BEYAZ PERDEDEN

MODERN DÜNYANIN ONTOLOJİK ÇÖKÜŞÜ: BELA TARR SİNEMASINDA YABANCILAŞMA

Modern sinemanın en karamsar ve ağır anlatılarından biri olan Torino Atı (The Turin Horse) filmi (2011) ilhamını Friedrich Nietzsche’nin 1889’da Torino’da yaşadığı rivayet edilen meşhur olaydan alır. Nietzsche bir faytoncunun  dövdüğü ata sarılıp ağlamış ve ardından zihinsel çöküş yaşamıştır.

Macar yönetmen Bela Tarr ile aynı zamanda kurgucu olan eşi Agnes Hranitzky’nin yönettikleri film, o atın sahibi olduğu varsayılan bir arabacı (Janos Derszi) ve kızının (Erika Bók) 6 günlük izole, zorlu ve rutin hayatını anlatır. Baba (Ohlsdorfer) ve kızı (kızın adı yok) her gün aynı şeyleri yaparlar. Sabah erkenden kalkmak, giyinmek, kızın babasını giydirmesi, patates yemek, su taşımak, atı (Ricsi) beslemek ve kontrol etmek. Torino Atı imgesi sinema tarihinin en güçlü sembollerinden biridir. Bu at, insanın, doğanın, zamanın çöküşünün sessiz ve kederli tanığıdır. At önce arabacının defalarca kırbaçlamasına rağmen yürümeyi reddeder. Sonra yemek yemeyi, daha sonra da su içmeyi bırakır. Dünyanın geri dönülmez bir yıkıma girdiğini sezer adeta. İnsanın aksine, at bu anlamsız döngüye devam etmeyi reddederek yokoluşa giden bir pasif direniş sergiler. Atın çalışmayı reddetmesi bilinçli bir tercih gibi sunulur ve insanın doğaya kıyasla gerçeği daha geç kavradığı ima edilir. Tarr ve kurgucusu Agnes Hranitzky, atı uzun planlarla izlyiciye gösterir. Atın nefes alışını, titremesini, gözlerindeki o derin boşluğu ve kederi hissetmemizi isterler. Bu, izleyiciyi zamanın ağırlığı ile başbaşa bırakır.

 İncil’deki dünyanın 6 günde yaratıldığı öyküsü burada dünyanın 6 günde yok oluşa doğru gidişi olarak karşımıza çıkar. İnsanın ve tarihin yükünü taşımaktan yorulan ve buna son vermek isteyen atın bu ontolojik reddedişi dünyanın sonunun mikro provasıdır. 

Filmde sürekli şiddetli rüzgar eser. Rüzgar insanın doğa üzerindeki hakimiyetini sınırlayan, dünyanın tükenişini, kaçınılmaz çöküşünü ve insanın güçsüzlüğünü gösteren bir öğedir. Kuyunun kuruması ise doğayla bağın tamamen kopuşunu simgeler. Doğa insana düşman haline gelmiştir. İnsanın doğanın efendisi olmayıp onun karşısında çaresiz bir varlık olduğu hissettirilir.

Bela Tarr sinemasında zaman döngüseldir ve nerdeyse gerçek zaman gibi akar. Hergün tekrarlanan hareketler sanki zamanın dondurulmuş anında geçiyor ve ileriye doğru bir akış yokmuş izlenimi uyandırır. Hergün aynı işlerin aynı zamanda ve aynı sırayla yapılması emeğin, yaşamı anlamlandırmak yerine insanı tükettiğini gösterir.

Sabit kamera ve uzun planlar izleyiciyi karakterlerin kasvetli ve rutin dünyasına hapseder. Bu anlatı modern hayatın anlamsız döngüsünü ve varoluşun boşluğunu hissettirir. Film boyunca dünya yavaş yavaş karanlığa gömülür. Siyah-beyaz çekim atmosferin kasvetini ve kaçınılmaz çöküş hissini güçlendirir. Uzun planlar sayesinde izleyici de karakterlerle aynı zamanı yaşar, monotonluğu hisseder, sıkışmışlık ve anlamsızlık duygusunu deneyimler. İzleyici ayrıca sürekli rüzgar sesi, Mihaly Vig’in bestelediği rahatsız edici müzik ve gri görüntü dünyası ile yaratılan  kıyamet atmosferine çekilir. Ev, ahır, kuyu ve çıplak bozkırdan oluşan sınırlı mekanlar da insanın kaderini belirleyen bir güç gibi karakterlerin varoluşsal hapsini pekiştirir.

Filmde çok az diyalog yer alır. Bu bilinçli bir tercihtir. Dil artık gereksizleşmiş ve anlam üretmeyi bırakmıştır. Dünya artık açıklanamaz hale gelmiştir. Sessizliğin dili hakim olmuştur. Rutin ve duygusuz hareketler dilin yerini almıştır. İnsanlar birbiriyle iletişim kurmaz, sadece hayatta kalmaya çalışırlar. İnsan artık yaşayan bir özne değildir. Emeğini kontrol edemez ve emeği yaşamına anlam katamaz. İnsan sadece zorunlu ihtiyaçlarını gideren ve  hayatta kalmaya çalışan bir organizmadır. 

Film boyunca sessizliğin, rüzgarın ve mekanik ritüellerin hüküm sürdüğü Torino Atı’nda 3. günün ortasında gelişen komşu (Mihaly Kormos) monoloğu (palinka almaya gelen Bernhard’ın uzun monoloğu) adeta bir kırılma noktasıdır. 6 dakikalık tek kesintisiz planda anlatıcı Mihaly Raday’ın ritmik tekrarlı, boğucu cümleleriyle dökülen bu metin, filmin en yoğun ve tarışmalı parçalarından biridir. Baba onu dinler, susar ve sonra kovalar. Bu uzun konuşma Tarr’ın sinemasına veda konuşması gibidir. Tarr, önceki filmlerindeki kurtuluş arayışını, mistik ışığı ve umudu terk eder. “Kitaplarda gerçek yok. Tanrı bizi terk etti” diyerek kendi geçmişine de bir çizgi çeker.

2011 Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü ve FIPRESCI Ödülü’nü kazanan Torino Atı hem biçimsel hem de düşünsel olarak doruk noktasıdır. Film, emeğin anlam üretme kapasitesin yitirmesi, doğayla bağın kopuşu ve insan ilişkilerinin çözülüşü üzerinden Marksist yabancılaşmayı,  dünyanın giderek karanlığa gömülmesi ve yaşamın anlamını yitirmesi üzerinden de Nietzscheci nihilizmi radikal bir sinema deneyimine dönüştürür.

Uzun planlar, tekrar eden rutinler ve apokaliptik atmosfer aracılığı ile izleyiciyi bu çöküşün içine hapseden film, modern insanın artık ne toplumsal ne de ontolojik bir zemine ait olduğunu gösterir. Torino Atı, anlamın, emeğin, varoluşun, dünyanın sönüşünü anlatan güçlü ve etkili bir sinemasal ağıt olarak hafızamıza işler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir