KUŞKUDAN GÜVENE: Bilginin Sınırları ve Ortak Eylemin İmkânı

İnsanlık, dünyayı anlama ve açıklama kapasitesini tarih boyunca geliştirdi. Doğaya, topluma ve insanın kendisine ilişkin bilgi birikimi genişledi; geçmişte açıklanamaz kabul edilen pek çok olgu araştırmanın konusu hâline geldi. Buna karşılık bilginin artması, insanın kendi yaşam koşulları üzerindeki denetiminin aynı ölçüde gelişmesini sağlamadı. Toplumsal sorunların nedenlerini açıklayabilmek, bu sorunları ortadan kaldıracak kolektif kapasiteyi kendiliğinden yaratmıyor. Bilmek ile değiştirmek, anlamak ile eylemek, bireysel kavrayış ile ortak yaşam arasındaki mesafe varlığını koruyor.
Marina Garcés’in Yeni Radikal Aydınlanma kitabının düşünsel güzergâhı, bu mesafeyi anlamak bakımından verimli bir tartışma zemini sunuyor. Felsefenin kurumsal sınırlarını, bilginin toplumsal üretimini, düşüncenin bedenle ve yaşamla ilişkisini ele alan Garcés, son bölümde kuşku ile güven arasındaki ilişkiye yöneliyor. Bu yöneliş, kuşkuyu terk ederek kesinliğe ulaşma arayışından farklıdır. Asıl mesele, insanın kendi düşüncelerinin ve eylemlerinin sınırlarını kabul ettiği koşullarda dünyayla ilişki kurmayı, başkalarıyla birlikte düşünmeyi ve ortak bir yaşamı dönüştürmeyi nasıl sürdürebileceğidir.
Düşünmek, dilin sınırlarını sorgulamaktır.
Düşünce, dünyayı kavramlarla anlamlandırır. İnsanlar deneyimlerini sözcükler aracılığıyla ifade eder, olaylar arasında ilişkiler kurar ve yaşadıkları gerçekliği belirli yorumlama biçimleri içinde kavrarlar. Dil, bu anlamda yalnızca düşüncenin dışavurum aracı değildir; hangi soruların sorulabildiğini, hangi ayrımların yapılabildiğini ve hangi olasılıkların düşünülebildiğini de etkiler.
Garcés’in düşünmenin dilden kuşku duymak olduğu yönündeki önermesi bu ilişkiye dayanır. Felsefe, sözcüklerin anlamlarını olduğu gibi kabul etmek yerine onların düşünme ve yaşama olanaklarımızı nasıl biçimlendirdiğini araştırır. Özgürlük, başarı, adalet, gerçekçilik ya da insan doğası gibi kavramlar gündelik yaşamda kendiliğinden anlaşılır kabul edilebilir. Oysa bunların anlamları tarihsel deneyimlerden, toplumsal ilişkilerden ve belirli değer yargılarından bağımsız değildir. Felsefi sorgulama, yerleşik kavramların dayandığı kabulleri açığa çıkararak düşüncenin hareket alanını genişletir.

Wittgenstein’ın erken dönem felsefesinde ortaya koyduğu “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” önermesi, bu tartışmanın önemli duraklarından biridir. Ancak Wittgenstein’ın sonraki felsefesi, dilin anlamını tek bir mantıksal çerçeve içinde belirleme arayışından uzaklaşarak farklı dil oyunlarının kullanım koşullarına yönelir. Garcés’in vurguladığı çoğulluk da bu doğrultuda ele alınabilir: Toplumsal ve kültürel bağlamlar değiştikçe dünyanın yorumlanma biçimleri de değişir; farklı yorumlar karşılaştığında dilin sınırları sabitliğini kaybeder.
Buradan gerçekliğin dile indirgenebileceği sonucu çıkarılamaz. Dünyayı dil aracılığıyla kavramamız, dünyanın yalnızca dilimizden ibaret olduğu anlamına gelmez. İnsanların yorumları toplumsal deneyimlerle, maddi koşullarla ve olguların kendi ilişkileriyle sınanır. Gerçeklik, kavramlarımızla kurduğumuz ilişkiye konu olurken onların ötesinde bir direnç de gösterir. Bazı açıklamalar olgularla uyuşmaz, bazı kavramlar yeni deneyimleri karşılayamaz, bazı düşünceler ise kendi iç çelişkileriyle karşılaşır.
Bu nedenle dilin eleştirisi, hakikatten vazgeçmek değil, hakikate ulaşma biçimlerimizi sorgulamaktır. Kavramların tarihsel ve toplumsal olarak oluşması, onların geçerliliğini yalnızca kökenlerine bakarak belirleyemeyeceğimizi gösterir. Bir düşüncenin hangi koşullarda ortaya çıktığı önemlidir; fakat doğruluğu, yalnızca bu koşullara indirgenemez. Bilginin toplumsal kökeni ile bilgi iddialarının geçerliliği birbirine bağlı, ancak birbirinden ayrı değerlendirilmesi gereken sorunlardır.
Kuşkunun derinleşmesi: Marx, Nietzsche ve Freud
Paul Ricoeur’ün 1965 yılında Marx, Nietzsche ve Freud’u “kuşku ustaları” olarak nitelendirmesi, modern düşüncenin önemli bir dönüşümünü ifade

eder. Bu üç düşünür, bilincin kendisine bütünüyle şeffaf olduğu ve insanın kendi düşüncelerinin gerçek nedenlerini doğrudan kavrayabildiği varsayımını farklı yönlerden sorgulamıştır.
Marx, toplumsal yaşamın görünür biçimleriyle bu biçimleri üreten maddi ilişkiler arasındaki mesafeyi araştırdı. İnsanların toplumu açıklamak için kullandıkları düşünceler, içinde yaşadıkları ilişkilerin doğrudan ve eksiksiz bir bilgisi olmak zorunda değildir. Meta ilişkileri, ücretli emek, sınıfsal karşıtlıklar ve ideolojik biçimler, toplumsal gerçekliğin nasıl kavrandığını etkiler. İnsanların toplumsal ilişkileri hakkında ne söyledikleri ile bu ilişkilerin fiilen nasıl işlediği arasındaki fark, eleştirel araştırmanın konusudur.
Nietzsche, ahlaki değerlerin ve hakikat iddialarının oluşumunu güç ilişkileri, dürtüler ve değer koyma mücadeleleri üzerinden ele aldı. Freud ise bilinçli öznenin kendi davranışlarının bütün nedenlerini bilmediğini, bilinçdışı süreçlerin düşünce ve eylemler üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Bu yaklaşımlar aynı kuramsal çerçeveye yerleştirilemez. Marx’ın tarihsel materyalizmi, Nietzsche’nin soykütüksel eleştirisi ve Freud’un psikanalizi farklı açıklama düzeylerine ve yöntemlere sahiptir. Birlikte anılmalarını sağlayan ortaklık, bilincin kendisini sorgulanamaz bir başlangıç noktası olarak kabul etmemeleridir.
Michel Foucault’nun bu üç düşünür üzerine değerlendirmesi, kuşkunun kapsamını daha da genişletir. Sorun artık yalnızca görünür olanın arkasındaki gizli anlamı bulmak değildir. Yorumun kendisi de araştırılmalıdır. Bir düşüncenin arkasındaki toplumsal ilişkileri, güçleri veya bilinçdışı süreçleri açığa çıkarmaya çalıştığımızda, bu açıklamanın hangi koşullarda üretildiğini ve hangi kabullere dayandığını da sorgulamamız gerekir. Yorumlama, kendisini dışarıdan ve nihai olarak doğrulayacak ayrıcalıklı bir noktaya sahip değildir.
Soğan kabuklarının soyulması benzetmesi bu durumu anlatır: Her katmanın arkasında daha temel bir öz bulacağımız varsayımı giderek geçerliliğini yitirir. Yorumlamanın dışında duran, bütün anlamları kendisine bağlayan ve kendisi artık açıklama gerektirmeyen değişmez bir başlangıç noktası bulunmayabilir. Ne Tanrı ne de kendisine bütünüyle hâkim, saydam bir özne, bütün araştırmaları sona erdirecek tartışmasız bir temel olarak kabul edilebilir.
Ancak yorumlamanın tamamlanmamış olması, hakikatin olanaksız olduğu anlamına gelmez. Bir açıklamanın eksiklerini göstermek, onu kanıtlarla sınamak, çelişkilerini ortaya çıkarmak ve daha kapsamlı bir açıklama geliştirmek mümkündür. Bilginin tarihsel olarak değişmesi, bütün bilgi iddialarının eşdeğer olduğu sonucunu doğurmaz. Eleştiri, yanlış ile doğru arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak yerine bu ayrımın hangi gerekçelerle yapılabileceğini araştırır.
Burada kuşkunun sınırı belirginleşir. Kuşku, düşüncenin kendi kabullerini gözden geçirmesini sağladığı ölçüde üretkendir. Herhangi bir bilginin mümkün olmadığını ileri süren mutlak kuşku ise kendi iddiasını da temelsiz bırakır. Eleştirel düşünce, kesinlik iddialarını sorgularken gerçekliği araştırma ve açıklama çabasından vazgeçmez.
Kuşkudan güvene: İnsan kendisini dönüştürebilir mi?
Garcés, Marx, Nietzsche ve Freud’un yalnızca kuşku ustaları olarak değerlendirilmesine itiraz ederken önemli bir soruyu gündeme getirir: İnsan bilincinin sınırlarını açığa çıkaran bu düşünürler, aynı zamanda insanlığın kendisini dönüştürme kapasitesine duyulan güvenin temsilcileri sayılamaz mı?
Bu soru, güveni saflıkla veya koşulsuz iyimserlikle özdeşleştirmemeyi gerektirir. İnsanların kendi yaşamları üzerinde etkili olan bütün güçleri doğrudan tanımaması, bu güçleri hiçbir zaman anlayamayacakları anlamına gelmez. Toplumsal ilişkilerin görünür biçimleri ile onları üreten koşullar arasındaki mesafeyi araştırmak, insanın kendi eyleminin koşullarını kavramasını sağlayabilir. Kuşku, insanın kendi sınırlarını görmesine yardım ederken dönüşüm olanaklarını da açığa çıkarabilir.
Marx açısından insanların kendi tarihlerini kendilerinin yapması, tarihsel koşullarını özgürce seçtikleri anlamına gelmez. İnsanlar, kendilerinden önce oluşmuş ilişkiler ve koşullar içinde hareket ederler. Bununla birlikte bu koşullar, insan eyleminden bütünüyle bağımsız ve değiştirilemez yapılar da değildir. Toplumsal ilişkilerin nasıl üretildiğini ve yeniden üretildiğini anlamak, onları değiştirebilmenin koşullarından biridir.
Bu yaklaşım, tarihin zorunlu olarak ilerleyeceğine ilişkin bir güvence sunmaz. İnsanların dönüştürme kapasitesi, kendiliğinden gerçekleşen bir sonuç değil, belirli koşullarda ortaya çıkan bir olanaktır. Bu olanağın gerçekleşmesi bilgiye olduğu kadar örgütlenmeye, mücadeleye ve ortak pratiğe de bağlıdır.
Dolayısıyla kuşkudan güvene geçiş, eleştirinin sona ermesi değildir. İnsanların kendi düşüncelerini ve toplumsal ilişkilerini değiştirebileceklerine duyulan güven, eleştirel araştırmanın sürdürülmesini mümkün kılar. Güven, geleceğin sonucunu önceden bilmekten değil, sonucu belirlenmemiş bir süreç içinde düşünme ve eyleme kapasitesine sahip olmaktan kaynaklanır.
Güvenin toplumsal koşulları
Güven yalnızca bireysel bir erdem değildir; karmaşık toplumların işleyişinde temel bir rol oynayan toplumsal bir ilişkidir. İnsanlar gündelik yaşamlarını sürdürürken ihtiyaç duydukları bütün bilgileri kendileri üretemez, karşılaştıkları bütün kişileri tanıyamaz ve dahil oldukları ilişkilerin her ayrıntısını denetleyemez. Başkalarının bilgisine, emeğine, sözüne ve ortak yaşamı düzenleyen kurumlara belirli ölçülerde güvenmek zorundadırlar.
Bir sağlık hizmetinden yararlanmak, bir sözleşme yapmak, toplu taşıma aracına binmek veya ortak bir çalışma yürütmek, her şeyi baştan sona doğrulama imkânına sahip olmadan karar almayı gerektirir. Güven, bilinmeyenleri ortadan kaldırmaz; bilinmeyenlerin varlığına rağmen eylemde bulunabilmemizi sağlar. Bu nedenle güven, belirsizliğin karşıtı olmaktan çok, belirsizlik koşullarında toplumsal ilişkilerin sürdürülebilmesinin yollarından biridir.
Piyasa toplumları, birbirini tanımayan insanlar arasında gerçekleşen mübadelelerin ve ekonomik ilişkilerin devamı için güvene ihtiyaç duyar. Para, sözleşmeler, hukuk ve kurumsal düzenlemeler, kişisel tanışıklığın bulunmadığı durumlarda da ilişkilerin kurulabilmesine yardımcı olur. Ancak güveni piyasanın işleyişine indirgemek mümkün değildir. Aile ilişkileri, dostluk, dayanışma, ortak deneyimler ve siyasal mücadeleler de güvenin üretildiği alanlardır.
Üstelik güvenin bulunması, bir ilişkinin adil olduğu anlamına gelmez. İnsanlar baskıcı kurumlara, otoriter liderlere veya yanlış bilgilere güvenebilirler. Güvenin kendisi, doğruluğun ve adaletin yeterli ölçütü değildir. Güvenin hangi koşullarda üretildiği, kimin çıkarlarına hizmet ettiği, ne tür ilişkileri sürdürdüğü ve eleştiriye ne ölçüde açık olduğu da araştırılmalıdır.
Hukukun üstünlüğü, kurumsal hesap verebilirlik ve ortak kurallar, insanların yalnızca kişisel iyi niyete dayanmak zorunda kalmadan bir arada yaşayabilmelerini sağlar. Bununla birlikte kurumların varlığı, güvenin otomatik olarak oluşmasını güvence altına almaz. İnsanların karar süreçlerine katılabilmesi, kuralların herkese uygulanması ve kurumların eylemlerinin sorgulanabilmesi gerekir. Güven, toplumsal ilişkilerin niteliğinden bağımsız bir duygu değil, bu ilişkilerin içinde biçimlenen bir beklentidir.
Burada güven ile iktidar arasındaki ilişki de önem kazanır. Bazı toplumsal düzenler, insanlardan kurumlara güvenmelerini isterken bu kurumların işleyişini denetleme olanaklarını sınırlandırabilir. Oysa eleştiriye kapalı bir güven talebi, toplumsal ilişkilerin sorgulanmasını engelleyen bir itaate dönüşebilir. Eleştirel güven ise ilişkilerin sürdürülebilmesi için gerekli beklentileri korurken yanlışların ortaya çıkarılmasına ve koşulların değiştirilmesine imkân tanır.
Bilgiden ortak eyleme
Günümüz toplumlarının temel çelişkilerinden biri, sorunları teşhis etme ve açıklama kapasitesindeki gelişmeyle bu sorunları değiştirecek kolektif eylem kapasitesinin aynı ölçüde gelişmemesidir. Bilgiye erişim olanakları genişlemiş, toplumsal olaylara ilişkin açıklamalar çoğalmış ve farklı görüşlerin dolaşımı hızlanmıştır. Buna rağmen bilgi birikiminin artması, ortak amaçların belirlenmesini ve insanların bu amaçlar doğrultusunda birlikte hareket etmesini kendiliğinden sağlamaz.
Bu durum, bilgi ile pratik arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektirir. Bir toplumsal sorunun nedenlerini açıklamak, onun nasıl değiştirilebileceğine ilişkin bütün soruları cevaplamaz. Açıklama, müdahalenin olanaklarını ve sınırlarını gösterebilir; ancak ortak eylemin gerçekleşmesi için insanların birbirleriyle ilişki kurmaları, sorumluluk üstlenmeleri ve ortak bir çabanın sürdürülebileceğine inanmaları gerekir.
İnsanların bir sorunun varlığı konusunda uzlaşmaları, çözüm konusunda aynı görüşte oldukları anlamına gelmez. Ortak bir eylem için yalnızca bilgi değil, farklı deneyimlerin tartışılabileceği, kararların alınabileceği ve sorumlulukların paylaşılabileceği ilişkilere ihtiyaç vardır. Güven bu ilişkilerin önemli bir unsurudur; fakat güvenin oluşması da ortak deneyimlerden bağımsız değildir.
Birlikte yürütülen çalışmalar, insanların birbirlerinin kapasitesini tanımalarına, beklentilerini sınamalarına ve ortak hareket etmenin sonuçlarını değerlendirmelerine olanak verir. Verilen sözlerin tutulması, eleştirilerin dikkate alınması ve başarısızlıklar karşısında hesap verebilirliğin korunması, güvenin gelişmesine katkıda bulunur. Buna karşılık kararların kapalı biçimde alınması, sorumlulukların belirsizleşmesi ve ortak çabanın sonuçlarının paylaşılmaması güveni aşındırır.
Bu nedenle güven, yalnızca insanların birbirlerine daha fazla inanmasını öğütleyerek kurulamaz. Güven duyulmasını mümkün kılan toplumsal koşulların oluşturulması gerekir. İnsanların söz sahibi olabildiği, ortak kararların alınmasına katılabildiği ve kendi eylemlerinin sonuçlarını değerlendirebildiği ilişkiler, ortak hareket etme kapasitesini geliştirebilir.
Bununla birlikte güven ile ortak eylem arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Güven, ortak eylemi mümkün kılarken ortak eylem de güvenin oluşabileceği koşulları yaratır. İnsanlar birlikte hareket etmeye başlayabilmek için belirli ölçülerde güvene ihtiyaç duyar; fakat güvenin sağlamlaşması, birlikte hareket etmenin deneyimiyle mümkün olur. Bu karşılıklı ilişki, toplumsal dönüşümün ne yalnızca doğru düşüncelere ne de yalnızca iyi niyetlere dayandırılabileceğini gösterir.
Sonuç: Kesinlik olmadan hakikat, kuşku olmadan güven olmaz
Garcés’in kuşkudan güvene uzanan düşünsel güzergâhı, felsefeyi yalnızca kavramların ve bilgi iddialarının eleştirisi olarak değil, insanın dünyayla ve başkalarıyla kurduğu ilişkileri sorgulama pratiği olarak ele almayı mümkün kılar. Dilin sınırlarını araştırmak, bilincin kendisine şeffaf olduğu varsayımını reddetmek ve yorumlamanın tamamlanmamışlığını kabul etmek, hakikat arayışından vazgeçmeyi gerektirmez. Aksine bu arayışın kendi sınırlarını tanımasını ve kendisini yenileyebilmesini sağlar.
Kuşku, düşüncenin dogmatizme dönüşmesini önler. Güven ise kuşkunun eylemsizliğe ve yalnızlığa kapanmasını engeller. Birine duyulan güven, bir düşüncenin doğruluğunu kanıtlamaz; bir düşüncenin eleştiriye açık olması da onunla birlikte hareket etmeyi olanaksız kılmaz. İnsanlar her şeyi bilemedikleri, bütün sonuçları önceden hesaplayamadıkları ve kendi koşullarını tek başlarına değiştiremedikleri için ortak ilişkilere ihtiyaç duyarlar.
Bu bağlamda güven, hakikatin yerine geçecek yeni bir kesinlik değildir. Hakikat arayışını ortak yaşamla buluşturan, bilginin eyleme dönüşebilmesinin toplumsal koşullarından biridir. Eleştirel düşünce, güven duyulan ilişkileri sorgulayabilmeli; güven de eleştirinin bu ilişkileri dönüştürme kapasitesini ortadan kaldırmamalıdır.
İnsanların kendi yaşam koşullarını değiştirebilme kapasitesine duyulan güven, onların her zaman doğru kararlar verecekleri veya tarihin zorunlu olarak ilerleyeceği inancına dayanmaz. Bu güven, insanların birlikte öğrenebilecekleri, yanılgılarını düzeltebilecekleri ve ortak pratikleri aracılığıyla yeni olanaklar yaratabilecekleri düşüncesine dayanır.
Kuşkudan güvene geçişin anlamı burada ortaya çıkar: Kesinliğin bulunmadığı koşullarda düşünmeyi ve eylemeyi sürdürebilmek. Gerçekliği araştırmaktan vazgeçmeden bilgimizin sınırlarını kabul etmek; toplumsal ilişkileri eleştirirken ortak yaşamın imkânlarını korumak; başkalarına güvenebilmek için onların da söz sahibi olabilecekleri koşulları yaratmak. Felsefenin toplumsal anlamı, bu çabayı hazır cevaplarla sonuçlandırmasında değil, ortak dünyanın anlaşılması ve dönüştürülmesi için düşünce ile pratiğin bağını canlı tutmasında yatar.