ERTEM EĞİLMEZ SİNEMASI 1973-1975

YALANCI YARİM, 1973
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Erdoğan Engin, M: Metin Bükey, O: Tarık Akan, Emel Sayın, Metin Akpınar, Suzan Uztan, Kemal Sunal, Metin Çekmez, Münir Özkul, Mürvet Sim, Zeki Alasya, Halit Akçatepe, Türker Tekin, Necdet Yakın, Hikmet Gül, Hulusi Kentmen, Ünal Gürel, İlhan Hemşeri, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Eğilmez’in Yalancı Yarim’i geniş kadrolu filmlerin en olmamışlarından, en hamlarından. Belki içinde sevimli sahneler barındırıyor, çoğu Eğilmez filminde olduğu gibi çok şirin bir finali var, kimi oyuncular bizi sürekli gülümsetmeyi başarıyor ama yine de film bittiğinde ağzımızda güzel bir lezzet kalmıyor.
Çünkü Eğilmez ve sadık senaristi Sadık Şendil film boyunca bize Vuslat Saraçoğlu’nun Yalancı Yarim denemesinde belirttiği gibi, ‘’Sonradan görme zenginlerin dünyasının kötülüklerini ve yoksulların dünyasının üstün vasıflarını anlatmayı hedefliyor ama ne naif ve dokunaklı bir aşk hikayesi olabiliyor, ne de hakikatı, onuru, kendini bulan bir genç adamın olgunlaşma anlatısı.’’
Filmde Saraçoğlu’nun mükemmel belirttiği gibi bir yavanlık mevcut ve ilk kareden sonuncusuna kadar bu yavanlık, bu kahramanlarla duygudaşlık kuramama bizi perdede/ekranda gördüklerimizle özdeşleşememize neden oluyor.
Filmin öyküsü iki genç üstüne kurulu. Bir yanda Ferdi (Akan) var. Bu Ferdi bu kez baba parasıyla değil ama abi (Akpınar) parasıyla gününü gün ediyor. Kızdan kıza koşturuyor. Nerede sabah orada akşam bir haz aleminde yaşıyor. Abi ise oldukça tutucu biri. Kayserili ama hamallıktan zengin olmayı bilmiş, hayatta tamamen maddi değerlere sarılmış, her şeyi para ile ölçen biri. Kardeşinin de bir kıza kapılanmasını istiyor ama parasız bir ailenin kızına değil elbette.
Abi tutturuyor kardeş nişanlansın diye. Bir yığın rastlantılar devreye giriyor ve Ferdi, mahallenin pazarcısının (Özkul) kızı Alev (Sayın) ile bu oyunun içine cumburlop dalıyor. Sonra tahmin edebileceğiniz gibi oyun ciddiye dönüyor. Ferdi gerçekten aşık oluyor kıza. Ama Abi ve sevimsiz karısı (Uztan) araya giriyor ve çifti ayırıyor. Finalde Ferdi’nin inatçılığı, sevdiği kız için abisine resti çekmesi, Kayserili’yi yola getiriyor, yüzler gülüyor, sevenler birleşiyor.
Eğilmez iki cepheye ayırdığı öbeklere yaklaşırken ne yazık ki gerçekçi olamamış. Ne yoksullar cephesi erdemleriyle, hatalarıyla, sahici bir biçimde belirebilmiş, ne de Abi’nin temsil ettiği zenginler cephesi. Bu samimiyetten uzaklık da filmi bir dekor hayatlar çerçevesine indirgemiş. Tek boyutlu tipler inandırıcılıktan uzak kalmış.
Eğilmez’in yönetmenliği için yine de olumlu şeyler söylemek fazlasıyla olanaklı. Pazar bölümlerinde, Sultansuyu pikniğe gidiş ve piknik sahnelerinde belgesel biçemiyle şahane görüntüler yakalamış. Dahası Hulusi Kentmen’in köşküne teşekkür için giden Pazarcı ile Abi’nin karşılaşması ve Akpınar’ın Özkul’u evin sahibi zannederek, kız isteme konusuna dalması başlı başına öldürücü komiklikte bir sahne. Ama ne yazık ki bir çiçekle bahar gelmiyor, film bir gram bal için bir kilo keçiboynuzu yutturuyor.
Emel Sayın filmin inandırıcılık boyutunun eksi değere inmesinin bence birincil nedeni. Sahte sarı saçları, bir ton makyajı ve dahası ütücüde çalışan bir emekçiyi canlandırırken bile bir metrelik kan kırmızısı tırnaklarını kesmemesi gerçekten olumsuz bir duygu veriyor.
Olumsuz duygu verenlerden biri de kuşkusuz yine kekeme rolü üstlenmiş olan Halit Akçatepe. Yine mi kekeme dedirtiyor hepimize. Bıktık ama diye feryat ediyoruz. Zeki Alasya’nın sakar pazarcısı da bence bayıyor. Özellikle de ellerini çorbaya sokarak komiklik yapmaya kalkıştığında.
Filmin en olumlu unsuru ise Kemal Sunal kuşkusuz. Yine komiklikler yapıp, her göründüğü sahneyi neşeye boğuyor Sunal. Ama ilginç olan genelde yoksul ve kavruk tipleri canlandıran yıldızımızın bu kez Ferdi’nin çevresinde dolaşan tiplerden birini canlandırmış olması. Elbette zenginlerin çevresinde sadece zengin çocukları dolanmıyor ama Kemal’i ötekilerle eşit konumda gördüğümüze göre bu tipleme yıldızın filmografisinde tikel bir konumda yer alıyor diyebiliriz kolayca.

OH OLSUN, 1973
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Erdoğan Engin, O: Tarık Akan, Hale Soygazi, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Hulusi Kentmen, Münir Özkul, Adile Naşit, Metin Akpınar, İhsan Yüce, Mürvet Sim, Beyaz Başar, Serap Olguner, Nevin Güler, Yılmaz Kurt, Ali Yalaz, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Yeşilçam’a ayak basışının daha ilk yılı dolmadan Sunal ağırlığını koyuyor başrolünü bile oynamadığı bir filme. Filmin yıldızı oluyor, parsayı topluyor. Sanatçının Oh Olsun’da canlandırdığı aklı biraz havada, kafadan biraz noksan gibi gözüken ama aslında hinoğluhin, bulunduğu ortama zehir gibi uyum sağlayabilen, yerine göre it yerine göre yiğit olmayı beceren tip çok sevimli. Sunal’ın saltanatını ilan edeceği yetmişli yıllardan itibaren örneklerini büyük sıklıkta göreceğimiz tipin ilk ortaya çıktığı film Oh Olsun, lezzetli bir pastadan alınan ilk lokma.
Oh Olsun şirin bir film ve yetmişli yıllarının ilk yarısının nerdeyse bütün ayırıcı özelliklerini içinde barındırıyor. Saçlar ve favoriler özellikle dikkat çekici. Sunal, Akan ve ötekiler nerdeyse bellerine kadar inen favorileri, uzun saçları, döneme özgü giysilerle yetmişli yılların ilk yarısının görsel sunumu yapıyor, neşelendiriyorlar bizleri. Yirmili yaşların başında gözüken Hale Soygazi’nin de saç kesimini de kırk küsur senedir değiştirmediğini izlemek de meraklısı için ilginç olabilir. Ama dönemin değişmezlerinden olan işçi direnişleri de, grevler de öykünün artalanında kullanılmış, hem de çok işlevsel ve sahici biçimde. İnsan ilişkileri, aşk sözcükleri, kurulan masalsı dünya, alt sınıfların yoksulluğu küçük ama özenli ayrıntılarla verilmiş anlatı boyunca.
Dahası Eğilmez çok içerden anlatmış hikayesini, çok yakınına girmiş kahramanlarının. Genç kızın (Soygazi), genç oğlanın (Akan) nerdeyse ciğerlerinin röntgenini çekmiş, böylece bizim bu sevimli kahramanlarla özdeşlik kurmamızı sağlamış. Yetenekli kameraman, Cahit Engin’in oğlu Erdoğan Engin’in kamerası da ustaya müthiş yardımcı olmuş. Daracık mekanlarda derinlikli resimler elde edilmiş, iki karışlık koridorlarda kamera elde devingen, akılı sahneler çekilmiş.
Eğilmez ile Şendil ikilisi öykülerini klasik diye tanımlayabileceğimiz bir aile üstüne kurmuşlar. Baba kentsoylu olmayan bir zengin, daha çok pederşahi özellikler taşıyor. Astığı astık, kestiği kestik bir fabrikatör. Kentmen muazzam oynamış bu kişiliği, ete cana büründürmüş. Karısı aşırı uysal, epey de saf. Kocasına ve üç oğluna adadığı yaşamını hiçbir varoluşsal kaygı duymadan sürdürmesini biliyor. Adile Naşit de burada cuk oturmuş rolüne.
Üç oğlana gelince; bunlar babalarının sıkı düzeni içinde biraz oksijen alabilmek için kaytarmayı, numara yapmayı öğrenmiş üç haylaz genç. Lisedeki oğlan (Akçatepe) kırık notlarını düzelterek babaya pekiyilerle dolu karneler getiriyor, Sunal’ın canlandırdığı sakar genç fabrikada çalışıyor, yakışıklı oğlanı ise sürekli fıstıklarla ilgilenirken görüyoruz.
Film öyküsünde büyük yer tutan ikinci bir aile var. Bu işçi sınıfı kökenli bir aile. Baba (Özkul) Kentmen’in fabrikasında ustabaşı olarak çalışıyor. Kırkını çoktan devirmiş. Ama maddi sıkıntıları pençeletmek istediği ve en az yirmi yıllık gözüken müzelik pabuçlarından anlaşılıyor. Beş kız çocuk yapmış ustabaşı ve bunlardan Soygazi babasıyla aynı fabrikada çalışıyor. Güleryüzlü, iyi huylu bir genç kız kimliğiyle dolanıyor film boyunca.
Öykünün akışı aslında fabrikatörün külyutmazlığıyla başlıyor. Kentmen üç oğlunun da haytalıklarını keşfedip hepsini bir güzel pataklıyor, sonra onları disipline etmek amacıyla fabrikaya yerleştiriyor. Ama en aşağıda çalışan işçi kimliğiyle çalıştırıyor oğullarını. Ustabaşına teslim ediyor, eti de, kemikleri de, ilikleri de onun diyerek.
Üç oğlandan yakışıklı olanı ustabaşının kızına aşık oluyor ve hayat bambaşka biçimde akmaya başlıyor bundan sonra. Çünkü ustabaşı ile fabrikatörün arasındaki derin uçurum iki sevenin birleşmesini engelleyecektir. Sınıfsal çelişkinin dışında fabrikatör yakışıklı oğlunun yine kendisi gibi zengin bir kapitalistin kızıyla evlenmesini istemektedir. Zaten iki varsıl aile tam kadro sık sık bir araya gelir bu amaçla. Maksat gönüller şen olsun değil, sermaye birikiminin pekişmesidir.
Finale pompalanan ve bitişi müthiş görkemli kılan bir başka sıkıntı da fabrikatörün cimriliği nedeniyle işçilerin her an kazan kaldırması, sürekli grev çığlıkları atmasıdır. Ama fabrika anamalcıdan daha önemlidir, bizi ürünlerimizi zamanında yetiştirmeliyiz, diyen ustabaşı yumuşatır hepsini.
İki genç de bu nedenlerle durumu ailelerine açıklayamaz ve kardeşlerin tanıklığında evlenirler. Ama ikisi de kendi evlerinde kalmaya devam edeceklerdir. Ta ki kız yoksulluğu gerekçelendirerek aile yuvasından kopana kadar. Almanya’ya gidiyorum yalanını kıvıracaktır anababasına ve serbest kalacaktır böylece. Bu durumda üç erkek kardeş Soygazi’yi evlerinin çatı katına yerleştirecek, dokuz ay boyunca türlü numaralarla alıkoyacaklardır orada.
Soygazi’nin bebeğini doğurması ise öyküyü mutlu sona ulaştıracaktır. Fabrikatör evliliği öğrenip öfkeden kuduracak, o kudurganlıkla ustabaşını işten atacak, ustabaşının yokluğunda işçiler greve başlayacak, üç oğul da grevi destekleyen emekçiler olarak babaya isyan bayrağı açacaklardır. Üstelik halim selim anne de oğullarından yana tavır koyup terk edecektir palabıyıklı zengin adamı. Mutlu son ise fabrikatörün yumuşamasıyla gelecek, böylece oğullar fabrika yönetimini üstlenecek, işçiler hakkını alacak, gençlerin evliliği kabul görecek, dedeye de torun büyütme işi kalacaktır.
Dönemin eleştirmenleri işçiler haklarını söke söke almadılar, kentsoylu eskisinin ucuz bahşişiyle ödüllendirildiler, emekçi sınıfın böyle sadakalara ihtiyacı yok, işte böyle pembe masallarla uyutuluyor geniş kitleler diye kalemlerini bilemiş olsalar da Oh Olsun tazeliğinden, şirinliğinden bir şey yitirmemiş bir film gibi gözüküyor gözümüze bugün.

CANIM KARDEŞİM, 1973
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Erdoğan Engin, M: Cahit Oben, O: Tarık Akan, Halit Akçatepe, Kahraman Kıral, Metin Akpınar, Adile Naşit, Kemal Sunal, Sıtkı Akçatepe, Renan Fosforoğlu, Ahmet Turgutlu, İhsan Yüce, Necdet Yakın, Bahri Ateş, Ali Yalaz, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Canım Kardeşim Eğilmez’in en büyük başyapıtı, buna şüphe yok. Bu muhteşem filmin sinema tarihimizde de çok önemli bir yer tuttuğunu sağır sultan bile biliyor artık. Tabi Eğilmez’i altmışlı ve yetmişli yıllarda iyi bir yönetmen olarak bile görmeyen ‘’ciddi’’ eleştirmenlere inat, Canım Kardeşim gerek televizyon gösterimleri, gerek dvd kopyalarıyla genç kuşaklarla da yüzleşiyor ve her devrin sevileni olarak, bugün bir ‘klasik’ tanımlamasını bence Yurttaş Kane ya da Rashomon kadar hakediyor. Hem de anasının ak sütü gibi.
Eğilmez filmini tanımlarken çok iyi bir benzetme yapıyor ve diyor ki, Canım Kardeşim bizdeki Yeni Dalga’nın ilk ürünüdür. Ellilerin sonunda Fransız Sineması’nı alt üst eden Yeni Dalgacı’ları yani Godard, Truffaut, Chabrol gibi ustaları anımsarsak, konuların hayatın içinden seçilmesi, yıldızlara dayanan bir sinema anlayışının reddi, devingen kamera kullanımı gibi ana ilkelerle Fransızların sinemasında büyük bir dönüşümün yaşandığını söyleyebiliriz. Canım Kardeşim de aslında bu anlayışı sürdüren ve cesaretle uygulayan bir çalışma. Çünkü ilkin Tarık Akan’ın yanında bir kadın oyuncunun bulunmaması, dramatik yapının Arzu Film yapımlarının değişmezi bir aşka dayanmaması, oyuncuların asla komikliğe soyunmaması, başrol oyuncusunun bir yıldız olmasına karşın tüm filmi bir karış sakal ila tamamlaması. Temiz, şık giysilerle gözükmemesi, sözün kısası seyircinin hoşuna gidecek, onu gıdıklayacak şeylerden kaçınması Canım Kardeşim’i sinemamızda eşsiz bir yere koyuyor.
Ama en önemlisi bence Eğilmez’in filmde gösterdiği sahicilik çabası ve samimiyeti. Öyküsünü büyük bir yalınlıkla anlatıyor yönetmen, hiç abartıya kaçmıyor. Kamerasını yoksul evlere, okullara, iş yerlerine çeviriyor ve olan biteni bir bilim adamı nesnelliğiyle sunuyor. Durduğu yer vicdanlı insanların bulunduğu yer. Bu bakış açısı da filmdeki gerçekliği belirliyor. Yalın gerçeklik her türlü düzmeceliği, gözyaşı avcılığını uzaklaştırıp bir öyküyü olanca hüznü, olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor ve bizde koltuklarımızda çakılıp kalıyoruz. Çok yalan dinlemeye alıştık çünkü hem beyazperdede, hem de televizyon ekranlarında.
Öykü kabaca şöyle. Murat, babası ve kardeşi Kahraman bir gecekondu mahallesinde derme çatma bir evde yaşayan genç bir delikanlı. Babaları, karısının da ölmüş olmasıyla başına kalan iki çocuğun sorumluluğu ve yoksullukla cebelleşmeye çalışır. Bir gece baba ağzında cigarasıyla uyuyakalınca yangın çıkmasına sebep olur ve hayatını kaybeder. Artık Kahraman’ın tüm sorumluluğu Murat’ın üzerine kalmıştır. Bu yükü beraber omuzlayacağı arkadaşı Halit’ten başka kimsesi de yoktur. Ama olayların akışı bugünleri de aratacaktır Murat ve Halit ikilisine. Çünkü ilkin tuhaf kaşıntılarla dikkat çeken Kahraman’ın kanser olduğu anlaşılacak, birkaç aylık ömrü kaldığı öğrenilecektir. Murat ve Halit kafa kafaya verip bu felaketi çocuktan gizlemeye karar alırlar. Böylece oğlan kalan sayılı günlerini mutlu geçirecektir. İkili bunun için didinmeye başlar. Çocuğun arzu ettiği şeyleri yapmaya, yokluk içinde olsalar da Kahraman’ın içinde kalmış şeyleri gerçekleştirmeye çalışırlar. Ona iyi davranır, güzel kıyafetler alır, lunaparka, lüks bir lokantaya götürürler. Bunun için kanlarını bile satarlar. Kardeşin en büyük arzusu ise bir televizyonlarının olmasıdır. Her yolu denemelerine karşın bunu bir türlü başaramazlar ve en sonunda gözü karartır, bir televizyon çalarlar. Kahraman’a sürpriz yapmak için eve getirir, kurarlar. Ama geç kalmışlardır.
Eğilmez oyuncularını muazzam kullanmış film boyunca. Tarık Akan o yakışıklı ve havai genç görüntüsünden kurtulmuş, bıçkın bir mahalle delikanlısına dönüşmüş. Her filminde kekeme taklitleriyle, abartılı hal ve hareketleriyle sinirimizi oynatan Halit Akçatepe de hayatının en ölçülü ve başarılı kompozisyonunu çizmiş. Adile Naşit öğretmende mükemmel. Kahraman Kıral da çocukta yapılabileceğin en iyisini yapmış. Her şey dört dörtlük.
Büyük yıldız Kemal Sunal küçücük bir rolde büyümüş, devleşmiş. Murat’ın Almanya’ya gitmek için başvuran ve temiz idrar peşinde koşan saf köylü vatandaşa tuvalet kabinesinde bu idrarı verdiği sahne tek başına sinema tarihimize altın harflerle geçti çoktan. Bu kadar yaratıcı ve komik bir sahne filme de ferahlık katan anlardan biri.
Kameraman Erdoğan Engin (1947) sinemamızın Yol gibi birçok başyapıtına imzasını çakmış biri, henüz 26 yaşında olmasına karşın şahane görüntüleriyle yönetmenine büyük hizmet vermiş. Tabi filmin efsane olmuş müzikleri için de Cahit Oben’e (1945) bir selam çakmak boynumun borcu. Filme döşediği gitar ağırlıklı ezgiler, özellikle de ana izlek unutulacak gibi değil. Hüznü körüklüyor, sahnelerin anlamını, acıklılığını koyultuyor.

MAVİ BONCUK, 1974
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Hüseyin Özşahin, M: Rıza Silahlıpoda, Şarkılar: Emel Sayın, O: Emel Sayın, Tarık Akan, KemalSunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Münir Özkul, Halit Akçatape, Adile Naşit, Perran Kutman, Feridun Çölgeçen, Kudret Karadağ, Talat Gözbak, Hüseyin Kaşif, Cevdet Arıkan, Aslan Altın, Yusuf Çetin, Dündar Aydınlı, Ali Demir, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Tarihi bir film daha Arzu Film’den. Tarihi film ölçütümü dönemin ‘’hızlı’’ sinema eleştirmenlerinden değil, bugünün kuşaklarından alıyorum elbette. Söz gelimi Ekşi Sözlük’ten. Sözlükte yer alan maddelere kısaca göz atmak bile yapıtın ne kadar çok sevildiğini, benimsendiğini gösteriyor. Filmin kahramanları arasında geçen birçok konuşma hepimizin günlük yaşantısındaki geyiklere katılmış, filmde izlediğimiz şakalar ve gülütler sık sık anılır olmuşsa yapıtın elbette bir klasik olduğunu kesinleyebiliriz.
Aslında sadece kadroya baktığımızda bile Mavi Boncuk’un taşıdığı değeri görebiliyoruz. Bir dönemin en iyi, en parlak komedyenleri, ülkece sevilen, plakları peynir ekmek gibi satan, hafif buğulu sesi, çakma sarı saçları, sevecen bakan derin mavi gözleri, ince bedeni ve kırmızı kıpkırmızı tırnaklarıyla gönüllerde tahtların en genişini, en kocamanını kuran ve saltanatını seksenlere, doksanlara, hatta ne bileyim iki binli yıllara taşıyarak bir istikrar abidesine, hatta ne bileyim bir müze nesnesine dönüştüren Emel Sayın, yönetmenimizin aptal uzun diye adlandırsa da genç kızların taptığı, bebek yüzlü Tarık Akan. Seçmece bunlar! Kadronun figüranı bile, Sayın’ın hizmetçisi rolündeki Perran Kutman olunca bugün benzerinin üretilmesi hayal olan bir yapım Mavi Boncuk.
Film bizi pespembe dünyalara götürüyor. Yoksulluğun, adaletsizliğin, savaşın kol gezdiği beldelerde, iyiliğin, sıcak duyguların, dayanışmanın, aşkın, hakkın, insancıllığın da varolabileceğini söylüyor. Ya da daralan, kararmış, pörsümüş ruhlara şırınga edilen böyle baklava tadındaki bir masalla bizi en azından bir film boyu avutuyor, direnme gücü veriyor. Az bir şey değil bu.
Eğilmez ve Şendil ikilisinin film boyunca kurdukları dünya bütünüyle kurmaca. Ama ikilinin öykü kurmaktaki ustalığı sahici dünyayla bire bir uyum ve benzerlik oluşturan ögelerle değil, bu kurmaca dünyada yaratılan sahnelerin tatlılığıyla, olayların akışkanlığıyla, kişilerin yarattığı gülmeceyle varsayılan değerlerin (hele hele iki bin onlarda iyice keskinleşmiş yoz değerlerin) alt üst edilmesiyle filmi yükseltiyor, bulutlara çıkarıyor. Aynen Oh Olsun’daki gibi Eğilmez’in emekçi sınıflara bakışı çok olumlu, çok sıcak ve kentsoylu değerlerine karşı işçi sınıfının değerli savunmasını alkışlıyoruz hep birden.
Öykünün kahramanları aslında farklı sınıflardan gelen emekçiler. Gerçi hepsinin mesleği belli değil ama alt sınıflardan genç ve orta yaşlı erkekler bunlar. Eski püskü bir eve yerleşmişler. Altlarında da nasıl yürüdüğü belli olmayan, paspal bir araba var. En yaşlıları karaborsacı, gençlerden ikisi üçü de ona yardımcı oluyor. Harçlıklarını böyle çıkarıyorlar. Biri ise tamirci ustası.
Bu emekçi gurubu günlerce hatta aylarca para biriktirip, bir gece gazinoya Emel Sayın’ı seyretmeye gidiyor. Ama gece bitiminde paraları çıkışmayınca insafsız patronun adamlarından iyi bir sopa yiyorlar. Sonrasında uzun uzun düşünüp tartışıyorlar aralarında. Biri yapıcı ve iyiliksever, biri de intikam almaya yönelik iki karara varıyorlar. Assolist Emel Sayın’ı kaçıracaklar ve kötü kalpli gazino patronundan fide isteyeceklerdir. Fidye gelince de muhteşem tasarılarını hayata geçirmek için hazır olacaktır hepsi. Garibanlar için bir gazino yapmaktır bu tasarı. Fiks menü aşağı yukarı bedava sunulacaktır halkımızın emrine. Yoksul halkımızın da hakkıdır eğlenmek, felekten bir gece çalmak diye düşünür kahramanlarımız.
Ve eyleme geçilir. Emel Sayın bir halıya sarılır, külüstür arabaya atılır ve yaşadıkları düşkün eve götürülür. Ama işin para alıp verme konusunda bazı aksilikler olur, şarkıcının evdeki hapis yaşantısı uzar da uzar. Bu süre içinde avcılar ve kurban, daha doğrusu ‘’farklı dünyaların insanları’’ arasında oldukça insancıl şeylerin paylaşıldığını görürüz. Ve günler birbiri ardına tren katarları gibi yığıldıkça şarkıcı Emel bu iyi yürekli, temiz insanları sevecek, hatta uzun yakışıklı olanına aşık olacaktır. Dahası aşık olduğu için de evden ayrılmak istemeyecektir.
Ama karaborsacı tavrını koyar ve sevenleri ayırır birbirinden. Çünkü herkes kendi bilyelerini kendi kapısının önünde oynamalıdır ve davul bile dengi dengine öter ve hayatlarımız sınıfsal uçurumlarla birbirinden net çizgilerle ayrılmıştır. Böyle der evin reisi karaborsacı. Buruk bir ayrılık yaşanır böylece. Emel zorla kloroform koklatılarak, aynen kaçırıldığı günkü gibi bir halı içinde kendi yaşantısına bırakılır. Elveda denmiş, yollar ayrılmıştır artık. Acıklı ama derin bir oh çekerler sanki!
Ama fidye alınmıştır ya, kafadarlar büyük bir hevesle yeni gazinolarını inşaya girişirler. Satılan külüstürün plakasının da getirdiği ek para da harcanır inşaata ve sevimli bir gazino çıkar ortaya. Açılış gecesi, kendi aralarında eğlenmeye, kadeh tokuşturmaya başlarlar. Ama beklenmedik bir konuk hayatlarına hiç ummadıkları bir açılım getirecektir. Tam Emel Sayın plakları geceyi renklendirirken kapı açılır ve şarkıcının ta kendisi girer içeri. Assolist seçimi yapmış, onların sıcak dünyasına paraşütsüz dalmıştır.
Bir paragraf da Sunal’a açayım bitirirken. Sanatçı gurubun içinde her şeyiyle dikkat çekici o. Aptal yanılsaması vermesine karşın külüstürü çalıştırırken gösterdiği maharet alkışı hakediyor. Çok sevimli yıldızımız, onu perdede ya da beyazcamda seyretmek büyük mutluluk. Yüzü zayıf, avurtları çökük ve birkaç yıl daha bu görünümüyle en iyi filmlerine imzasını basacak!

SALAK MİLYONER, 1974
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Erdoğan Engin, O: Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Münir Özkul, Adile Naşit, Hulusi Kentmen, Meral Zeren, Oya Alasya, Perran Kutman, Ali Şen, Hikmet Gül, Arap Celal, Ülkü Duru, Yavuzer Çetinkaya, Haluk Orçun, Osman Han, Cemil Turan, Osman Arpacıoğlu, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Salak Milyoner sevimli bir film, bizleri gülümseten, dahası kıkırdatan bir çalışma. Eğilmez’in mücevher gibi bir kadroyla gerçekleştirdiği, hem de akıl almaz kısa sürelerde gerçekleştirdiği bir dizi film içinde tatlılığıyla bizleri pelte kıvamına getiren yumuşaklıkta bir çalışma.
Eğilmez bağlamında kısacık bir saptama yapmak bir sinemasever olarak boynumuzun borcu olmalı. Belleklerimizi şöyle yoklayıp da ustamızın 1973-74 yıllarında yaptıklarını art arda sıralarsak, bu geniş kadrolu şişman filmlerin tümünü mucizevi diye tanımlamamız olanaklı. Çünkü Arzu Film Salako gibi bir başyapıtı da Eğilmez’in zamansızlığından Atıf Yılmaz’a çektirmişti. Ama kendisi çeksin ya da çekmesin tüm Arzu Film yapımlarının Eğilmez’in, Sadık Şendil destekli tezgahından geçtiğini kesinlersek, günümüze kadar dipdiri gelen bu eserlerin hazırlık ve çekim sürelerinin sadece birkaç ay olduğunu kolayca hesaplayabiliriz. Öyleyse Eğilmez ve Şendil ikilisinin önünde şapkamızı çıkarmak, ceketlerimizin önünü iliklememiz farz oluyor. Sürat her zaman felaket getirmiyor demek ki!
Tamam, ceketlerimizi ilikledik iliklemesine de şimdi filmle ilgili birkaç olumsuz gözlemde bulunayım. Eğilmez oluşturduğu tüm şirinliklere, hikayeye yerleştirdiği tüm merak ögelerine karşın çekim sürecinin zorluklarına yenik düşüyor zaman zaman. Yani kazılan döşemeler, çıkan kumlar, taşınan çuvallar, yıkılan duvarlar, devrilen katlar, düşen, yuvarlanan nesneler, insanlar, hatta hayvanlar yönetmenimizi kurgu masasında büyülemiş olmalı ki bu planlar uzun uzun kullanılmış ve bunun sonucunda filmin ikinci yarısında büyük sarkıklıklar oluşmuş ne yazık ki. Çekim sırasında yönetmen ve set emekçilerinin çektiği çile ve emek yoğunluğu kurgu aşamasında bu sahnelerin kısalmasını engellemiş, dökülen terin, çekilen zahmetin karşılığı olan her şey kullanılsın istenmiş. Bu anlaşılır bir şey belki ama bu uzun, uzun da ne kelime, bitmek tükenmek bilmeyen dakikalar boyunca yalnızca defineye ulaşmak amacıyla kazınan döşemeler, kazmalanan duvarlar ve ortalığa saçılan tonlarca toprak yığını perdeyi kapladığı için hikayeninakışlılığı epey bozulmuş. Ve sürekli hayali defineyi arayan ama bulamayan ve hayal kırıklığına uğrayan oyuncuların kısır döngüsü sıkıcı olmuş.
Ama bu sarkıklığı görmezden gelip de filmin tamamına yayılan büyüye kendimizi kaptırırsak yine şahane bir film izliyoruz. Ve kahramanlar bu kez Orta Anadolu’nun pastırması ve uyanık tüccarlarıyla ünlü ili Kayseri’den. Öykü bir nikah ve ölümle başlıyor. Aile babası Şevket Ağa oğlunun nikahında halay tepip, havaya kurşun sıkarken coşku fazla geliyor olmalı ki nalları dikiyor geçirdiği kalp krizi sonrası. Ağa ölüm döşeğinde dört afacan oğluna yüklü bir miras bıraktığını fısıldıyor. Ama miras İstanbul’da güvenilir bir dosta (elbette Münir Özkul canlandırıyor bu sevimli ve konuksever sahafı) teslim edilmiştir ve yıllardan beri de nedense orada durmaktadır.
Dört kardeşten Saffet düğün gecesinde güzel gelinle (Zeren) gerdeğe bile girememenin sıkıntısıyla tası tarağı tahta bir bavula yerleştirip İstanbul’un yolunu tutuyor böylece. Yanında da üç kardeşi. Bu gerdeğe girememe, testiyi kıramama hali filmin yinelenen yan izleklerinden biri. Bu bağlamda Salako ile bir benzerlik gösteriyor. Yılmaz filminde de Zeren bu kez Emine adıyla kahramanımızı oyalayıp duruyordu çünkü. Ama kızın Salako’da, kahramanımızı sevmeyip sadece cilveleşmesine, yani gösterip de vermemesine karşın bu kez iki genç birbirlerini seviyor ve arzuluyorlar. Ama oluşan çeşitli terslikler bir Erol Taş eğretilemesi yaratarak ayırıyor sevenleri.
Dörtlü İstanbul’a geliyor ve yumuşak yürekli sahafın ve keçileri bayağı kaçırmış gözüken karısının (Naşit) Altunizade’deki (semt adına dikkat, altın içeriyor çünkü!) kocaman ama eskilikten dökülen ahşap binasına yerleşiyor. Sahaf kendisine bırakılan emaneti kilitli demir kutudan çıkardığında bir define haritası beliriyor kardeşlerin karşısına. Ardından bu definenin yeri konusunda bitmez tükenmez yorumlar başlıyor. Böylece ellere kazmalar, kürekler alınıyor ve İstanbul’un gözlerine kestirdikleri yerlerini kazmaya koyuluyor dört afacan. Sonuç bir dizi talihsizliktir. Fenerbahçe-Kayserispor maçının oynandığı Dolmabahçe Stadı, nezih bir randevuevi, İstiklal Caddesi’ndeki çeşitli mekanlar gibi. Her kazının sonunda da güvenlik güçlerince yakalanıp tutuklanıyor ve aynı komiserin karşısında fırça yiyor bizimkiler. Bu sevimli ve posbıyık komiser, hepimizin kolayca tahmin edebileceği gibi, babacanların en babacanı Hulusi Kentmen’dir.
Filmin yinelenen gülütlerinden biri de Saffet’in, sahafın evinin bahçesinde dolaşan sevimli koç ile yaşadığı korku dolu karşılaşmalar diyebilirim. Saffet’in her seferinde yardım almak için abisine (Alasya), Himmet Ağa koç, diye sığınması, yetmişli yıllarda gündelik konuşmalara sızmış olmalıydı herhalde.
Öyküde bir zıplama da üç gelinin İstanbul’a gelişiyle gerçekleşiyor. Kadınlar randevuevinde ellerinde kazma kürekleriyle basılan kocalarından hesap sormaya geliyorlar ama sahafın soğukkanlı açıklamaları yumuşatıyor ortamı neyse ki.
Dörtlü arar da arar defineyi ama bir türlü bulamaz. Sonunda kaçık annenin de iteklemesiyle harap evin derinliklerine ele geçireceklerine inanırlar bunu. Artık kazmalar gün boyu vurulmaktadır. Sonunda defineye ulaşılacağına herkesin inancı tamdır. Bu arada ev de sahaf tarafından bir müteahite satılmıştır iki daire karşılığında. Ama evdeki Pazar çarşıya uymaz, viran ev filmin başında sahafın bilgece önerdiği gibi hepsinin üstüne çöker. Böylece hayaller de sona erer, İstanbul serüveni de.
Dört kardeş umutsuzca dönmüştür köylerine. Tarlalarını ekip biçeceklerdir bundan sonra. Tam öküzleri sabana koşmuş, işe koyulmuşken sabanın bıçağı bir testiye rastlar derinliklerde. Kazarlar toprağı, testiyi alırlar. Bir de bakarlar ki çil çil altınlarla dolu bu testi.

KÖYDEN İNDİM ŞEHİRE, 1974
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Erdoğan Engin, O: Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Mine Mutlu, Tekin Akmansoy, Leman Çıdamlı, Perran Kutman, Meral Zeren, Mete İnselel, Oya Alasya, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Köyden İndim Şehire yetmişli yılların akıllara çakılan komedilerinden ve sık sık Salak Milyoner ile karıştırılan bir Eğilmez klasiği. Neden derseniz Köyden İndim Şehire, Salak Milyoner’in (yeri gelmişken belirteyim, Kayserili dört kardeşin definecilik serüvenini anlatan bu sevimli filmde kardeş sayısı dört olduğuna göre başlığın Salak Milyonerler olması gerekmez mi?) bittiği yerden yani İstanbul’dan avuçlarını yalaya yalaya dönen biraderlerin zavallı bir tarlayı sıska öküzlerle sürüşünden başlıyor. Yani iki film aslında bir öyküyü tamamlıyor. Kahramanlar aynı, kişilerin çoğu da. Sadece ekibe birkaç takviye dikkati çekiyor.
Saffet, Himmet, Hayret ve Gayret pulluğa takılan gömüyü bulduklarında çılgınca sevinç duyuyorlar elbette. Ama bu sevinç kısa sürede büyük bir güvensizliği de beraberinde getiriyor. Altınlara tek başına konmak isteyenler birbirine tatlı tatlı kazık atmaya kalkışıyor çünkü. Karılarını ise bambaşka bir endişe sarıyor. Büyük kentte zengin kocalarını şehirli şıllıkların tavlayacağı korkusu bu. Sözün özü dört kardeş altınları bir çuvala dolduruyor, bunları parayı çevirmek için de Ankara’nın (Ulus, Samanpazarı, Emek, Hal) yolunu tutuyor.
Biraderler Ankara’ya gitmeyi sınıf atlamanın ilk basamağı saydıkları için elde avuçta ne varsa birinci mevki tren biletine yatırır;şehre ilk geldiklerinde ise hemen hemşerileri, tek güvendikleri insan olan Ali Rıza Emmi’nin yanında alırlar soluğu. Ama adam İstanbul’dadır ve beklemek zorunda kalırlar. Günler geçer. Beş parasız oldukları için su içerek açlıklarını bastırmaya çalışırlar. Bu arada fırında başlarına gelenleri izleriz. Ekmek teknesine dökülen altın çuvalını, tabakların kırılmasını, lunaparkta yaşadıklarını filan.
Yine emmilerinin Ankara’ya dönüşünü bekledikleri bir gün, Türkiye’nin en zenginleri dilenir mi hiç, ya da, Açlıktan ölen ilk milyonerler biz olacağız, diyerek gündelik bir işe girerler. Aç açına, beden kuvveti isteyen bu yol kazısı işinde Sunal’ın, Altın arıyorken kazıyorduk, altını bulduk yine kazıyoruz, biz bu dünyaya kazmaya mı geldik, deyişi şirindir çok.
Dört kardeşin birbirine güvenmemeleri yanında gözü açık Ali Rıza Emmi’den de altınları korumaya çalışmalarını, mecburi çıkar birlikteliklerini, insanların para karşılığında değişen tutumlarını tatlı tatlı anlatır Eğilmez. Ali Rıza Efendi, kaz getiren yerden tavuk esirgenmez diye düşündüğü için, film boyunca en çok ‘mesarif’ eden, altınları ele geçirmek için misafirlerini en iyi şekilde ağırlamaya çalışan, Vakko’dan giydiren, en lüks otellerde kalmalarını sağlayan, köyden karılarını almaları için götürüp getiren yani en çok zarara giren kişi olup çıkıverir.
Yine oldukça komik sahnelerden biri de, emminin evinde yemek yiyen dört kardeş ve eşlerinin yirmi bin gayme olduğunu öğrendikleri yemek takımının parçalarını, kırmamaları için birbirini uyarırken üst üste kırmalarıdır.
Altınların varlığından şüpheye düşüp de sinirden küplere bindiği zamanlarda, dört kardeşin dört altın daha bozdurmak için dışarı çıkıp gelmeleriyle her seferinde dönüş yapar Ali Rıza Emmi. Türlü oyunlar çevirir ama yüzlerine güler kardeşlerin. Açık gözlülük, cin fikirlilik, ticari zeka fıkralara da konu olan ‘Kayserilinin biri’ kimliğinde karşımıza çıkar filmdeki kahramanlar. Tekin Akmansoy’un rolüyle müthiş bütünleştiğini söylemekte yarar var. Yoğun emek sunmuş filme.
Filmin çözülmesine büyük katkı yapan ve Gayret’i (Akçatepe) kendisine aşık edip altınların yerini söyletmeyi başaran baldan tatlı baldız rolündeki Mine Mutlu da hem sevimli, hem de seksi görüntüsüyle akıllarda bayağı yer ediyor.
Film sonunda olanlar oluyor, dört kardeşin tek başına zengin olma hayaline kapılan Ali Rıza Emmi ile aralarında bir koşturmaca başlıyor çuval kapmaca yarışında. Ve lunaparka gömülen altınlar, birbirlerinden kaçırılırken bir gökdelenin tepesinden aşağıdaki kalabalığın başına dökülüyor. İnsanoğlunu insan yapan ölümcül hırs Kader Ana’nın da dürtüsüyle edeceğini etmiş ve altınlar hiçbirine yar olmamıştır işte.
Filmin sonunda bağışladıkları öküzlerin yerine koşulan kardeşleri gördüğümüzde belki biraz hayal kırıklığına uğrarız ama hüzün yerine neşe kaplar içimizi. Hayat böyledir çünkü kendi eden kendi bulur.
Köyden İndim Şehre çok başarılı bir film ama Eğilmez’e bir paragraf açmak daha gerekiyor, doğaçlama konusunda gösterdiği üstün beceri nedeniyle. Sinemamızın senaryoya bağlı kalmayan, sahneleri bulduğu mekana göre kafasına estiği gibi çeken Yılmaz Güney, Şerif Gören ve Memduh Ün gibi yönetmenler listesine Eğilmez’i de altın harflerle eklemek gerekiyor. Fırında altınların kazana düşmesi, lunaparktaki kovalamaca, kardeş karılarının giysi dükkanları, berber ve farklı kentsoylu mekanlardaki faaliyetleri, kardeşlerin Ankara’daki açlıktan gebereyazdıkları sahneler sinema okullarında okutulacak cinsten bence.

HABABAM SINIFI, 1975
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Rıfat Ilgaz, S:Umur Bugay, K: Hüseyin Özşahin, M: Melih Kibar, O:Kemal Sunal, Tarık Akan, Münir Özkul, Halit Akçatepe, Adile Naşit, Sıtkı Akçatepe, Muharrem Gürses, Kemal Ergüvenç, Ertuğrul Blida, Feridun Şavlı, Cem Gürdap, Akil Öztuna, Ayşen Gruda, Ahmet Arıman, Talat Dumanlı, Hayri Karabey, Ekrem Dümer, Bilge Zobu, Leman Akçatepe, Ercan Gezmiş, Eşref Vural, Hüseyin Kaşif, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Büyük güldürü ustası Eğilmez’in edebiyatımızın usta kalemi, Hababam Sınıfı yazarı Rıfat Ilgaz ile buluşmasından daha doğal ne olabilir! Ilgaz’ın kendi okul yaşantısından kaynağını alan ve çok tatlı kotarılmış romanını aramızda okumamış ve sevmemiş biri olamaz herhalde. Yetmişlerden günümüze gelen sinema yorumlarının da iki binli yıllar sonrasında süreceğini kestirmek herhalde Nostradamus ile aşık atmak olmaz diye de ekleyeyim!
İlkin kısaca Rıfat Ilgaz’a, yazınımızın bu iri çınarına değineyim. Ilgaz Karadeniz’in şirin beldesi Cide’de 1911 yılında dünyaya geldi ve seksen iki yıllık çok verimli ve çalkantılı hayatı boyunca şiir, öykü ve romanlar yazdı. Sosyalizmi genç yaşlarda benimsedi, bunun çilesini de uzun yıllar boyunca çekti. Adliye koridorlarında, hapishanede uzun yıllar geçirdi. Oldukça üretken olan yazın hayatına sayısız eser sığdırdı. Bir zamanlar toplatılan Karartma Geceleri’nin iki binli yıllarda 100 Temel Eser listesine girmesi kaderin bir cilvesi olarak tanımlanabilir. Sivas Madımak olayında başta yakın dostu olan Asım Bezirci olmak üzere birçok yakınının katledilmesi haberine kahrolan yazar bundan beş gün sonra 7 Temmuz 1993 tarihinde, evinde veda etti dünyaya. Zincirlikuyu Mezarlığı’na Bezirci’nin yanına defnedildi.
1966 yılında Ilgaz’ın oyunlaştırdığı Hababam Sınıfı Ulvi Uraz tiyatro gurubu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969 senesinde İstanbul Tiyatrosu’nda da sahneye kondu. Aynı yıl Çatal Matal piyesi de Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelendi.
Yetmiş başlarında ilk başvurusu yapıldığında sansüre takılan Hababam Sınıfı, Umur Bugay’ın senaryosuyla denetimden geçti ve Eğilmez’in yönetmenliğinde filme alındı. Fakat Ilgaz durumdan hoşnut kalmamıştı. Çünkü sansürden geçmeyi başaran senaryo bütün toplumsal eleştirilerden arınmış ve sade suya tirit, eğlencelik bir güldürüye dönüşmüştü.
Rıfat Ilgaz Hababam Sınıfı dizisini izledikten sonra şöyle ifade etmişti görüşlerini. ‘’Onlar Hababam Sınıfı’nın özüne saygı gösterilerek çekilmiş filmler değildi. İçeriği bakımından, tezi bakımından aykırıydı. Ben eğitimi eleştiririm, kopyacılığı, ezberciliği. Senaryoyu yazanlar öğrenci velilerine başlıyorlar çıkışmaya. Hemen dava açtım…’’
Ilgaz Hababam Sınıfı ile kitaptan nefret edenlere bile okuma zevki aşıladı, yediden yetmişe yurdumun güzel insanına şirinlikler sundu. Filmin gördüğü bu muazzam ilgi ustayı dört roman daha yazmaya teşvik etti. Hababam Sınıfı İcraatın İçinde, Hababam Sınıfı Uyanıyor, Hababam Sınıfı Baskında, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı adını taşıyor bu yapıtlar.
Eğilmez, 1975-81 arasında Arzu Film etiketiyle altı adet Hababam üretti. Kartal Tibet’in çektiği Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1978) dışındakileri kendi çekti. Eğilmez’in ölümü sonrası Hababam Sınıfı Merhaba 2003 senesinde Kartal Tibet yönetimiyle seyirciye ulaştı. Hababam Sınıfı Askerde ise Eğilmez’in oğlu Ferdi tarafından filme alındı. 2004 yapımıydı. Oğul Eğilmez diziye bir film daha ekledi son olarak. Sene 2005, başlık Hababam Sınıfı Üç buçuk.
Hababam Sınıfı önemli bir yapıt, söylemek bile fazla. Eğilmez de bir dev, bundan da kimsenin kuşkusu yok. Ama bugün izlediğimizde bu filmin topladığı milyonlarca sinema seyircisinin varlığına ve alkışına karşın oldukça eskidiğini, öteki Arzu Film yapımlarının diriliğini taşımadığını söylemek zorundayım. Dahası Hababam Sınıfı yaratıcısı Rıfat Ilgaz’ın yaptığı eleştiriye tümüyle katılıyorum. Film eğitimle ilgili bir eleştiri içermiyor çünkü. Bir sınıfı doldurmuş yirmi küsur haytanın yaptığı sululukları sergiliyor yalnızca.
İnek Şaban, Damat Ferit, Tulum Hayri, Güdük Necmi, Domdom Ali ve ötekiler kenefte bol bol cigara içiyorlar, bahçede top oynayıp öğretmenler odasının camını kırıyorlar, ders kaytarmak için hocalarını kandırıyorlar. Bütün bunlar belli bir sevimlilik taşısa bile espiriler yinelendikçe bayağılaşıyor, esnetiyor. Sürekli İnek Şaban’a takılıyorlar, sürekli cigara içmek üstüne geyik sarılıyor.
Öykü şöyle. Maddi olanakları hayli kısıtlı olan ve öğretmenlerine doğru düzgün maaş ödeyemediği için nerde içi geçmiş, yaşı yetmişe merdiven dayamış eğitimci varsa onları kadrosuna almış olan okul yeni müdür yardımcısı Kel Mahmut’un (Özkul) gelişiyle yeni bir görünüm kazanıyor. Mahmut Hoca tatlı sert biçemiyle ipleri ele alınca yavaş yavaş iktidar Hababam’ın elinden kayıyor. Deneyimli eğitim adamı aksaklıkları teker teker tamir ediyor, giriştiği savaşı muzaffer bir komutan kimliğiyle tamamlıyor. Ama kendisini sağlığına yenik düşmüş, bezgin bir öğretmen olarak bir hastane odasında buluyoruz. Şaşırtıcı ve başarılı finalde, ellerinde diplomalarıyla gelen Hababam’ın haytaları ve peşlerine taktıkları okuma aşkıyla dolu yüzlerce öğrenci, eğitim hayatını noktalamaya karar veren Kel Mahmut’un kalbini mutlulukla dolduracak ve çabalarının boşa gitmediğini gören deneyimli eğitimci de okula yeniden dönmeye karar verecektir.
Eğilmez’in akışlı yönetimi başarılı ama Güdük Necmi’deki Akçatepe’nin abartılı ve denetimsiz oyunu bana bayağı batıyor. Damat Ferit’teki Akan da hep bir arada görmeye alıştığımız güzel kızların uzağında kaldığı için olacak yeterince şirin olmayı beceremiyor. Kemal Sunal’ın şahane tiplemesi göründüğü her karede yüzümüzde gülücükler oluştursa da, tek çiçekle bahar gelmiyor ve hayta gurubu asla hedefi on ikiden vuramıyor. Hafize Ana rolünde Adile Naşit biraz gülümsetiyor olsa olsa. Okulu dolduran yaşlı hocaların çoğu ise kendilerine verilmiş rolleri birer memur coşkusuyla yerine getiriyor en fazla. Sözün özü Hababam Sınıfı’nın ilk filmi, dizinin parlak diye tanımlayabileceğimiz Sunal’lı öteki üç filminin aksine oldukça zayıf ve sıska gözüküyor.