KARİKATÜRÜN DİLİ (10): ISSIZ ADANIN GÜLEN YÜZÜ
“Issız ada” metaforu, edebiyattan psikolojiye, felsefeden popüler kültüre kadar pek çok alanda karşımıza çıkan, insanlık durumunun en yalın halini temsil eden güçlü bir semboldür. Karikatür alanında da sıklıkla kullanılan bir metafor olarak ıssız ada bu yazımızın ana konusu. İnsanın dış dünyadan, toplumsal maskelerden ve yapay ihtiyaçlardan tamamen koptuğu bir “sıfır noktası” olarak ele alınan ıssız ada aslında bireyin sosyal kimliğinin yok olduğu bir yerdir.Şehirde iseniz sizi mutlaka dışarıdan tanımlayan birileri bulunur. Yani orada bir çalışan, meslek sahibi biri, bir evlat, bir yurttaş veya bir arkadaşsınızdır. Issız adada ise sadece “siz” kalırsınız. Bu, kişinin kim olduğunu anlaması için korkutucu ama bir o kadar da saf bir deneyimdir. Kaçacak yerin, onay bekleyecek bir kitlenin olmadığı bu ortam, insanın kendi iç sesini duymak zorunda kaldığı bir aynadır. Dolayısıyla felsefi açıdan ıssız ada, toplum öncesi durumu temsil eder.
Issız adadaki insanın en önemli özelliği uygarlığın sunduğu tüm konforlarla tanışmış olması ve bunlardan bir anda yoksun kalmış bulunmasıdır. O nedenle genellikle ıssız adadaki bir dönüş umudu ve beklentisi taşır. Öte yandan ada mutlak bir özgürlüktür. Gel gör ki bu özgürlüğün nasıl yaşanacağı belirsizdir. Üstelik hayatın tüm sorumluluğu tek başına üstlenilmektedir. Issız adanın bir başka özelliği de elde hiçbir şey yokken bir barınak yapmak veya ateş yakmak gibi insanın “yaratıcı bir varlık” olarak potansiyelini keşfetmesini sağlamasıdır. Issız ada metaforu, adada iki kişinin varlığı ile ikili insan ilişkileri için de harika bir zemin hazırlar. İkili genellikle bir kadın ve erkektir ve eşlerin ilişkileri irdelenir. Elbette çizerin yaratıcılığı ile adanın konukları çeşitlenebilir. Hayvanlar da konuk olabilir örneğin. Tüm bu özellikler karikatür dünyası için zengin bir anlatı olanağı sunar.

Konuyu örnekler üzerinden değerlendirmeye başlayalım. Çizerimiz Semih Poroy’dan bir ıssız ada karikatürü. Poroy yapacağını yapmış ve koca dünyayı okyanusun ortasında bir adaya dönüştürmüş. Adadaki insan ise bu dünyadaki yalnız insanı temsil ediyor olmalı. Adamın korkuyla karışık şaşkınlığı, ne yapacağını bilemezliğinin bir göstergesi. Birkaç yalın çizgiyle modern insanın mükemmel bir eleştirisi.

Rus çizer Ivan Anchucov’un ıssız adası başka bir dünyaya götürüyor bizi. Ada tek başına balık avlayan bir adamın tuttuğu balıklardan oluşuyor. Bir anlamda yalnızlığını gidermek için bulduğu yöntem onun yalnızlığına mekan olan bir adayı yaratmış oluyor. Bu anlatımı kendi başarılarımızın veya biriktirdiklerimizin içinde hapsolma olarak da görebiliriz. Balıkçı, yakaladığı balıklar sayesinde suyun üstünde kalabiliyor ama aynı zamanda bu yığın onu dünyadan ve denizden yalıtan bir hapishaneye dönüşmüş durumda. Ayağını bastığı zemin, aslında tükettiği yaşamların toplamı. Belki de sanatçı, “neyle meşgulsen, osun” demeye çalışıyor. Balıkçının dünyası tamamen balıktan ibaret hale gelmiş; evi balık, yolu balık, toprağı balık. Bu durum, bir amaca körü körüne bağlanan insanın, o amaç uğruna inşa ettiği dünyanın içinde nasıl kaybolduğunu betimliyor olabilir.

Romen çizer Radu Popovici ıssız ada metaforunu yine insanın dünyadaki yalnızlığına gönderme amaçlı kullanıyor. Karikatür “ıssız ada” temasını daha makro ve varoluşsal bir boyuta taşıyor. Yer küreyi temsil eden bir yer küre (globe) standı üzerine oturtulmuş küçük bir ada parçası, aslında dünyamızın ve üzerindeki yaşamın kırılganlığını çarpıcı bir şekilde özetliyor. Karikatürist, tüm dünyayı bir “ada” formuna indirgeyerek aslında hepimizin evrenin ortasında bir standa asılı, sınırlı kaynaklarla yaşayan birer “kazazede” olduğumuzu hissettiriyor. Yer küre standı, bu küçük toprak parçasının aslında koca bir gezegeni temsil ettiğinin en büyük kanıtı. Normalde bir yer küre, üzerinde kıtaların ve denizlerin olduğu, bilgiyi temsil eden bir nesnedir. Burada ise o bilgi nesnesinin yerini trajikomik bir gerçeklik almış: Yalnızlık ve kısıtlılık. Dünya artık keşfedilecek devasa bir yer değil; sınırları belli, standına hapsolmuş küçük bir yaşam alanıdır. Adamın yüzündeki ifadeye bakıldığında; korku, şaşkınlık ve kabulleniş iç içe geçmiş durumda. Bu durum, zihnin içinde bulunduğu fiziksel dünyayı (adaya hapsolmuş bedeni) anlamlandırma çabasına, yani bir nevi öznenin nesneleşmiş dünya karşısındaki hayretine benzetilebilir. Standın üzerinde dönen ama aslında hiçbir yere gidemeyen bir dünya tasviri, döngüsel bir çaresizliği de beraberinde getiriyor.

Sırp Çizer Miodrag Veljchovic’den bir karikatürle ilerleyelim. Bu karikatür, “ıssız ada” serisinin belki de en ironik ve trajik katmanını sunuyor. Burada ana tema, toplumsal değer yargıları ile bireysel gerçeklik arasındaki absürt uçurum. Karikatürde ıssız adadaki adamımız kendini epeyce yüksek bir para ödülüyle aranan birine dönüştürmüş. Birilerinin kendisini bulma umudunu bu yolla canlı tutmak istediğini düşünebiliriz. Beklentisi ıssız bir adada tamamen anlamsızlaşmış kalsa da paranın dünyada ki en güçlü güdüleme aracı olduğunu biliyor. Yani olsa olsa bu yolla beni bulabilirler diye düşünmüş olsa gerek.

Bol ödüllü İzmirli çizerlerimizden Birol Çün’ün bu yazıya özel olarak ilettiği bir karikatür var sırada. Çün konuyu adanın kendisi üzerinden ele alıyor ve onu dillendiriyor. Adanın insansız oluşu beni bu görüşe yönlendiriyor. Mizahına gerekli çelişkiyi adanın, olasılıkla, özlemle beklediği konuğu üzerinden yakalıyor. Üzerinde taşlardan yazılı “hoşgeldiniz” sözcüğü, bir gün sahiline vurabilecek bir kazazedeyi dostça karşılayacağının işareti. Elbette izleyicinin farklı değerlendirmeleri de olabilir. Söz gelimi bu yazıyı belki de adayı terketmiş müzip birinin bırakmış olabileceği. Bir adadaki kazazedenin yazması beklenen tek yazı “help =yardım edin!” olacak iken hoş geldiniz yazısı ile karşılaşmak nasıl bir duygu olurdu? Görüldüğü gibi ıssız ada metaforu zihinde farklı yolculuklara da çıkarıyor bizleri. Aklına emeğine sağlık sevgili Birol.

Şimdi ünlü bir çizerden iki ıssız ada karikatürü görelim. Fransız sanatçı Jean Bosc‘a ait ilk karikatürde arka planda gemisi batarken küçük bir toprak parçası üzerinde mahsur kalmış bir askere, gökten paraşütle bir askeri madalyanın indiği hiciv dolu bir sahne betimlemektedir. Bir asker ya da denizci görevini yapmış, gemisini kaybetmiş ve muhtemelen canını da kaybetmek üzere. Otorite ise görev bilincini ve fedakarlığı kutsarken, fedakarlık yapan insanın kendisini ölüme terk ediyor. Madalya, bir nevi “son görev” veya “teselli ikramiyesi” gibi gökten düşüyor. Jean Bosc, eserlerinde sıklıkla kara mizahı, savaş ve bürokrasi eleştirisini işledi. Çizgi tarzı, 20. yüzyıl ortası Avrupa karikatür dünyasının karakteristik bir özelliği haline geldi. Çizim tarzı oldukça yalındı. Dikkat edilirse karikatürde çevreye ait hiçbir detay yok; sadece uçsuz bucaksız bir deniz, batan bir savaş gemisi ve gökten paraşütle inen küçük bir madalya. Bu sadelik, adamın çaresizliğini ve gökten inen nesnenin anlamsızlığını daha da vurguluyor

Bosch’dan seçtiğimiz ikinci karikatürümüzde de kara mizahın sularındayız. Benzer olarak batmış bir savaş gemisinden kurtularak ıssız bir adaya çıkmış askerler yaşanan bu trajedi karşısında bu kez bireysel çaresizlikten çok, kurumsal disiplin ve hiyerarşinin absürtlüğünü doruk noktasına taşıyor. Küçük bir kara parçasına sığınmış denizciler, sanki hala geminin güvertesindeymiş gibi kusursuz bir askeri düzendeler. Üstelik yer darlığından dolayı birbirlerinin omuzlarına çıkarak devasa bir insan küpü oluşturmuşlar. Bu, sistemin yani ordunun, devletin veya bürokrasinin gerçeklikten kopuk, şekilci disiplinini temsil ediyor.

Yazımızı ıssız adadaki adamın yaratıcılığını vurgulayan örneklerden biriyle sonlandıralım. Issız ada karikatürlerinde en sevdiğim tema. Eser de en sevdiğim çizerlerden olan Mordillo’dan. Ustanın bir karikatürüne önceki yazılarımızdan birinde de yer vermiştik. Bu karikatüründe ıssız adada kalan bir çiftin yaratıcı çözümü ile gülümsüyoruz. Çoğu ıssız ada karikatüründe merkezde altında konuçlanan bir palmiye ağacı bulunur. Ağaç ya bir gölgeliktir ya da çaresizce bekleyen yalnız adamın sırtını dayadığı bir nesnedir. Burada ise iki karakter, ağaç, ip, testere gibi mevcut kaynaklarını bir kurtuluş aracı olabilecek bir sal yapmak yerine, anın tadını çıkaracakları bir salıncak yaymak için kullanmışlar. Bu, trajediyi bir oyun alanına çevirme becerisidir. Görseldeki teknik detaylar ilgi çekici. Palmiye ağacı kesilip bir taşıyıcı kol yapılarak yeniden monte edilmiş, iplerle titizlikle bağlanmış. Karakterlerden biri sallanırken diğeri onu arkadan itiyor. Bu, mahsur kalma halinin bir “bekleyişten” ziyade, ortak bir yaşam pratiğine dönüştüğünü gösteriyor. Hayatta kalmanın belki de en güzel yolu: her koşulda yaşam sevincini korumak.