Uncategorized

KUROSAWA’nın DÜŞLERİ: SERMAYE, İLERLEME ve FELAKET

İmparator lakaplı Akira Kurosawa dünya sinemasının en etkili figürlerinden biridir. Filmlerinde doğu ile batı; geleneksel ile modern; etik ve estetik değerler ön plana çıkarılarak eşsiz biçimde sentez edilmiştir. Filmleri genellikle insan doğasının karmaşıklığı, onuru, erdem, fedakarlığı ve kaotik bir dünyada iyi kalma durumu imkânını sorgular. Shakespeare’nin Kral Lear oyunundan esinle Ran, Machbeth oyunundan esinle Throne of Blood (Kanlı Taht) filmlerini çeken Kurosawa, hayranı olduğu Dostoyevski’nin Budala romanını da sinemaya uyarlar. Yedi Samuray filmi ise Muhteşem Yedili ‘ye serisine ilham kaynağı olur.

1990 yılında klasik anlatı yapısından uzak, görsel şiir niteliği taşıyan ve rüyalarından oluşan Düşler filmi Kurosawa’nın en kişisel filmidir. Düşler, modern aklın bilinç dışıyla yüzleştiği etik ve estetik bir metindir. Düşler rasyonel anlatıyı reddeder. Çünkü modernliğin krizi artık akıl yoluyla açıklanamaz. Ancak rüya yoluyla sezilebilir. Aydınlanma düşüncesi insanlığa akıl yolunu açarak mitlerden, hurafelerden ve doğa korkusundan kurtulmayı hedeflemiştir. Ancak 20. Yüzyılda yaşanan savaşlar, ekolojik yıkımlar ve soykırımlara engel olamamıştır. Kurosawa’nın Düşler filmi bu noktada konumlanır. Film modern aklın bilinçdışıyla yüzleştiği etek ve estetik bir metindir.

“Şeftali Bahçesi” adlı İkinci bölümde, kesilen şeftali ağaçlarının ruhları bir çocuğun önünde canlandırılır. Doğa katliamı ve kaybedilen güzelliklere duyulan yas gösterilir. Bu bölüm Japon “shinto” geleneğini hatırlatır: Doğanın ruhu vardır, kesilen ağaç ölmez, hatırlar.  İlerleme adına şeftali ağaçları kesilmiş ancak doğa ölmemiş ve kendisini hatırlatmaktadır. Pozitivist akıl için değer ölçülebilir faydayla sınırlıdır. Estetik, ritüel ve anlam üretim dışı kaldıkları ölçüde önemsizleşirler. Modernlik doğayı hammaddeye indirger, değer değil kaynak olarak görür, burada ise doğa yas tutar adeta.

“Kar Fırtınası” bölümünde fırtınaya kapılan dağcıların hayatta kalma mücadelesi gösterilir. İnsanın doğa karşısındaki çaresizliği ve ölümcül teslimiyetin cazibesi (kar kadını hayalet figürüyle) anlatılır. Modern düşüncede ilerleme, sürekli ileriye doğru hareketle özdeşleştirilir. Burada yürümek kurtarmaz, aksine yok oluşa yaklaştırır. Bilimsel akıl doğayı hesaplar, denetim altına almaya çalışır. Ama burada doğa hesap dışı durumdadır. Bu sahneler pozitivizmin sınırını açığa çıkarır. Doğa düşman değil, kayıtsızdır. Modern insan doğayı fethetmek ister ama bunu başaramaz. Akıl hayatta kalmayı garanti etmez.

“Fuji Dağında Kızıl” bölümünde, aydınlanmanın kıyameti gösterilir. Nükleer felaket sahnesi, Frankfurt Okulu’nun aydınlanma eleştirisinin nerdeyse bire bir görselleştirilmiş halidir. Akıl doğaya hükmetme arzusunda kendi yok oluşunu üretmiştir. Pozitivizm her şeyi hesaplamış ama etik sonucu dışlamıştır. İlerleme yaşamı değil, yok oluşu hızlandırmıştır. Dünyadaki cehennemi insan kendi eliyle yaratmıştır. Bu cehennem dinsel değil tarihseldir. Günah Tanrı’ya karşı değil, geleceğe karşı işlenmiştir.

“Ağlayan Şeytan” da ise nükleer savaş sonrası mutasyona uğramış insanların acı dolu dünyasını gösterilir. Burada modernliğin cehennemi resmedilir. Bu cehennem dinsel değil tarihseldir. Günah Tanrı’ya karşı değil geleceğe karşı işlenmiştir. Modern insan artık kurtuluş aramaz. Sadece neden bitmeyen bir cezaya mahkum olduğunu anlamaya çalışır. Akıl hala vardır var olmasına; ama artık anlam üretmez. Bilim sonuç üretmiştir ama sorumluluk üretmemiştir, etik duyarlılıktan yoksundur.

Kurosawa’nın  Düşler filmi aydınlanma düşüncesinin, akıl, bilim ve ilerleme ideallerinin modernite içinde geçirdiği dönüşümü eleştirel bir perspektifle, rüyalar yoluyla gösterir. Modern insanın doğayı tahakküm altına almasının yıkıcı sonuçları resmedilir. Düşler aydınlanma karşıtı bir film değildir. Ama aydınlanmanın etik ile bağını yitirdiğinde neye dönüştüğünü gösterir. Akıl, doğa ve sorumlulukla birleşmediğinde ilerleme yalnızca daha hızlı bir yıkım ve barbarlık getirir. Bu film bir rüyalar silsilesi değil, uygarlık için vicdanı ve etik sorumluluğa davettir.

Nükleer patlamalar, savaşlar, mutasyona uğramış bedenler ve zehirli doğa imgeleri kapitalist ilerleme ideolojisinin kaçınılmaz ürünleridir. Doğa tahribatı bir kaza değil üretim ve kâr mantığının doğal sonucudur. İnsanın doğa üzerindeki tahakkümü ve ekolojik kriz, inanın insan üzerindeki tahakkümüyle aynı çizgidedir. Film seyirciyi suçluluk duygusuyla yüzleştirir ve sorumluluğa çağırır. Ama bir kurtuluş vaadi sunmaz. Çünkü sorun yanlış kararlardan kaynaklanmaz, yıkıma yol açan kararları mümkün kılan sistemden kaynaklanır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir