HALİT REFİĞ SİNEMASI 1980-1985

YORGUN SAVAŞÇI, 1980
Osmanlı Devleti’nin mütarekeyi imzalamasından bin dokuz yüz yirmilerin başlarında Milli Mücadele’nin güçlendiği döneme kadarki olayları bir Osmanlı yüzbaşısı ve İttihat Terakki üyesi olan Yüzbaşı Cemil’in hikayesi üstünden anlatan Yorgun Savaşçı, yönetmen Refiğ’in de yol göstericisi, usta edebiyatçı Kemal Tahir’in (13 Mart 1910- 21 Nisan 1973) bir romanı.
1980 senesinde Refiğ TRT için romanı bir diziye uyarladı ve çekime başladı. Ancak 12 Eylül 1980 darbesi sonrası, Kenan Evren yönetimindeki askeri cunta tarafından filmin özgün kayıtları ve tüm kopyaları yakılarak imha ettirildi ve Refiğ’e büyük bir yıkım yaşatıldı.
Gelelim romana.
Eser üç bölümden oluşuyor. Von Kros Paşa’nın Dürbünü, Karanlığın Dibinde ve Dönemeç bölüm başlıkları. İlk bölümde kitabın kahramanı Cehennem Topçu lakabıyla anılan Yüzbaşı Cemil’i tanıyoruz. Cemil’in Düzce, Hendek civarındaki bir ordu barınma evinde iki asker arkadaşını ziyareti, Sarıkamış yöresinden gelen yaralı askerlerin anlatıları, sonra yüzbaşının teyzesinin kızı Neriman ile evlenişi bu bölümün ana olayları arasında.
Karanlığın Dibinde kısmında ise Cemil’in bir gemiyle ilkin Bandırma, sonra İzmir’e gelişi, kentin insanlarının Yunan işgali nedeniyle yaşadıkları şaşkınlık, kurtuluş için yapılacak eylemleri tartışan subaylar konu ediliyor.
Dönemeç bölümü Cemil’in zaferle sonuçlanan savaşta yaşadıklarının aktarılması ile bir son özelliğinde.
Refiğ 8 bölüm olarak tasarlamıştı diziyi. Güçlü bir oyuncu kadrosu kurmuş, çekimleri iki buçuk sene sürdürmüş, dönem için rekor sayılabilecek 40 milyonluk bir bütçe kullanmıştı.
Çekimlerin başında Sine-Sen ve TRT arasında emekçi ücretleri ve çalışma koşulları nedeniyle oluşan anlaşmazlık nedeniyle bir süre aksayan Yorgun Savaşçı’nın ilerleyen günlerde askeri yardım alması zorunlu olmuştu.
Yorgun Savaşçı’nın oyuncu kadrosunda Can Gürzap, Meral Orhonsay, Selçuk Özer, Zihni Küçümen, Erol Amaç, Şahin Çelik gibi oyuncular vardı.
Yapımcı Ömer Serim’in yıllar sonra yaptığı açıklama ise oldukça ilginçti. TRT’nin seksenlerin başında genel müdürü olan Macit Akman’ın yakma işlemini üstlendiğini söyleyen Serim, kendisinin girişimiyle filmin negatif kopyasının saklandığını, ancak tüm pozitif kopyaların, yani basılan kopyaların Genelkurmay Başkanlığı’nın matbaasına götürülerek oradaki fırınlarda yakıldığını belirtmişti.
Halit Refiğ ise başına gelenleri gazetelerden öğrendiğini açıklamış ve kahrolmakla yetinmişti.

LEYLA İLE MECNUN (1982)
Yönetmen: Halit Refiğ, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Fuat Özlüer, Kamera: Çetin Gürtop, Yapımcı: Türker İnanoğlu, Oyuncular: Orhan Gencebay, Gülşen Bubikoğlu, Yılmaz Köksal, Emel Tümer, Hayati Hamzaoğlu, Hüseyin Peyda, Raik Alnıaçık, Turgut Özatay, Aslan Altın, Selma Cengiz, Abdurrahman Palay, Reha Kral, Necip Tekçe, Oktar Durukan, Giray Alpan, Gözdem Görenler, Merih Ermakastar, Alev Sayın
Gencebay filmografisinde yeri önemli Leyla İle Mecnun’un. Kapı pencere kırmış, büyük hasılat yapmış bir film, Türker İnanoğlu’nun süper yapımı. Üstelik de yönetmenlik koltuğunda, büyük bilgi birikimi ve donanımıyla Halit Refiğ oturuyor. Ama sevmiyorum ben bu çok acıklı filmi. Refiğ’in işçiliğine, oyuncuların ve tüm emek verenlerin değerli katkısına karşın seyredilmez ve hantal buluyorum.
Hepimizin bildiği bir aşk masalı Leyla ile Mecnun (veya özgün isimleriyle Leyli ve Kays). Kimimiz imrenir böylesine büyük bir aşka, kimimiz de şükreder bu aşkın ıstırabını tanımadığına. Başından sonuna bilinen bir hikayenin filmini izlemek de sıkıcı aslında. Ama kostümlerin ve dekorun renkliliği, konunun masalsı anlatımıyla Refiğ olabildiğince çeşni katmış filme. Leyla (Gülşen Bubikoğlu) ve Mecnun’un (Orhan Gencebay) birbirlerine çok yakıştıklarını da ekleyeyim.
Filmin öyküsü epey girift ve masalsı.
Şeyh Gaffar’ın bir kızı olur, ona Leyla adını verir. Sarayın cadı kılıklı falcısı ise hemen fiştekler şeyhi, kızının, aynı gün doğan fakir bir oğlana aşık olacağını söyleyerek. Daha gününü doldurmamış bebelerin canına mal olur bu öngörüsü ama engelleyemez olacakları. Mecnun’un ondan önce doğan ikiz kardeşi ölecektir onun yerine, büyüsün de Leyla’ya aşık olabilsin diye.
Babasının, şeyhin gazabından korumak için göğsünü dağlayıp da dereye bıraktığı bebeği, Vezir Ahmet kadir gecesi bulacaktır dere kenarında ve çok isteyip de sahip olamadığı evladı olacaktır adını Kadir koyduğu Mecnun.
Leyla ile Kadir sarayda beraber büyürler, hiç ayrılmazlar birbirlerinden. İki kardeş, iki arkadaş gibidirler ama bir gün oynarken çölde gördükleri bir derviş hiç de kardeş sanmaz onları, yıllardır aradığı büyük aşkı bulduklarını söyler, bir hurma ağacı diktirir aşkları için. Onlar büyüdükçe, aşkları yaşadıkça büyüsün ve yaşasın diye.
Yıllar geçer, Leyla çok güzel bir genç kız, Kadir de yakışıklı bir delikanlı olur. Arkadaşlıkları yerini aşka bırakır haliyle. Kadir yılan gözlü Şeyh Gaffar’ın emir subayıdır artık. Leyla da evlilik çağına gelmiştir ve Emir Halit Sultan ister onu babasından. Babası sevinçle verir Leyla’yı ona, hatta çeyiziyle birlikte en kısa zamanda postalamaya da söz verir kızını.
Bunu duyan Leyla ve Kadir kahrolurlar. Kadir o zaman idrak eder belki de sevdiğinin bir sultan kızı olduğunu ve ona ulaşamayacağını. Ama Leyla ümitlidir, belki de saftır biraz, çekinmeden söyler babasına Kadir’i sevdiğini. Çok sevinmiş gözükür babası, tam da kızının ondan beklediği gibi. Hemen bir özür mektubu yazdırır ve verir Kadir’in eline, bunu Emir Halit’e götür, gelince hayırlı bir işim var seninle diye.
Gözleri aşklarından başka bir şeyi göremeyen Leyla ve Kadir, bu tuzağı da göremezler tabii. Ayrılacakları için buruk, evlenecekleri için de mutlu olarak çıkar yola Kadir. Hain Gaffar’ın adamları pusuya yatmıştır ve iki ok isabet eder Kadir’e, biri önden diğeri arkadan. Adamlar Sultan’a götürmek için, Leyla’nın kendi elleriyle işleyip verdiği kanlı mendili alırlar göğsünden, öldüğüne kanıt olsun diye.
Kanlı mendili gören Leyla yıkılır elbette. Diktikleri hurma ağacının yanına koşar hemen ve ölmek ister. Ama o anda derviş çıkar karşısına gök gürültüleri ve dumanlar içinde. Sevdiğin ölmedi der, bu ağaç hala yaşadığına göre.
Kadir’i kandırmışlar, sevdiğinden ayırmışlar, öldürmeye çalışmışlar, köle yapmışlardır. Artık Mecnun’dur o. Emir Halit’in kız kardeşi Mehlika Sultan görür Mecnun’u insan pazarında, o anda göz koyar ve satın alır özel hizmetini görsün diye. Saf ve temiz kalpli Leyla ise anlatır yine babasına dervişin söylediklerini. Çokbilmiş cadıya koşar Sultan doğru mu diye ve o da onaylar Mecnun’un yaşadığını. Ağaçlarını kestirir, kızının ümitleri solsun diye. Ama gök gürler, derviş çıkar yine, ağaç dikilir ayağa, hiç kesilmemiş gibi, aşklarının hala ölmemiş olması sebebiyle.
Babanın istediği yere git, der derviş, sevdiğin orada. Sevinçle koşar babasına Leyla, af dileyip, evleneceğini söyler Emir Halit’le, sevdiğine kavuşmak umuduyla.
Günlerce arar Mecnun’unu Leyla. Ne sarayda, ne de sokaklarda bulamaz onu. Köledir ama yoktur kölelerin içinde. Pişman olur Leyla geldiğine. Sevmediği bir adamın karısı olacaktır göz göre göre. Mecnun’suz bir hayat olamaz onun için, yine öldürmek ister kendini yüzüğündeki zehir ile. Ama tam o anda sesini duyar sevdiğinin, zindanlardan gelen. Koşar onu bulmak için.
Mehlika Sultan, Mecnun’un vücudunu satın almıştır ama ruhunun Leyla’ya ait olduğunu bilmez. Gerçi o da sadece vücudunu istemektedir Mecnun’un, ruhu onu ilgilendirmez. Dokunmaz ona Mecnun, vücudunu görmez bile sadece Leyla vardır onun için, başka birini sevemez.
Ama kavuşamayacaklardır Leyla ile Mecnun. Düğün gecesinde yakalanırlar, kocasına ihanet etti diye öldürmeye karar verirler Leyla’yı. Ve acılı bir ölüm isterler Mecnun için. Gözleri dağlanacaktır ve çöle atılacaktır, akbabalar yesin diye. Cellat görür Mecnun’u, tanır göğsündeki hilalden, anlar oğlu olduğunu. Çok ince bir mil çeker gözlerine çaktırmadan ve götürür çöle. İkinci kez kurtarır hayatını oğlunun.
Emir Halit ilk taşı sen atacaksın kızına der Gaffar’a. Toprağa gömülü kızına bakar Gaffar ve af diler ondan. Pişman olur, yaptığı kötülükleri anlar ama çok geçtir. Atamaz taşı kızına, öldürüleceğini bilse de. Baba kız öldürülürler, düğün için geldikleri topraklarda. Gözleri açılan Mecnun ise gelir sevdiğinin yanına. O kadar güzeldir ki sevdiği onun için, yüzündeki kanları bile görmez gözü.
Leyla’sı kucağında çölde ilerler Mecnun. Mezar yapar ona, rahat uyusun diye. Nereye baksa Leyla çıkar karşısına, nereye gitse Leyla vardır. Ve ayrılmayacaktır mezarının yanından bundan sonra ölüp de ruhları kavuşana kadar.

BEYAZ ÖLÜM, 1983
Y: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Tarık Akan, Ahu Tuğba, Yaprak Özdemiroğlu, Ünsal Emre, Hüseyin Peyda, Coşkun Göğen, Nubar Terziyan, Sümer Tilmaç, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Seksenlerde hasılat rekorları kıran, üstelik de seks ilahesi olarak Ahu Tuğba’yı Türk Sinemasına hediye eden şanlı Beyaz Ölüm’ü iki bin yirmilerde izlediğimde duyduğum hayal kırıklığından öte bir şey değil!
Şöyle ki, Refiğ kürsüye çıkıp uyuşturucular konusunda fetva verirken hem oldukça sıkıcı, hem de benzer mizansenlerle izleyiciye illallah dedirttiği sahnelerle iç karartıyor.
Üç cepheli bir hikayeyle karşı karşıyayız. Bir yanda kötü adamlar var, bunlar tüyü bitmemiş ama baba parasıyla maşallah son model motosikletlere binerek ortalığa cehennem gürültüsü yaymaktan geri durmayan gençlere eroin satıyorlar. İkinci cephede bu sözüm ona kurbanlar, üçüncü cephede de canlarını tehlikeye atarak bu canavarlarla uğraşan emniyet görevlileri var.
Cepheler arasında dolaşan uyuşturucu düşkünü ünlü kadın dansçı ve şarkıcı Meral ise öyküyü ilerleten ögelerden biri, hatta başlıcası.
Film boyunca eroin eroin diye inleyen, nöbetler geçiren, hatta genç yaşta sevdiklerine kavuşan gençleri izliyoruz sıkıntıyla. Bunlardan kız olanlar bedenlerini satarak bir gram beyaz için kabir azabı çekiyorlar.
Kahraman ise Yılmaz Komiser. Sabırla, gerektiğinde yumruklarını, gerektiğinde silahını, gerektiğinde de pos bıyıkları eşliğinde daha etli gözüken dudaklarını kullanıyor kaka adamlar ve kaka kadınlar karşısında.
Sonunda kötüler cezalarını buluyor, sansür hazretleri hiç değilse sahici hayatta yaşananları perdeye yansıtılmasına izin vermiyor da, daha da kararmıyor zaten kararmış, zifire dönmüş yaşamlarımız.
Ama kötü adamların başının bir Ermeni olması da bayağı ilgi çekici, sene 1983 henüz PKK ilk eylemi gerçekleştirmemiş, Avrupa’nın artık Asala kanlı eylemlerini zaptı rapt altına aldığı günler.
Ulusal Sinemacı kimliğiyle Refiğ’den de bu beklenirdi zaten! Eroin mafyasının başını çeken ve gençleri zehirleyen, onların hayatlarını karartan kötü adamların başının bir Türk olmaması yani!

İHTİRAS FIRTINASI, 1984
Y: Halit Refiğ, S: Nezihe Araz, K: Çetin Gürtop, O: Haluk Kurtoğlu, Cihan Ünal, Gülşen Bubikoğlu, Zuhal Olcay, Raik Alnıaçık, Diler Saraç, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Refiğ, Araz’dan gelen malzemeyle tarihsel bir çerçeve içine eli ayağı düzgün bir melodram yerleştirmiş. Melodramın birinci ayağında aynı erkeğe aşık iki kardeşi izlerken, ikinci ayağında ise 93 harbinde bacağını sakatlayan ama cesaret ve bağlılığının karşılığını Abdülhamit Han’dan göremeyen iktidar hırsıyla kavrulan bir Osmanlı paşasına tanık oluyoruz.
İlkin hikayenin geçtiğini döneme bir bakalım. 2.Abdülhamit tahta geçmiş, 23 Aralık 1876’da 1.Meşrutiyet’i ilan etmiş, 1850 sonrası alınan ama üst üst birikip katlanan dış borçlar, 1877-78’de büyük bir yıkımla sonuçlanan Osmanlı-Rus Harbi sonrasının kaosu, Düyun-u Umumiye felaketi derken hürriyetlere son vermiş ve 29 senelik bir mutlak istibdat ile ülkeyi felakete sürüklemiş. 23 Temmuz 1908 ise İttihat ve Terakki’nin ülkeye 2.Meşrutiyet’i getirmesiyle Kızıl Hakan’ın yönetiminin sona erişi.
Demek ki öykümüz 1900’lerin başında geçiyor. 2.Abdülhamit’in bol jurnalci, Jöntürk avı, her köşede hürriyet aşıklarının nefesini dinlediği günler. Bir paşa tanıyoruz, Recai Bey adı, yaşamını ve bacağını Osmanlı’ya adamış ama 93 harbinde uğradığı sakatlığa karşın Sultan kendisine vezirlik, makam bağışlamamış, köşesinde çürümeye bırakılmış. Recai Bey ise bağışlayamıyor bunu. Paşa hep bir oğlu olsun istemiş, kızı Şeref’i bile hep yiğit bir savaşçı gibi yetiştirmiş. Köşkünde bir de Müjgan adında bir genç kadın daha tanıyoruz. O paşanın ölen kardeşinin kızı, Şeref ile birlikte büyümüş, evin sahici kızı olarak kabul görmüş.
Paşa iktidara kin bilediği için Genç Osmanlılar ile birlikte hareket ediyor. Ama onun derdi aslında hürriyet değil, bir makam, mevki elde etmek. Bu niyetle Jön Türklerin liderlerinden Feyyaz ile yakın ilişkiler içinde. Feyyaz ile olan ilişkisi anlaşılmasın diye adamın müzik yeteneğinden yararlanıp konağa kızlara müzik dersi vermesi için sürekli çağırıyor.
Dersler boyunca Feyyaz ile Şeref arasında bir ilişki doğduğunu, iki gencin birbirine aşık olduğunu görüyoruz. Ancak mutluluk uzun sürmüyor. Feyyaz siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklanıyor, işkence görüyor.
Dönemin emniyet müdürü Haşim sorumlu bu tutuklamadan; adam kadınlara karşı oldukça zaafı olan, bir çiçekten ötekine konmakta oldukça mahir gözüken bir kul. Şeref’in sevgilisinin serbest kalması için Haşim’e ricaya gitmesi öyküyü ivmelendiriyor. Çünkü Haşim aşık oluyor Şeref’e, onunla yatıyor. Şeref böylece hayatını sevdiğini kurtarmak amacıyla feda ediyor, evleniyor Haşim ile. Ama Recai affetmiyor kızını, olanlardan haberdar olmadığı için.
Feyyaz da Müjgan ile evleniyor böylece, Recai’nin özlediği gibi oğlu oluyor! Sonrasında 2.Meşrutiyet ilan ediliyor, Yemen’e sürülen Feyyaz’ın dönüşünü izliyoruz.
Haşim ile Şeref’in evliliği kadının mutsuzluğu ile yürüyor yürüdüğü kadarıyla ama herifin ikinci bir kadını eve gelin getirmek istemesi öyküyü iyice karıştırıyor. Şeref gelip Müjgan’lara sığınıyor böylece.
Final oldukça acıklı, Müjgan hamile. Haşim Feyyaz’ı öldüreyim derken Şeref’i öldürüyor ama kadının tabancasından çıkan kurşunlarla o da can veriyor. Böylece Müjgan-Feyyaz ikilisinin dünyaya gelen çocuğu Şeref adıyla yeni bir hayata başlıyor.
Refiğ temiz bir film çekmiş, belki derinlikli kişiler yaratmamış ama sağlam bir melodram çatısı altında finale kadar merak unsurunu beslemeyi bilmiş.

ALEV ALEV, 1984
Y: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Tarık Akan, Gülşen Bubikoğlu, Cüneyt Arkın, Çiğdem Tunç, Hulusi Kentmen, Sevda Aktolga, Şemsi İnkaya, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Alev Alev dramatik yoğunluğu milyonlarca defa kullanmış/kullanılacak bir klişede temellendiriyor. Aldatılan, aşağılanan bir kadın vardır, kadın iman eder, sabır gösterir, numaralar çevirir ve aldatan, aşağılayan adamı eşekten düşmüş karpuza çevirir. Klasik deyişle atın intikamı diyoruz bu tür illallah dedirten klişelere.
Alev Alev de böyle bir öykü üstüne kurulu. Alev ile Murat Bodrum’da yaşayan, birbirlerini seven iki genç. Alev evlilik öncesi kendini sevdiğine veriyor, hamile kalıyor, beyaz gelinliği giyeceği günleri bekliyor.
Murat ise kaptan, varlıklı bir iş adamının teknesinde yurt dışına yolculuğa çıktığında kodamanın yeğeni kendisine aşık oluyor, ayartıyor yakışıklı kaptanı. İstanbul’a dönüldüğünde ise kız nerdeyse cebren, kendini öldürme tehdidiyle Murat’ı alıkoyuyor. Araya iktidarlı dayı Şahin de girince Murat Bodrum’da bıraktığı Alev’i istemeye istemeye terk ederek Ümran ile nikahı kıyıyor.
Alev bekleye bekleye bir hal olunca İstanbul’a geliyor. Tesadüfen tanıştığı bir reklamcı aracılığıyla manken oluyor, şöhrete, paraya, erkeklerin ilgisine kavuşuyor! Şöhretten sonra sıra intikama geliyor tabii. İlkin Şahin’i etkileyip, aşık ediyor kendine; sonra iş adamının kaptanlığını yapan Murat’ı başlıyor ezmeye.
Ama bu eziyet Murat’ın isyanı ve tokatları sonrasında Alev’in alevlenen aşkıyla noktalanıyor. Ama Şahin’in de söyleyeceği sözleri izliyoruz finalde. İki sevenin bindiği yatı bombalayarak, ölümsüz bir aşkı engellerken, bir kurşun da beynine sıkarak hayatına son veriyor.
Alev Alev aslında Refiğ’den çok bir Türker İnanoğlu filmi olmuş, dönemi için İmparator süper yapım olanakları sunmuş yönetmenine. Lüks mekanlar, yatlar, katlar. Ancak hikaye bize yabancı, olaylar düzmece, herşey çok süratli ve mantığa aykırı gelişiyor. İş adamının yalnızlığı, kadının model olarak bir anda doruğa sıçraması, hatta Ümran-Murat birlikteliği, hepsi cidden çok eğreti.

SON DARBE, 1985
Y & S: Halit Refiğ, K: Hüseyin Özşahin, O: Tarık Akan, Nilgün Akçaoğlu, Haldun Ergüvenç, Yıldırım Gencer, Yavuzer Çetinkaya, Kudret Karadağ, İhsan Baysal, Yapımcı: Yaşar Tunalı
Son Darbe’yi bir futbol maçına benzetelim önce. İki takımdan biri müsabaka boyunca iyi bir oyun sergiliyor, maçı kazanacak gibi sanki, ancak hiç olmayacak bir ya da bir sürü hata yapıyor ve farklı kazanacağı maçı rakibine aptalca teslim ediyor.
Son Darbe usta yönetmenin elinde toplumsal ve uzamsal aratalanları da iyi kullanan, düzgün bir gerilim olabilirmiş oysa. Ancak Refiğ kendisine hiç yakışmayan biçimde bir son dakika golüyle sahadan başı önde ayrılmış yeni yapımcısıyla birlikte. Ben bir an düşünüyorum, böyle kötü bir final sekansı acaba yapımcı Tunalı’nın dayatmasıyla mı gerçekleşti diye.
Hikaye Mardin’de geçiyor. PKK terörünün filizlendiği ama henüz azgınlaşmadığı günler. Kırsalda bir çift tanıyoruz: Doktor Nazmi ile eşi Betül bunlar. Belli ki büyük kentten gelip geçici bir hizmet görüyorlar köyde.
Köyde ilk sahnelerde gördüğümüz zehirlenme ve ölümler alışık olduğumuz bir olaya gönderme yapıyor. Köyün suyu yakınlardaki bir fabrikanın atıklarını bırakmasıyla zehir saçıyor, sudan yararlanan köylüler canlarından oluyor, hastane köşelerinde sürünüyor.
Savcıyla dirsek temasına giren Nazmi iş yerini kapattırıyor ama fabrika belediye reisi Abdülkadir’in, üstelik de yörenin ağası Zülfü’yle reis etle tırnak gibi.
Sonrasında Zülfü’nün oyunuyla, yaralı bir kaçağı tedavi etmesi nedeniyle Doktor yataklık suçuyla hapse mahkum oluyor. Ancak Zülfü intikamını bu kadarla almıyor, bir de Betül’ün de ırzına geçerek, olayı abartıyor.
Doktorun hapiste geçen günlerinde de hareketli olaylara tanık oluyoruz. Nazmi hapisten kaçıyor ve evine döndüğünde eşinin başına gelenleri öğreniyor. Kadının hali perişan, tecavüze uğramış, bunalım geçiriyor.
Şimdi bunalım geçirme sırası bizde: Doktor perişan durumda olan eşini teselli etmek, ona hayat aşısı şırıngılamak yerine abus bir suratla onu öteliyor ve intikam alacağından söz ediyor Zülfü’den. Kadın kirlendiği için dokunmuyor bile ona, sarılmıyor bile.
Daha da kötüsü bu tiksinç erkekegemen bakış açısını kadının da paylaşması ve artık kendini gereksiz bir nesne, bir çöp olarak görmesi. Ve eşi defolup gittikten sonra kendini asarak canına kıyması!
Refiğ pes dedirtiyor bu insanlıktan zerrece nasibini almamış karakterlerle dolu hikâye akışıyla. Bu nedenle son sahnelerde Nazmi’nin köylüyle birlik olup biçarelerin evlerine el koyan ağayı öldürmesi, bir direnç eylemi düzenlemesi havada kalıyor.

PARAMPARÇA, 1985
Y: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Tarık Akan, Gülşen Bubikoğlu, Cüneyt Arkın, Orhan Günşiray, Sevtap Parman, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Alev Alev’de bir araya gelen üçlüyü bu kez başka bir İmparator yapımında birlikte görüyoruz. Yapımlardaki ortak paydalar yine melodram oluşları, yine finalde kahramanların ölüşleri ve daha da vahimi filmlerin ikisinin de çok zayıf oluşu.
Erdoğan Tünaş bu kez de sanki bir Barbara Cartland romanından uyarlamış Paramparça’yı, ya da birkaç romandan yan yana kes yapıştır tekniğiyle uygulamış olabilir senaryoyu. Ne kadar klişe varsa, bu kentsoylular dünyasında dolaşan başkişiler bunları yaşıyorlar. Sadece Sadettin Erbil’in abartılı bir şiveyle seslendirdiği, şiddete eğilimli, sonradan görme, balığı kafasıyla yeyip midemizi bulandıran sevimsiz Karadenizli müteahhit tipi bizden gözüküyor!
İlk klişe, iki dost olan, asker arkadaşı (biri ötekinden en az 10 yaş büyük gözüküyor) erkeğin aynı kızı sevmesi ve bu kızın iki can ciğer kuzu sarması kankanın düşmanlaşmasına neden oluşu.
Cemil Koçer inşaatçı bir iş adamı, mert biri, yumrukları da sağlam üstelik. Arkadaşı Taylan’ı ise kayınpederinin yanında büyük bir disiplin ve iş terbiyesiyle çalışırken tanıyoruz. Üstelik de patronun şımarık ama kendisine müthiş aşık kızı Çiğdem ile nişanlı. Sonra devreye tıp fakültesini yeni bitirmiş ama doktorlukla film boyunca pek ilgisini göremediğimiz Ümran giriyor.
Cemil ile Ümran tesadüfen tanışıyorlar (yine ormanda biri arabada, biri at üstünde, aynen Alev Alev’de olduğu gibi). Sonra adam aşık oluyor, evlenme teklif ediyor. Ancak tam da bu sırada Ümran gençlik aşkını görmesin mi sokak ortasında! Üstelik de bu uhrevi aşkın mimarı Taylan değil mi!
Böylece Cemil ile Taylan arasında bir düşmanlık doğuyor, çıkan kavgada tam Cemil rakibinin şakağına silahı dayayıp da can alacağı sırada Ümran evlilik teklifini kabul ediyor da cinayeti önlemiş oluyor.
Öte yandan Taylan’ın kendisini terk etmesi nedeniyle; arabasıyla bir kamyonun altına teslim şeklinde intihar teşebbüsünde bulunan Çiğdem’in ameliyat sonrası sakat kaldığını (meğer numara yapıyormuş, ilerleyen sahnelerde anlıyoruz bunu) görüyoruz ama numara tutuyor, sevdiğini kaybeden Taylan Çiğdem’e merhamet ederek oturuyor nikah masasına.
Sonra yeniden Acı Hayat’a dönüyoruz. Kayınpederinin yanında işleri ele alan Taylan rakibi Cemil’i iş alanında pestile çevirerek yok oluşun eşiğine getiriyor. Eşine merhamet eden Ümran da ricaya gidiyor eski sevdiğine. Etme eyleme diye.
Sonra işler karışıyor, Taylan-Ümran aşkı alevleniyor. Final helikopterle sahaya inen kayınpederin Cemil, Taylan ve Ümran üçlüsünü tabancasıyla kurşun manyağı yapmasıyla bol kanlı.
Alev Alev de kötü bir melodramdı ama Cavit Deringöl ustamızın dediği gibi Beterin Beteri Var.
Yüce yaradan daha kötülerinden korusun. Amin!

ÖLÜM YOLU, 1985
Y: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Kadir İnanır, Hülya Avşar, Tanju Gürsu, Dinçer Çekmez, Coşkun Göğen, Erol Tezeren, Necip Tekçe, Sümer Tilmaç, İhsan Yüce, Hüseyin Baradan, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Refiğ’in İmparator’a çektiği Ölüm Yolu ne gerilim, ne de aşk filmi olarak olumlu duygular uyandırmıyor seyircide. Gerilim filmi olarak sonu nasıl bitecek sorusu geçersiz, çünkü başından sonu besbelli bir öykü izliyoruz. Aşk filmi olarak da hiçbir inandırıcılığı, sahiciliği olmayan bir abukluk. Üstelik de yönetmenin sineması söz gelimi bir Seden’in, bir Baytan’ın, hatta Mehmet Arslan’ın türe yatkınlığından bir ışık yılı uzak olduğu için Ölüm Yolu Refiğ filmleri arasında en başarısız çalışmalardan biri olarak göze çarpıyor.
İlkin altı mahkum tanıyoruz. Bunlar belli ki disiplin suçları nedeniyle başka bir cezaevine naklediyorlar hikayenin başında. Ama yolda cezaevi nakil arabası devriliyor, mahkumlar da bir punduna getirip topluca firar ediyorlar.
Bu arada mahkumlar yolda rastladıkları bir çiftin arabasını durduruyor. Nişanlı bir çift bunlar. Oğlan kim vurduya gidiyor, zengin bir ailenin kızı olan Zeynep’e ise fidye alınmak üzere el konuyor!
Zeynep çok güzel bir kız, bu nedenle mahkumlardan sadist olan Ayı Sabri ile Tecavüzcü Nuri hemen harekete geçiyor. Ancak Gemici Mehmet kıza sahip çıkıyor, tacizcileri yumruk ve kafa darbeleriyle kendine getiriyor. Öteki mahkumlar ise mert kişiler olarak çizilen Haydar, Ali ve Mahmut.
Bir köy evine baskın yaparak aile üyelerini öldüren altılının fidye alma tasarısı polisin baskınıyla başarısız oluyor. İçlerinden Mahmut ile onlara yataklık eden Muharrem enseleniyor. İlerleyen sahnelerde de Nuri ve Ali yine emniyet güçleri tarafından yakalanıyor.
Ayı Sabri kıza yine tecavüz etmeye kalkarken Mehmet tarafından sevdiklerine kavuşturuluyor; böylece baş başa kalan ikili şimdiden aşkın sımsıkı kollarına yapışmış durumdalar.
Final kanlı oluyor, kız kaçalım diye tutturuyor, Gemici de uyuyor ama uyanık Türk polisi aman vermiyor. Son planlarda kahramanın bilinçli olarak kendini öldürttüğünü izliyoruz, sonu yok çünkü bu umutsuz aşkın.
Filmin artıları ilkin Kadir İnanır tabii, bu saçmalığa bir inanırlık katıyor bir milim de olsa. Neyse İmparator, karısını filme sokmadığı için Hülya Avşar’ın gençliği ve güzelliği de sahnelere renk katıyor azıcık. Ayrıca Dinçer Çekmez sadist ve seks düşkünü mahkumda, Coşkun Göğen de tecavüzcü mahkumda bayağı çeşni katıyorlar öyküye.
Ama bu birkaç çiçekle bahar gelmiyor, Ölüm Yolu kötü bir gerilim olarak seksenli yılların çökkün sinemamıza bir serinlik getirmiyor.