BRUNO DUMONT SİNEMASI ÜZERİNE AYKIRI NOTLAR- I
LA VIE DE JESUS, 1997

1997 Cannes’da Altın Kamera özel ödülü alarak dikkati çeken, ayrıca 1997 Taormina, 1997 Saopaulo, 1997 Valencia, 1997 Londra, 1997 Edinburgh, 1997 Chicago, 1997 Avignon ve 1998 İskenderiye festivallerinden ve daha bir dolu sinema yazarı değerlendirmelerinden birincilikler devşiren, başlığını dev adam Levent Şahin’in kusursuz dil becerisiyle “İsa Peygamberin Hayatı” şeklinde dilimize çevirdiği filim Dumont’un oldukça eli ayağı düzgün bir ilk uzun metrajı.
Dumont aynen Memduh Ün gibi 14 Mart doğumlu, ama nedense 1958 senesinde görmüş gün ışığını ilk kez. Fransa’da, Bailleul’de. Babası doktormuş. Yirmili ve otuzlu yaşlarda felsefe öğrenimi görmüş. IMDB kayıtlarına bakılırsa senarist olarak da, yönetmen olarak da 16 yapıta imza atmış.
Dumont bu ilk sinema filminin senaryosunu da yazmış. Olaylar Fransa’nin kuzeyinde bir kasabada geçiyor. Freddy ve arkadaşlarının çevresinde. Hepsi de ipsiz sapsız, işsiz güçsüz döküntüler. Freddy ve kankalarının bütün yaptıkları motorlarına atlayıp ortalıkta dolanmak, yakaladıkları Arap göçmenleri tartaklamak, şiddet uygulamak. Bu arada Freddy’nin bir markette çalışan Marie’ye aşık olduğunu izliyoruz. Ancak kız bu pislik herife yüz vermiyor.
Araplardan genç Kader’in kıza yakınlaşması ise Freddy ve arkadaşlarını harekete geçiriyor; Arabı cezalandırmaya karar veriyor bu sefil mahluklar.
Dumont ilk uzunu olmasına karşın akışlı bir dil tutturmuş, kolayca bayat kalıplarla anlatılabilecek öyküsünü gerçekçi bir yaklaşımla derinleştirmeyi bilmiş, en olumlusu kasaba yaşantısını sahici biçimde sergilemiş bizlere.
İsa’nın Hayatı parlak bir başlangıç genç bir yönetmenden.
L’HUMANITÉ, 1999

İlk filmi La Vie de Jesus ile mahallemizde beğeni toplayan Dumont 21.yüzyıl kapıyı çalmadan yapabileceğinin en iyisini yapıp, benden bu kadar, diyor. Dumont’un sonraki 8 uzun metrajıni seyretmesek de olur bu nedenle!
L’Humanité‘yi kusursuz fransızcasına, beceriyle konuştuğu türkçesini ekleyerek İnsanlık diye dilimize çevirmişti dev adam Levent Şahin.
Senaryo yönetmene ait. Olaylar yine kuzeyde, Lille yakınlarında bir sahil kasabasında geçiyor. Kahraman Pharaon adındaki emniyet görevlisi. Ama bildiğimiz kaba saba, şiddete eğilimli bir polis değil Pharaon, içe dönük, suskun biri. Annesiyle birlikte yaşıyor. İki sene önce nişanlısıyla çocuğunu bir kazada kaybetmiş.
Hikayenin başında kasabada 11 yaşında bir kızın tecavüz sonrası öldürüldüğünü görüyoruz. Araştırma sürerken Pharaon’un gündelik yaşamına da tanık oluyoruz. İki yakın arkadaşı var: şöför Joseph ile sevgilisi Domino bunlar. Domino bir fabrikada çalışıyor. Cinselliğiyle var olan bir kadın, Pharaon epey hoşlanıyor ondan.
Final oldukça şaşırtıcı, katil Joseph çıkıyor çünkü. Ama Pharaon İsa peygamber gibi tüm suçluların günahını üstlenmeye hazır sanki!
İnsanlık 1999 Cannes’da en iyi erkek oyuncu dalında Emmanuel Schotte‘ye (oyuncu değil herhalde, IMDB kayıtlarında tek filmi bu gözüküyor), en iyi kadın oyuncu dalında Severine Caneele‘e (10 Mayıs 1974) ve Dumont’a (seçici kurul özel ödülü) birincilikler kazandırmış.
İnsanlık 141 dakikalık dev süresine, ağır temposuna karşın çok iyi bir film.
TWENTY NINE PALMS, 2003

Doksanlarin ikinci yarısına sunduğu iki başarılı filmle (İsa’nın Hayatı ve İnsanlık) Cannes’da hatırı sayılır birincilikler toplayan ve mahallemizde de beğeni kazanan Dumont üçüncü filminde eşi benzerine zor rastlanacak rezillikte bir gerilim öyküsü, daha doğrusu öykünüsü yaratmış Amerika çöllerinde.
Dumont’a yapımcısı belli ki sınırlı bir bütçe sunmuş bu iki kişilik zırva için. O da yol filmlerinin bütün bayat kalıplarını barındıran bir sefalete atmış imzasını.
David bir fotoğrafçı, Amerikalı. Katia’nın ne olduğu meçhul, Fransız bir fıstık. İkili Los Angeles’ten yola çıkmış, Güney Kaliforniya çöllerine gitmek üzere. Böylece çiftin Twenty Nine Palms kasabasında bir motele yerleştiklerini izliyoruz. Sonra da her nedense çöllere doğru ciplerini sürdüklerini.
Bu noktaya kadar film çiftin yerli yersiz sevişmeleri ve yerli yersiz aralarında doğan gerilimlerle ağır aksak gidiyor. İvmeyi perdeye arzı endam edecek olan kötü adamlar ne zaman gerçekleştirecek derken, sonlarda ortaya çikan kaka mahluklar sevimsiz David’e tecavüz ediyorlar!
Dumont 118 dakikalık bir çöp çekmiş, hele bir final var ki evlere şenlik. Kahkahalarla güldürecek cinsten!
Twenty Nine Palms‘in mahallemizdeki gösterimi olaylı geçmiş, dev adam Levent Şahin, Dumont’u ışıklar yandığında patlattığı Osmanlı tokadıyla uyararak, Utanmıyor musun ulan, bu çöp işten, paraya ihtiyacın varsa git Yeni Cami önünde mendil aç, demişti.
Genç yaşta yitirdiğimiz Yekaterina Golubeva‘nın (9 Ekim 1966, Leningrad – 3 Ağustos 2011, Paris) gayretlerinin yazık olmasının yanı sıra, bu ucubik filmimsinin arsızca yüzsüzce 2003 Venedik’te yarışmasi ise bence festivallerin ciddiyetsizliğinin somut bir göstergesi.
FLANDRES, 2006

İsa’nın Yaşamı ve İnsanlık ile yaydığı umutları, sakilliğin doruğu olan Twenty Nine Palms ile tuzla buz eden ve kendine gelmesi için dev adam Levent Şahin’in Osmanli tokadını afiyetle yiyen Dumont akıllanmışa benzemiyor ne yazık ki: Flandres bir maskaralık çünkü, acınası, çıtası yerlerde sürünen bir film.
Flandres iki bölümlü bir hikayeyi anlatıyor. İlkinde, köyünde salak salak eyleşen birkaç genç adam gözlüyoruz. Sonra bu şaşkolozlar kurmaca bir savaş için askere yazılıyorlar ve saçma sapan şeyler yaşıyorlar. Flandres’in olanca sefilliğine karşın 2006’da Altın Palmiye için yarışabilmesi, dahası ayni şenlikte seçici kurul ödülüyle yağlanıp ballanması, 2006 Haifa ve 2007 Golden Apricot Yerevan’dan da karpuz kavun ödülleriyle dönmesi bayağı ibretlik walla.
HADEWIJCH, 2009

Doksanlı yılların ikinci yarısına sığdırdığı iki filmiyle umut veren bir başlangıç yapan, ödullerle taçlandırılan; bol alkışın bünyesinde yarattığı şımarıklıkla yirmi birinci yüzyıla birbirinden berbat filmler hediye eden Dumont’un Hadewich başlıklı saçmalığı için olumlu tek söz söyleyeni dev adam Levent Şahin kireç kuyusuna atacağını söylemişti 2011 Venedik Film Şenliği açılışında verdiği tarihi nutukta.
Senaryo Dumont’un irin akıtan kaleminden çıkma. Celine Van Hadewijch kahramanın adı. Genç bir kız kendisi, öykünün başında kapandığı ve dini bilgiler aldığı manastırdan kovularak evine gönderiliyor.
Hadewijch Paris’teki anababa evine dönüyor böylece. Orda müslüman bir garibanla tanışıyor. Adı Yasin oğlanın. İkili kafelerde filan buluşup birlikte takılıyorlar. Ancak kız Yasin’e bedeninin Tanrı’ya ait olduğunu, ölene kadar bakire kalma niyetinde olduğunu söyleyerek sevgili olamayacaklarını belirtiyor. Sonra Yasin kızı abisi Nasır ile tanıştırıyor. Nasır dini bir önder görünümünde ama aslında bir terör örgütünün başı!
İmdaaaaattttt!
Hadewijch kışkırtıcılık yaparak nemalanmak amacında görünen ucuz bir iş. Ama yine de bu düşük şey 2009 Toronto’da Fipresci ödülüne layık görülmüş.
Allah cezanızı versin diyorum emeği geçenlere ve bu sakilliğe alkış tutanlara!