ERTEM EĞİLMEZ SİNEMASI 1979-1984

ERKEK GÜZELİ SEFİL BİLO, 1979
Y: Ertem Eğilmez, S: Yavuz Turgul, K: Ertunç Şenkay, M: Ahmet Yamacı, O: İlyas Salman, Şener Şen, Adile Naşit, Münir Özkul, Sevda Aktolga, İhsan Yüce, Nizam Ergüden, Ekrem Dümer, Hüseyin Kaşif, Osman Bardakçı, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Faşist sansürün Türk sinemasına zararları bağlamında söylenecek, yazılacak şeylerin toplamı tonlarca kitaba bedel bence. Ne yazık ki Erkek Güzeli Sefil Bilo da sansür belasından kurtulamamış bir çalışma. Benim izlediğim kopyası sadece 67 dakika olduğuna göre film kuşa çevrilmiş, yönetmen ve senaristin demek istediklerini harfiyen seyirciye iletememiş bir çaba olarak kalıyor bu güdük haliyle.Yine de bu güdük kopyasıyla bile Bilo’nun çok başarılı bir çalışma olduğunu, Eğilmez’in filmografisinde önemli bir yer tuttuğunu kesinleyebilirim. Çünkü Eğilmez seyirciyi gıdıklamak için değil, Türk toplumbiliminde bile depremler yaratmış bir olguya, eşkıyalık olgusuna kendi bakış açısını getiriyor. Adeta bir siyaset ve sosyoloji dersi sunuyor film görüntüsü altında. Tabii bu dersi almasını bilenlere!
Eğilmez’in daha jenerikte filmi Kemal Tahir’in anısına ithaf etmesi, hangi bakış açısıyla olguya yaklaştığını belli ediyor. Bilo’nun dağa çıktığında neye yanaşacağını, kime hizmet edeceğini söyler gibi Eğilmez. Ama hemen altını çizeyim usta yönetmenimiz asla elinde cetveliyle kürsüye çıkmıyor, vaaz vermiyor, iletisini kurmaca bir dünya içinde renkli bir biçimde yapıyor.
Öyküsü şöyle filmin: Köyün garip oğlanı saf Bilo (Salman) oldukça yoksul biri. Ana yok, baba yok, kardeş yok. Babası yıllar önce vurulup öldürülmüş kan davası içinde olduğu bir ailenin erkeği tarafından. Yıllar boyu biri birini vurmuş, hapis yatmış, biri ötekini vurmuş, aynı yazgıyı paylaşmış ama bu kez durum farklı. Çünkü Bilo, vurması için köylülerin tetiklediği adamın kızı Cano’ya (Aktolga) çok aşık.
Bir gün adam hapisten çıkıp geliyor ama yıllardır zindanda yatması verem etmiş onu. Bir ayağının çukurda olduğunu görüyoruz. Bu arada Ağa (Şen) da fiştikliyor Bilo oğlanı. Babasını vurursan Cano sana varacak, diyerek. Böylece çapraşık duygular içinde adamın yanına varan Bilo sevdiği kızın babasının can verdiğini görüyor. Ağanın verdiği silahını ateşlemeye cesaret edemiyor haliyle. Fırsatı da olmuyor zaten. Ama baba ölünce Bilo kurnazlık edip havaya ateş ediyor, köylü de o öldürdü sanıyor.
Bu çakma cinayetin ardından Bilo ağanın yardımıyla dağa çıkıyor. Zamanla işsiz, aç bir çapulcu sürüsü de takılıyor peşine. Dağların kıralı oluyor. Ama acından ölecek durumda kalıyor hep. Yardımına ağa yetişiyor. Bilo’yu besliyor, kolluyor.
Bilo’nun canı kadar sevdiği Cano’yu Ağa kendisi almak istiyor bu arada. Ama durumu haber alan Bilo, Ağa’nın evinden kaçırıyor kızı. Gece sahip oluyor üstelik kızın ağır uykusu sırasında. Bunu izleyen sahnelerde toprak reformu yapıldığını ve köylülerin ağa topraklarına devlet eliyle sahip olduğunu görüyoruz. Ama ağa buna göz yummak istemiyor, tarlalarını yeniden ele geçirmek için köylüleri ikna etmeye çalışıyor. Ama edemiyor. Yardıma Bilo geliyor. Tehdit edilen köylüler korkuyor ve aldıklarını geri veriyorlar düzenlenen senetlerle.
Artık Bilo’nun namı yürümüştür ya, Ağa ondan kurtulmak istiyor. Bu nedenle tıfıl bir oğlana onu vurdurmak için numara çekiyor. Ama Bilo postu deldirmiyor ve gelip ağayı öldürüyor. Bu aşamada saf oğlanı hayli bilinçlenmiş buluyoruz. Ağalık düzenine baş kaldırıyor çünkü, ağanın sömürgenin teki olduğunu, kendisinin ise köylülerin yanında olduğunu haykırıyor.
Bundan sonra jandarmanın eşkiyayı anında tutuklaması, kelepçelemesi, yerel güçlerle ağanın ve eşkiyanın arasındaki ilişkiyi bence çok harika anlatıyor. Finalde eşkiya hapse giriyor ama yavuklusu Cano’nun kendisini kıçından vurduğunu görüyoruz son karelerde. Neden öldürmedin, sorusuna ise kız, karnında bebeğini taşıdığını söylüyor.
Eğilmez savlı bir film çekmiş ve bunu çekerken de hem kullandığı mekanlardan, hem de oyunculardan tam verim almış. Özellikle Ağa ve Bilo’nun davranışlarında kullandığı gülmece bence dozunda ve harika. Şener Şen bence eşsiz bir yorum katmış, namussuzluğunu en yalın ve saf haliyle sergilemiş üç kağıtçı ağanın. Salman da hem saf, hem de hinoğlu hin gözüktüğü sahnelerde epey inandırıcı. Adile Naşit, İhsan Yüce ve Münir Özkul üçlüsü de rollerini başarıyla giymişler. Cano’da Sevda Aktolga da abartısız oyunu ve temiz güzelliğiyle şahane uymuş yavukluya.
Türk Sineması Salako benzer bir başyapıt kazanabilirmiş Yavuz Turgul’un şahane senaryosuyla ama sansür bunu engellemiş. Eksik sahneleri bilmediğime göre kesilen bölümlerin ne olduğunu kestiremiyorum ama kuşa dönen kopya bile bana Türk Sineması’nın yetmişli yıllarının sonları, yani faşizmin Milliyetçi Cephe adıyla koz gezdiği dönemde bile iyi işler çıkarabildiğini tanıtlıyor.

BANKER BİLO, 1980
Y: Ertem Eğilmez, S: Yavuz Turgul, K: Ertunç Şenkay, O: İlyas Salman, Şener Şen, Meral Zeren, Ahu Tuğba, Münir Özkul, Nermin Özses, Baki Tuğ, Nizam Ergüden, Ali Şen, Orhan Aydınbaş, Tevfik Şen, Hüseyin Kaşif, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Eğilmez ve Turgul ikilisi Bilo macerasını bıraktıkları yerden alıp devam ediyorlar. Bunu yaptıkları için ikiliye Türk sinemaseverleri adına şükran borçluyuz aslında. Çünkü bu kez karşımızda sansürün kuşa çeviremediği sahici bir başyapıt duruyor. Eğilmez ve Turgul ikilisi henüz 1980 senesinde, yani dünyada küreselleşme tohumlarının ilk serpildiği ama meyvelerinin henüz alınmadığı günlerde büyük bir öngörü ve önseziyle seksenlerde olacakları da, toplumdaki depremlerin yol açacağı hasarları da bir Nostradamus bilgeliği ve yetkinliğiyle bize anlatıyorlar. Bu nedenle onları ne kadar övsek az bence!
Banker Bilo belki 1980 senesinde şirin bir masal, sevimli bir seyirlik niteliği taşıyordu ama iki bin yirmili yıllarda, dönemin toplumsal, yöresel hatta siyasal ögelerinden bazılarını açık açık, bazılarını eğretilemeler kullanarak sergiliyor.
Eğilmez saf bir köylüyü alıp, kurnaz bir Ağa eskisinin onu sürekli kullanmasını, dolandırmasını, sırtına binip taşıtmasını anlatmış anlatmasına da, doğru bir meseleyle bağlamış finali. Demiş ki bu kadar kazıklanan, aslında çok temiz, çok saf, çok dürüst olan biri böyle bir toplumda, böyle ekonomik ilişkiler bütününde olduğu gibi kalamaz, bozulur, o da düzenin bir parçası olur. Temizlik böyle bir çirkef düzende olanaklı değildir.
Eğilmez diyeceklerini demek için yine saf köylü Bilo’yu seçmiş. Bilo’nun (Salman) yanık olduğu köylü kız bu kez Zeyno (Zeren). Bilo ve saf köylüler zavallı tarlalarında çalışadursun, Almanya’ya götürülecekleri yalanıyla eski ağaları, yıllar önce Almanya’ya yerleşmiş Maho ağa tarafından aldatılıyor, Münich diye İstanbul yakınlarına bir yere bırakılıyor.
Bilo İstanbul’daki çilesi boyunca hıyar satma, karpuzculuk filan derken yeniden Maho ile karşılaşıyor. Ama ağa eskisi altından giriyor, üstünden çıkıyor, kandırıyor Bilo’yu ve bu kez de kaçak zeytinyağı satışı işine sokuyor. Yakalanınca da dört sene hapiste kalan yine Bilo oluyor. Derken çıkışta artık Maho hapı yuttu derken, ağa eskisi eski köylüsüne bu kez apartmanında kapıcılık vererek arayı buluyor. Ama sömürü bununla da kalmıyor, sonunda yalandan Bilo’ya nişanladığı Zeyno’yu bile alıp yatıyor. Bilo bütün bunları görüyor, sineye çekiyor. Ama sonunda olan olacak, başka bir numara çekerken Maho kazdığı kuyuya düşecek, bütün malını mülkünü üstüne yaptığı Bilo tarafından aldatılacak, bütün varlığını yitirecektir.
Eğilmez seksenli yılları iyi okuması erdemi dışında şahane bir film çekmiş. Çok sevimli çalışmada Şener Şen olağanüstü bir oyunculuk sergilemiş. Hele hele unutulmaz kamyonla sınır geçişleri sahnesinde, Bulgar sınırında ve Alman sınırında subay ve köpek taklitleri sinema tarihimize kazınıyor. Belleklerden silinecek gibi değil. Salman da şahane bir oyunculukla Arzu Film’in en azından bir süre de olsa Kemal Sunal kaybına merhem olmuş. Özellikle İstanbul’a ilk geldiğinde, burayı Münih zannetmesi, rastladığı Türklerle öpüşüp koklaşması sonra da gerçeği öğrendiğinde delirip haykırması muazzam etkili sahneler.
Yan rollere bu kez yüklenmemiş Eğilmez, bütün filmi Maho ile Bilo üstüne yıkmış. Ama Zeyno’da Meral Zeren güzelliği ve seksiliğiyle bayağı dikkat çekiyor. İyi de oynamış bu kez. Bence sanat yaşantısının doruğunda bu filmde. Hem Maho ile hem de Bilo ile çok iyi ikili uyum yakalamış. Genç kameraman Ertunç Şenkay başarılı görüntülerinin yanında kısacık yardımcı rolünde de iyi.
Banker Bilo bir başyapıt, herkes elinden geleni yapmış. A’dan Z’ye kadar uyumlu giden, bugün de önemini ve güncelliğini koruyan ölümsüz bir eser. Eğilmez’i gönüllerde yaşatacak kadar iri bir eser hem de!
HABABAM SINIFI GÜLE GÜLE, 1981
Y: Ertem Eğilmez, S: Yavuz Turgul, K: Ertunç Şenkay, O: İlyas Salman, Adile Naşit, Ayşen Gruda, M.Ali Erbil, Savaş Dinçel, Yaprak Özdemiroğlu, Fulya Özcan, Hüseyin Kutman, Özden Özgürdal, Şevket Altuğ, Cem Özer, Osman Cavcı, Kemal Uzun, Yonca Evcimik, Kemal Çardak, Sıtkı Akçatepe, Ahmet Açan, Osman Bardakçı, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).

Eğilmez’in Hababam’lara vedası oldukça görkemli bir çalışmayla gerçekleşiyor. İşin ilginç yanı bu Hababam dizisinin son halkasında ne Kemal Sunal, ne Şener Şen, ne de Tarık Akan gibi ağır toplar mevcut. Ama Eğilmez-Turgul ikilisi kurdukları şahane yapı, bu sağlam gövdeyi besleyen sayısız yan hikaye ve muazzam akışlı anlatımla bütün Hababam’ları fersah fersah sollayan muhteşem bir film, tartışmasız bir başyapıta imzalarını atmışlar.
Eğilmez’in başarısı iyi bir Hababam filmi çekmekle de sınırlı değil çünkü okulu ve aileyi aşan, toplumun da geneline yayılan evrensel doğrularla örmüş filmini. Yani okul-öğrenciler-öğretmenler arasında gelişen ilişkiler bir eğretilemeler yığınına dönüşmüş yakın okumalar yapıldıkça. Her şeyin bir tersi yüzü olduğunu göstermiş yönetmen, eytişimbilim dersi vermiş. Dahası bir kişilik ordunun hiçbir olağanüstü eyleme girişmeden, sabırlı ve disiplinli bir çabayla ne kadar alçakgönüllü başarılara imzasını atabileceğini tanıtlamış.
Dahası bu öykünün içine oldukça gerçekçi, abartısız, hatta bir ölçüde cüretli bile diyebileceğimiz bir öğretmen-öğrenci aşkı bile yerleştirmeyi hiç bayağılığa, uydurmacılığa, pembe romantizme düşmeden becermiş. Sözün kısası Eğilmez her cephede muzaffer çıkmış bu şahane filminde. Dahası Kel Mahmut’un yokluğu bile hissedilmemiş film boyunca!
Hababam Sınıfı’nın edebiyat öğretmeni Mehmet Bülbül’ün (Salman) sınıfa gelişini izliyoruz filmin başında. Şivesi hala köylüye çalan bu yiğit öğretmeni sınıf ilkin düşmanca karşılar, alay eder, aşağılar. Sonra sayısız olay yaşanır ve öğretmen sınıfın sevgilisi olur. Bir tür To Sir, With Love diyeceksiniz, altmışlı yıllarda yediden yetmişe bütün dünyanın seyredip taptığı film. Öylesine öyle de, bu izleğin evrensel olduğunu, sürekli yaşandığını kesinleyebiliriz dünyanın dört bucağında. Hababam Sınıfı bu izlek üstüne kurulu olmasına karşın çok bizden, çok yerli ve çok özgün bir çalışma. Yönetmen gerçekçilik yapıp, kızı ve öğretmeni aşkından vazgeçirmek yerine, Mehmet öğretmeni tayinini isteyerek, okul değiştirterek gerçekçi bir yolu seçmiş. Bu da alkışa değer bence.
Mehmet öğretmenin çevresinde şekillenen birkaç öyküden en önemlileri yoksulluğundan utanan, annesi hademe Hafize Ana’nın (Naşit) annesi olduğunu gizleyen Ayşegül’ün (Özcan) ve edebiyat öğretmenine ilkin aşağılama duyan, daha sonra aşık olan Gamze’nin (Özdemiroğlu) öyküleri kuşkusuz. Ayrıca babasının bir başka kadınla evlenmesi nedeniyle terk ettiği Ali (Erbil), delice aşık olduğu Leyla’nın kendisine yüz vermediği Kerem, okul içinde şiddet uygulayan müdürün (Kutman) yola gelişi de yan öyküler arasında.
Tabii öğretmenler arasındaki süregelen şirin bölümler de gerçekten çok sevimli. Kimya öğretmeninin (Altuğ) deneyleri ve beden öğretmeni (Dinçel) ile karşılıklı, coğrafyacıyı (Gruda) ayartma çabaları, okula yeni gelen İngilizce öğretmenine çocukların Türkçe küfürler öğretmeleri filan. Hepsi birbirinden şirin sahnelerin doğmalarını filmin büyük bir akışkanlıkla ilerlemesini sağlıyor.
Eğilmez’in dili çok tatlı, Şenkay’dan da destek alarak, filmi hiç kesintiye uğratmadan, kekemelik etmeden, asla sululuklara kaçmadan, ucuz numaralara başvurmadan sona dörtnala getiriyor. Sayısız hayat dersi veriyor. Kimseyi kahraman yapmıyor, herkesi erdemli ve erdemsiz yanlarıyla göstermekten çekinmiyor. Ama iki özverili kahramanını öne çıkarıyor bu bağlamda. Biri Hafize Ana, öteki de filmin ana kişisi Memo tabi. Memo biraz Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Öğle Vakti’ndeki işçi kökenli Ali tipi gibi çiziliyor. Köylü başat özellikleriyle yüklü, sağduyu sahibi, doğruyla yanlışı ayırt eden, sağlam, dürüst, dediğini eğmeden bükmeden söyleyen, mangal gibi yürek taşıyan, korkusuz biri.
Hababam Sınıfı Güle Güle, nerdeyse yarım asır öncesinden günümüze sıfır eksilme ve yıpranmayla gelen bir çalışma. Eğilmez ustanın da başyapıtlarından. Dahası seksenli yılların en iyi, filmlerinden biri.
NAMUSLU, 1984

Y: Ertem Eğilmez, S: Başar Sabuncu, K: Ertunç Şenkay, M: Melih Kibar, O: Şener Şen, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Erdal Özyağcılar, Ergün Uçucu, Zihni Küçümen, Necati Bilgiç, Metin Çeliker, Tuncer Sevi, Bilge Zobu, Sevim Çalışırgil, Meray Ülger, Metin Çekmez, Kadri Ögelman, Mehmet Devran, Sevil Uluyol, Yaşar Güner, Dursun Ali Sarıoğlu, Renkli, Uzman Film (Ferit Turgut & Kadir Turgut).
Seksenli yıllar Türk Sineması için pek olumlu ve şanlı yıllar olmadı ne yazık ki. 12 Eylül Darbesi’nin etkileri gittikçe hissedildi, salonlardan yetmişli yılların ikinci yarısında ilkin televizyon, sonra da yükselen terör nedeniyle ayağını çeken seyirciler pek geri gelmedi. Tek tük filmler gişe geliri getirdi sadece. Dahası umut bağlanan arabeskçiler bile günü kurtaramaz hale gelmişlerdi.
Gerçi doksanlarla birlikte ilkin bir dibe vuruş, ardında da bir yükselişe geçme gözükecekti ama seksenlerde işletmecilerin türü ve tarzı da değişmiş, Almanya’da konuşlanan videocuların piyasaya girişi görülmüştü. Bir de unutmamak gerekiyordu, Kahrolsun Yeşilçam, kahrolsun köhne kafalı dinozor yönetmenler, diye diye Türk Sineması’na yeni yüzlü yönetmenler girmiş, altmış ve yetmişli yıllarda film çeken ustaların pabucu dama atılmıştı. Eleştirmenler, aydınlar ve sinema yazarları hep birden yuh çekiyor, film festivallerinde konuşlandıkları seçici kurullarda bu yeniler öne çıkarılıyor, yapıtlar zayıf da olsa ödüllendirilen hep onlar oluyordu.
Ertem Eğilmez’in seksen başlarındaki taze ve zinde kuvvetleri daha çok reklam piyasasına kaymış ve yeteneğini bu sektör için kullanıyordu. Ya da Yavuz Turgul gibileri ilerde çekeceği filmler için kenarda biriktiriyordu enerjisini. Eğilmez’in yapımcı gücü azalmıştı kuşkusuz. Bu nedenle Banker Bilo sonrası bir şey yapmadı, yapamadı. Çünkü iki şahane film faşist sansürle cebelleşmiş, tecrübeli yapımcı/yönetmen iyi bir şeyler yapmak için çok şey feda edeceğini görmüş olmalıydı. Bu nedenle seksen ortalarına kadar Eğilmez suskun kaldı, kendi şirketine bir şey çekmedi. Ama Turgut Biraderler’in Uzman Film’i ustaya teklif götürdüğünde seksenleri anlatan bir filme karar vermiş, yanına da çok güvendiği Başar Sabuncu’yu almıştı.
Sabuncu’nun Ali Rıza Efendi’nin Nafile Dünyası adlı yapıtından yola çıkılarak seksenlerin bir hicvini yaptı Eğilmez usta. Bunun için de geleneksel namus kavramından yola çıkarak, bunu küreselleşmeyle birlikte yurdumuza da hemen ithal edilen, ithal edilmek de ne kelime, darbelerle, değişen yasalarla, değişen siyasi iklimle hücrelerimize şırınga edilen yeni ahlak kodlarımızla karşılaştırdı. Ortaya canlı bir yapıt koydu.
Eğilmez’in kahramanı Ali Rıza (Şen) bir mutemet, büyük bir kuruluşta yıllardır çalışıyor. Ama namuslu biri olduğu için ne rüşvet yiyor, ne de avanta peşinde koşuyor. Bu nedenle evinin kirasını bile ödeyemiyor, kapıcısına bile söz geçiremiyor. Karısı (Gruda) onunla yatmaya bile tenezzül etmiyor, kaynanasının (Naşit) aşağılanmalarına uğruyor. Ne iş yerinde, ne de mahallede en küçük bir saygınlığa sahip değil namuslu mutemet.
Bir gün para taşırken saldırıya uğruyor Ali Rıza. Ama hırsızlar onun paralarını çalıyorlar sadece, üstündeki yüklü tutarın farkına varamıyorlar. İş yerine telefon açan mutemedi uyanık arkadaşları uyarıyor, ses çıkarmaması için. Yani soygunda çalınamayan paralar iç edilmek isteniyor. Hem arkadaşlar, hem müdür, hem de genel müdür tarafından. Hepsi yarışa giriyorlar. Üstelik de birbirlerinin gözlerini oymacasına!
Kahraman mutemet öyküsü gazetelere geçiyor. Paraya genel müdür el koysa da Ali Rıza’nın eline şimdilik geçmese de, namı çevrede efsane gibi yayılıyor. Eli para tuttu diye, milyoner oldu diye kadınlar çevresinde pervane oluyor, ailesi uysal bir kediye dönüşüyor.
Paralara sahip olmamasına karşın çevresindeki bu dönüşüme ilkin çıldıran gözlerle bakan adam sonunda gerçekten de zıvanadan çıkıp, dönemin namus anlayışına ayak uydurup, kendisine madik atmak isteyen bütün bu sürüye finalde gereken dersi veriyor. İlkin yasal yollardan paraları ele geçiriyor, sonra da herkesi ve herşeyi terk edip uzak diyarlara giden bir gemiye atlıyor.
Eğilmez bir kere daha çok başarılı bir toplumsal eleştiriye girişiyor, namus kavramını ekonomik ilişkilerle çok güzel bütünleştiriyor. Filmde eleştirilen herşeyin bir ekonomik tabana oturması, mantık silsilesinin dışına çıkılmaması gülerken düşünmemizi, hatta kendi yaşamlarımızı sorgulamamıza ön ayak oluyor.
Eğilmez’in bu bağlamda Şener Şen gibi bir oyuncuya sahip olması büyük avantajı. Eşsiz oyuncu hem ezik memuru, hem de ezen, acımasız, intikamcı, küresel düzenin adamını şahane canlandırıyor. Yan rollerde de güçlü oyuncuların olması filmi yükseltiyor.
Filmin sevmediğim tek yanı finali ne yazık ki. Ali Rıza’nın kaçışı ve peşindekilerin onun kovalayışı, sonra da kovalayan güruhun denize düşüş sahneleri belki zamansızlıktan, belki de Karaköy rıhtımının pislikten dibi görülmeyen denizinden, belki de havanın soğuk oluşundan müthiş başarısız çekilmiş. Bu nedenle filme odaklanacağımıza oyuncuların perişan oluşuna merhamet duyarak filmi bitiriyoruz. Üstelik de bir anda seksenlerden de, kürselleşmeden de, namus erozyonundan da kopuyor ve tatsız duygularla kapıyoruz televizyon ya da dvd cihazlarımızı.