SANATÇILAR NEDEN TUHAFTIR?(!)
Bir eseri hiç yoktan ortaya çıkarmaya çalışan sanatçılar (bestekâr, heykeltıraş, şair, romancı vb.) aslında bir yandan da bir formu kendi üsluplarıyla oluştururlar.
Bu çabaya hele bir de yeni bir şey söyleme güdüsü eklenirse yaratıcı süreçleri yıpratıcı olabilir. Sanatçı istese de istemese de eserine özgün yanını koyar. Eserin ikna edici olabilmesi için sanatçı, ruhunun derinliklerine inip bütün melekleri ve şeytanlarıyla yüzleşmelidir. Eserde, form ve üslup bu yüzleşmenin sonucunda ortaya çıkar.
Sanatçılar, yerin yüzlerce metre altına inen madenciler ya da daha romantik bir benzetmeyle, okyanusun dibinden inci çıkaran dalgıçlar gibidir. Çıkan incinin güzelliği biraz da sanatçının ruhuyla ilgilidir, bu yüzden.
Eserin güzelliği de sanatçının insan olmasından mütevellit pek çok tehdit altındadır.
Düşünce
Düşünmek ve entelektüellik, yaratıcı güdüye hizmet edebileceği gibi bir mayın tarlasına da dönüşebilir. Bu tuzağa kolayca düşen pek çok yönetmen ve yazara tanık olmuşsunuzdur. Karakterlerin ağzından kendi fikirlerini dile getirir; haklılık gururuna yenik düşüp dünyanın onlara göre nasıl olduğunu ağızlarından kaçırıverirler.
Oysa kurgu-anlatıyı sürükleyen duygulardır. Eser sahibi, izleyicisini/okuyucusunu hislerle yakalar, sona doğru taşır.
İşte bu hatadan ötürü olsa gerek, bugün pek az sanat filmi görüyoruz. Zira sanat filmi diye izlediklerimizin çoğu entelektüel/düşünsel filmler. Bize bir şeyler hissettirmekten ziyade bizi düşünmeye itiyorlar. “Burada yönetmen şunu demek istemiş, şurada bize şunu işaret etmiş,” gibi cümleler kuruyoruz biz de sonunda.
Ray Bradbury bir konuşmasında şöyle der:
“Düşünme. Düşünmek yaratıcılığın düşmanıdır. O, kendinin farkında olmaktır; kendinin farkında olan her şey berbattır. Bir şeyleri ‘yapmaya çalışamazsın.’ Sadece ‘yapmak zorundasın.’”
Peki, sanatını icra eden metin yazarları, yönetmenler, çizerler nerede? Onlar da ana akım sinemada, reklamlarda ve video oyunlarda yer alıyor. Bizi şaşırtan, duygu trenine bindiren, şok eden, üzen ve birçok şekilde etkileyen işler ne yazık ki o cephede.
Öyle görünüyor ki sanatı büyük müesseseye teslim ettik. O da istihdam ettiği sanatçılar vasıtasıyla bize ne hissetmemiz gerektiğini söylüyor.
Ahlak
Eser, sanatçının yaratıcı süreciyle biçimlenir. Bundan ötürü eserin, yaratıcı süreç dışında herhangi bir şey ifade etmesi düşük ihtimallidir.
Sanatçı, estetik olanı keşfetme aşamasında gündelik davranışlar, alışkanlıklara kapılıp farkında olmadan kendini kısıtlayabilir. Yazdığı bir öyküde falanca karakterin tavrını toplum tarafından kabul edilemez bulup değiştirmeye niyetlenebilir. Veya hikâyenin sonunda bir kıssadan hisse çıkarmak için kurguyu değiştirme eğilimine girebilir. Küçük İskender’in de dediği gibi “İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir.”
Sanatçının eserindeki hataların en azından muhteşem olmaması için soracağı soru basittir: “Bu karar, eserin güzelliğini baltalıyor mu?”
İşte bu soruyu ıskalayan sanatçıların eserlerinde bir büyükten nasihat dinliyormuş gibi hissetmek işten bile değil.
Tuhaflık
Başlığımızdaki soruya dönelim: “Sanatçılar neden tuhaftır?”

Arthur Rimbaud: “Ben bir başkasıdır.”
Hepimiz toplumsal hayatta var olmak için birtakım kostümler, maskeler giyeriz ve kendimize bir Ben oluştururuz. Toplum içine kendiliğimizle çıkmak riskli olabilir. ‘Ben’in zaten olma sebeplerinden biri de muhtemelen budur.
Sanatçı bir eseri meydana getirmek istediğinde ise bu kıyafeti çıkarmak ve kendiyle baş başa kalmak zorundadır. Çünkü içimizde bulunan, zaman ve mekândan bağımsız olan yaratıcı güç buradadır.
Sanatçı, bu kaynağın doğasını tecrübe ederken ister istemez toplumsal, maddi, ahlaki ve düşünceyle ilgili olgulardan, olaylardan, nesnelerden kopar. Bu yalnızlık gerektiren ve bir içe dönüş gerektiren bir süreçtir.
Thomas Mann bunun hakkında şöyle der:
“Yalnızlık, içimizdeki özgün olana, alışılmadık ve tehlikeli olana — şiire — hayat verir. Ama aynı zamanda, zıddını da doğurur: sapkın olanı, yasadışı olanı, saçma olanı.”
İnsanların geri kalanı toplumsal alandaki günleri için yaşayıp planlarını yaparken sanatçılar bambaşka bir yolculuğa çıkar. Ve bu yolculuk onları değiştirir. Hissettiği şekilde resim yapabilmek isteyen ressamın doğru tekniği ararken yaşadığı kriz de şiirini bitirmek için son mısrayı yazmaya çalışan şairinkiyle benzerdir. Onlar Ginsberg’in Uluma şiirinde dile getirdiği “Yaşam şiirinin saf kalbi”ni ararlar.
Diğer insanlar bu iç yolculuğu tercih etmez. Onlar genellikle tek başlarına kalmaktan korktukları için bir adamı ya da kadını yasalarla bağlayarak evde saksı gibi oturtmayı isterler. Birtakım mallara, mülklere sahip olabileceklerini -“sahip olmak” ne demekse?- düşündükleri için kendilerine ve çalışanlarına zulmederler. Sonsuza değin yaşayabilecekleri zannına kapılıp güç için her türlü dümeni çevirirler. Bu dünyanın gelip geçiciliğini göremezler ve hep saldırırlar.
Dolayısıyla, tuhaf olan sanatçılar değildir. Tuhaf olan yukarıda saydıklarım gibi olanlardır.
Yoksa estetiği, manayı ve kendini aramakta; bunlar için bedel ödemekte, gerektiğinde maddi olandan vazgeçmekte tuhaf bir şey yok.