sonda artçı rehber birlikte yürüyorduk ama önümüzdeki grup yoktu. Bir an durduk. Az önce duyduğumuz sesler dağın içinde kaybolmuştu. Meğer onlar daha önce sağa dönmüş, biz ise dümdüz yürümüştük.

Geri dönmek yerine biraz daha ilerledik. “Buradan geçmemiş miydik?” dedik. Aynı taşlara ikinci kez baktığımızı fark edince gülümsedik. Aigai, acele edenleri değil, görenleri ödüllendiriyordu sanki. Agora’nın kenarlarında yarım kalmış duvarlar, otların arasına gizlenmiş basamaklar, güneşin eğimine göre renk değiştiren taşlar vardı. Grupta olsaydık, belki de fark etmeyecektik.
Bir noktada kısa bir tedirginlik oldu. Antik kentin içinde yön duygusu, modern kentteki kadar net değildi. Artçı rehber telsizle diğer rehberlerle konuşmaya başladı. Sesler havada yankılandı; iki bin yıl önce burada yapılan konuşmaların üzerine eklenmiş yeni konuşmalar gibiydi. Biz dolaştıkça Aigai daha çok açıldı. Tiyatroya giden bir patikayı, bir terası, küçük bir nişi yakından gördük.
Sonunda telsizden tanıdık bir ses geldi. Birazdan karşıda kaybettiğimiz grup belirdi. Yeniden bir araya geldiğimizde kimse “kaybolduk” demedi. Hepimiz biliyorduk: Biz Aigai’de kaybolmamıştık; Aigai’nin içinde zamanın akışına kendimizi bırakmıştık.
Rüzgâr çıktı. Eski çağlardan kalma bir alışkanlık gibi dolaştı aramızda. Sultan, rüzgârın etkisiyle hafif sendeleyip bir taşın üzerine biraz sertçe oturdu. Biraz daha yavaşladık. Önümüzde açılan manzaraya baktık. Aigai’de hayat hep böyle akmış olmalıydı; keçilerin temposuna, dağın ritmine uyan bir hayat.

Öğleye doğru, güneşin ısıttığı taşların üzerine oturduk. Yemeklerimizi keyifle yedik. Sultan’ın verdiği bir parça tatlının tadı uzun süre damağımda kaldı. Etrafımızda agora kalıntıları, teraslar, yarım kalmış duvarlar vardı. Bunlar bir çöküşün değil, uzun bir hayatın izleriydi. Kent yıkılmış olmaktan çok, bir anda sessizliğe bürünmüş gibiydi; sanki keçiler biraz önce buradan geçmiş, ardından yalnızca rüzgâr kalmıştı.

Aigai’de yürürken zaman düz bir çizgi gibi akmıyordu. Taşlar yüzyılları üst üste koymuş, insanı aceleden arındıran bir sessizlik taşıyordu. Rüzgâr, dağlardan inen eski bir alışkanlıkla dolaşıyor; keçilerin ayak seslerini, gerilen derilerin hışırtısını, yarım kalmış konuşmaları birlikte sürüklüyordu.
Aigai’yi yalnızca tarihiyle değil, Sultan ve Arzu’yu bıraktıkları o cana yakın dostluklarıyla hatırlayacağım. Taşların, keçilerin ve kahkahaların birbirine karıştığı bu pazar, belleğimde yerini çoktan aldı
keçi izleri
taşlar üst üste
zeytin kökü sarılmış
yamaç boyunca…