FASSBINDER’İN YALAN DÜNYA’SI: Çıkışı Olmayan Simülasyon
Yalan dünya her şey bomboş
Yolcu sarhoş, hancı sarhoş

Fassbinder’in 1973 yapımı Welt am Draht (Yalan Dünya) filmi sanal gerçeklikler üreten ve denetleyen bir oluşumda yer alan bir bilim insanının kendi ortamının da sanal olduğunu keşfetmesinin hikayesini anlatır. Film, Jean Baudrillard‘ın 70’li yıllarda temellerini attığı “Simulakrlar ve Simulasyon” kuramının adeta sinemasal göstergesidir. Burada gerçeklik ile sanal dünya arasındaki ilişki ve ince çizgi ustalıkla sunulur ve ortaya hiper-gerçeklik çıkar. Bilim kurgu sinemasına psikolojik ve felsefi derinlik taşıyan film, 1999 yılında çekilen ve benzer unsurla taşıyan The Matrix filminin de öncülüdür.
Filmde bilim kurgu estetiği kullanılma birlikte teknolojik fütürizm ön planda değildir, modernitenin ontolojik krizi merkezdedir. Buradaki bilim kurgu aydınlanma döneminin esası olan ilerleme fikrinin değil, gerçekliğin çöküşünün resmidir. Süper bir bilgisayar tarafından yaratılan simülasyon evreninde yaşayan bilinçler kendilerini gerçek dünyada yaşıyor sanırlar. “Simulacron” adlı bu sanal dünyada kimlik birimi olarak nitelenen 9000 kişi yaşamaktadır. Gerçek dünya varsayılan dünyadan ise bu sanal dünyaya gerektiğinde kısa süreli gidiş gelişler yaşanmaktadır. Simulasyon burada sanal dünyayı dizayn eder ama bu gerçekliğin sınıfsal olarak örgütlenmiş biçimidir. Programı yazan ve bu sanal dünyayı yaratanlar üst sınıflardır. Simülasyon içinde yaşayanlar ise bundan habersiz işlevsel varlıklardır. Hatta bunlara işlevsiz varlıklar da diyebiliriz.
Üretilen bu projenin başındaki Prof. Wollmer’in gizemli ölümü sonrası yerine geçen Fred Stiller, cinayeti çözmeye çalışırken, karşılaştığı olaylar ve şüpheli noktalar üzerine kendi dünyasının da gerçekliğini sorgulamaya başlar. Stiller’in kafasında, “eğer bir simülasyon yaratılabiliyor ve oradaki insanlar bu ortamı gerçek dünya olarak algılıyorlarsa, neden bizler de farkında olmadan daha üst bir organizasyonun sanal yaratımının parçası olmayalım?” fikri oluşmuş gibidir. Stiller gerçeğe doğru yaklaştıkça delirme noktasına gelir. Stiller’in amacı bir yandan hayatta kalmak ve Wollmer’in ölümünü araştırmak öte yandan da hangi katmanda olduğunu anlamaktır.
Filmde, gerçek nedir? sorusu felsefi bir merak olarak değil, politik bir çatışma alanı olarak kurulur. Fassbinder için gerçeklik iktidar ilişkilerinin ürünüdür. Simülasyonun varlığı bir aldatma meselesi değil, sistemin kurucu unsurudur. Simulasyon gerçeğin kendisi haline gelmiştir. Filmde gerçek dünyaya ulaşmak The Matrix benzeri bir kurtuluş vaadi sunmaz. Her uyanış daha üst kontrol düzeyinin varlığını gösterir ama bu zincirleme reaksiyon belki de sonsuza kadar gider. Bu noktada ontoloji (varlık meselesi) politikleşir. Gerçeğin ne olduğu sorusu artık epistemolojik değil, sınıfsal bir olgudur. Simülasyonu kuranlar belli çıkarlar doğrultusunda davranırlar ve hem bilgiyi hem de varoluş biçimlerini kontrol ederler. Gerçekliğin bilincine varmak özgürleştirmez. Simülasyonu fark eden özne onu aşamaz, ona eklemlenmek zorundadır. Arıza çıkardığında da her an sistemin dışına atılır zaten.
Stiller’in kendisine ait olduğu bilinç, karar ve arzuların bir üst grup tarafından (o da gerçek olmayabilir) önceden kodlanmış olabileceği ihtimaliyle yüzleşir. Spinoza’nın özgür irade yoktur ilkesinin izleri görünür burada. Özgür irade sandığımız şey bizim bilmediğimiz, farkına varamadığımız senaryolardan ibaret olabilir. Fassbinder’in argümanı kapitalist-teknolojik düzende öznenin kendisi olamayacağı ve yanılsamalar dünyasında yaşadığı olgusudur. Sürekli değerlendirilen, gözetlenen, bir veri haline getirilen Stiller’in paranoyası sistemin mantıklı bir sonucudur. Stiller’in yaşadığı yabancılaşma, trajik ama öğreticidir. Kendilik dediğimiz şeyin baştan beri ona ait olmadığını anlar. Kimlik tıpkı sanallaşan gerçeklik gibi ödünç verilmiş bir yapıdır.

Simülasyonun amacı insanlığın iyiliği için değil çelik endüstrisinin gelecekteki karlarını tahmin etmektir. Veriler ve o verileri kullanan insanlar şirket çıkarları için metalaştırılır. Simülasyon, aynı zamanda sistemin işleyişini sağlamak için bir gözetleme ve kontrol aracıdır. Üst katman alt katmanı yönetip denetlerken, daha üst katman tarafından yönetildiğinin farkında değildir. Fassbinder, The Matrix’ten 26 yıl önce çektiği filminde aksiyon sahneleri kullanmaz. Simülasyon teorisine felsefi, psikolojik ve sınıfsal bir yerden bakar. Kimlik krizi, varoluşsal sorgulamanın yanı sıra sanal dünya yaratımının hedeflerine ve gerçek nedir? sorularına odaklanır.
Fassbinder, filminde klostrofobik ve tekinsiz ortamını yaratmak için ayna, cam veya parlak yüzeyler kullanır. Bu, karakterlerin kopya ya da sanal olduğu hissini güçlendirir. Oyuncular genellikle bir camın ya da başka nesnelerin arasından veya yansımasından izlenir. Ayna gerçeğin kendisini değil kopyasını gösterir. Film boyunca Stiller’i sık sık iki ayna arasında çoğul bir görüntü döngüsü içinde görürüz. Bu simülasyon içinde simülasyon katmanlarını simgeler. Teknolojinin soğukluğunu ve yapaylığını vurgulayan steril, fütüristik bir dekor anlayışı hakimdir. Kameranın alışılmadık açıları ve sürekli hareket etmesi izleyicide gözetlenme hissi yaratır. Tıpkı simülasyonun operatörler tarafından izlenmesi gibi. Film çekilirken set inşa etmek yerine dönemin betonarme ve Brütalist mimariye sahip yapıları kullanılmıştır. Bu binalar devasa, gri renkli, soğuk ve insanı ezen yapılardır. Bu yapılar bireyin sistem karşısında küçüklüğünü ve önemsizliğini gösterir. Karakterler bu büyük koridorlarda dolaşırken, bilgisayar içindeki devre yollarında ilerleyen veri paketlerini andırırlar.
Filmdeki kadın karakterler genellikle erkeklerin arzularını tatmin eden veya onları yönlendiren figürler olarak dekore edilmiştir. Foucault’ya göre, iktidar cinselliği ve arzuyu denetleyerek bireyi uysallaştırır. Simülasyondaki kadınlar erkeklerin sistem içinde mutlu ve meşgul kalmasını sağlayan yeniden üretim unsurlarıdır. Erkeklere sundukları duygusal emek sayesinde sistem pürüzsüz olarak işleyebilecektir. Eva karakteri ise bu mekanizma içindeki en kritik halkadır. Eva, Stiller için tek gerçek duygusal ve sahici bir bağdır. Ancak Eva’nın durumu paradoksaldır. O, üst katmandan gelip alt katmandaki simülasyona sızan bir figürdür. Eva, Stiller için hiper-gerçek bir ikondur. Stiller ona aşık olur, ancak Eva’nın varlığı aslında bir projeksiyondur. Stiller, nasıl arada bir alt katmana gidip geliyorsa Eva da aynısını yapmaktadır. Tabii ki Eva’nın geldiği yerdeki durumu da belirsizdir. Eva, Stiller’in dünyasında bir kurtarıcı gibi görünse de aslında simülasyonun dışındaki gerçekliği (belki de sanallığı) temsil eden bir aracıdır.
Gerçeğin nerede bittiği ve simülasyonun nerede başladığını sorgulayan Yalan Dünya filminde, uyanış özgürlük getirmez, sadece parmaklıkların biçimini değiştirir. Marx için bu, sermayenin sadece emeğimizi değil hayallerimizi de tahakküm altına aldığı bir mekanizmadır. Foucault için bu, gözetimin dijitalleştiği ve kaçacak hiç bir yerin kalmadığı bir hapishanedir. Baudrillard için ise bu, gerçeğin çoktan öldüğü ve bireylerin piksellerden ibaret birer hayalet olduğumuzun kanıtıdır. Baudrillard’a göre, simülasyon gerçeğin yerini aldığında “hiper-gerçeklik” başlar. Fred Stiller’in trajik çıkmazı, bir simülasyonun içinde olması değil, gerçek denilen/sanılan dünyanın da bir simülasyon olma ihtimalinin bulunmasıdır. İşte bu yüzden bu simülasyonlar silsilesinden çıkış yoktur.
Peki Yalan Dünya’da tasvir edilen bu sonsuz sanal döngüden kurtuluş var mıdır? Eğer her şey bir simülasyon ve her yüz bir yansımaysa, buradan tek gerçek çıkış, sistemin tahakkümüne ve soğuk kodlarına inat birbirimizin gözlerine insanca bakabilmemiz ve dayanışma duygularıyla sanal dünyayı yıkma mücadelemizdir.