BURJUVA KALESİNDE HAKİKAT RULETİ

Rainer Werner Fassbinder’in 1976 yapımı Çin Ruleti (Chinesisches Roulette) filmi, hem görsel hem de psikolojik açıdan en steril, en soğuk ve en vahşi filmlerinden biridir. Film hakikatin yıkıcılığı üzerine kuruludur. Fassbinder, bir şatoda bir araya gelen karakterler üzerinden burjuva ahlakının ikiyüzlülüğünü sert biçimde gösterir. Sevgi eksikliği hatta nefretle dolu olan karakterler maskelerini takarak birbirlerini incitmeye, yaralamaya çabalar.
İktidar, suçluluk, sınıf, beden, sadizm üzerine kurulmuş bir laboratuarı andıran filmde, birbirini aldatan anne ve babasını bir kır evinde sevgilileriyle bir araya getirme planını başarıyla uygulayan Angela’nın burjuva ailenin sahte hayatını acımasız ve sert biçimde nasıl deşifre ettiğini izleriz. Filmin oyuncu kadrosunda Margit Carstensen, Alexander Allerson, Andrea Schober, Anna Karina, Brigitte Mira, Volker Spengler, Macha Meril, Ulli Lommel’i görüyoruz.
Baş karakterimiz kız çocuğu Angela’dır. Bacağı sakat olan Angela, ebeveynlerinin nefretine maruz kalmaktadır. Son derece zeki bir çocuktur; anne ve babasının sadakatsizliğini deşifre etmek için onları bir şatoda bir araya getirir. Koltuk değneklerine mahkum olmak, çocuğun fiziksel güçsüzlüğünü entelektüel ve psikolojik iktidara dönüştürmesine araç olur. Hareket edemediği için tavırlarıyla ve sözleriyle herkesi kendi çevresinde hareket etmeye mecbur eder. Fiziksel olarak hareket edemeyen Angela, çevresindekileri ruhsal olarak kıpırdayamaz hale getirir. Angela’nın odasındaki bebekler, yetişkinlerin bir yansımasıdır. Angela bbebekleriyle nasıl oynuyorsa, yetişkinlerle de benzer şekilde oynar.
Ariane (anne) soğuk, mesafeli ve kontrol bağımlısı bir kadındır. Performansı da dış dünyadan, özellikle çocuğundan kopukluğunu mükemmel yansıtır. Angela’nın sakatlığı kendi mükemmelliğine sürülmüş bir lekedir. Kızına duyduğu nefret aslında kendi kusurlu hayatına duyduğu nefretin bir yansımasıdır. Sevgilisini şatoya getiren Ariane, kocasına gizli bir savaş açmıştır.

Gerhard (baba) Karısına göre daha yumuşak görünse de aslında pasif-agresif bir figürdür. Suçluluk duygusundan kaçmak için sevgilisine sığınır. O da karısı gibi kızını bir sorun, bir yük gibi görür. O da yalanlar dünyasında yaşar.
Traunitz (dilsiz mürebbiye) Angela’nın tek müttefiki ve filmin en gizemli karakteridir. Hiç konuşmaması onu bu yalanlar silsilesinin dışındaki tek temiz veya farklı unsur yapar.

Filmde kamera sürekli camların arkasında konumlanır. Karakterlerin görüntüsü aynalardan yansır. Bu da karakterlerin birbirine ulaşamadığını ve her birinin kendi narsisistik hapishanesinde yaşadığını simgeler. Michael Ballhaus’un dairesel kamera hareketleri, karakterlerin etrafında hunharca dönerken onlara kaçacak yerleri olmadığını ve kendi yalanlarının etrafında dönüp durduklarını hissettirir. 360 derecelik çekimler görsel şovun yanı sıra filmin ruhunu da çok iyi anlatır. Karakterlerin etrafında sürekli dönen kamera onların kendi yalanlarının etrafında dolanıp durmalarını ve hiçbir yere kaçamayacaklarını göstermeyi hedefler gibidir. İzleyici olarak bizler de o çemberin içinde hapsoluruz. Kamera avcı, karakterler ise avdır. Bu dairesel devinim karakterlerin üzerine çöken o boğucu atmosferi fiziksel ve psikolojik gerginliğe dönüştürür. Hemen her sahnenin bir cam veya aynanın arkasından çekilmesi ise Fassbinder’in yabancılaştırma tekniğidir. Karakterler öyle yapay ve sahtedir ki, onlara doğrudan bakmak imkansızdır. Ancak bir yansımadan veya camın soğukluğundan görülebilirler.
Fassbinder’in sadık bestecisi Peer Raben, filmin atmosferini pekiştiren melodik olmaktan uzak, neredeyse mekanik bir müzik tasarlamıştır. Müzik, filmdeki klostrofobik döngüyü desteklemek için tekrarlayan motiflerden oluşur. Raben’in müziği karakterlere acımaz. Klasik melodramlardaki gibi izleyiciyi ağlatmaya çalışmaz. Aksine sahnelerdeki gerilimi daha steril hale getirir.
Karakterlerin aynı kare içinde farklı katmanlara yerleştirilmesi de aile içindeki kopukluğu ve herkesin kendi yalanı ve trajedisine hapsolduğunu gösterir. Gerek kamera tekniği gerekse de empati duyulacak bir karakter olmaması Fassbinder’in ulaşmak istediği Brecht’in yabancılaştırma etkisini ortaya koyar.
Filmin doruğu Angela’nın önerdiği Çin Ruleti oyunudur. Bir kişinin bir başkasını hayal etmesi ve grubun çeşitli sorularla bu hayali kişiyi tahmin etmesi üzerine kurulu olan oyun kartların açıldığı, kişilerin pervasız eleştirileri ve hakaretleri eşliğinde gergin bir şekilde ilerler. Karakterler birbirlerine doğrudan dile getiremedikleri hakaretleri, “bir nesne olsaydı, ne olurdu?” gibi sorular aracılığıyla acımasızca dışa vurur. Angela’nın annesini III. Reich döneminde bir toplama kampı gardiyanı olarak betimlemesi maskelerin tamamen düştüğü andır. Burada aile içi hesaplaşmanın yanı sıra, Almanya’nın geçmişine de sembolik bir göndermede bulunulur.
Filmin sonundaki silah sesi işitsek de kimin vurulduğunu görmeyiz. Bu belirsizlik şiddetin artık kişisel olmaktan çıkıp, genel bir toplumsal cinnete dönüştüğünü de ima eder. Fassbinder o gizemli silah sesiyle sevginin yerini,iktidar savaşının, dürüstlüğün yerinin imha edici bir kinin aldığı bu burjuva akvaryumunda maskelerin ancak kan dökülerek düşebileceğini buz gibi bir soğukkanlılıkla ilan eder.