KAPİTALİST RUTİNLERİN YIKICI ÇÖKÜŞÜ: YEDİNCİ KITA’DA YABANCILAŞMA VE İNTİHAR

Michael Haneke’nin ilk uzun metrajlı film olan Yedinci Kıta (Der Siebente Kontinent, 1989), yönetmenin bütün filmlerinde görülen soğukluk, yabancılaşma, burjuva yaşam tarzı ve modern toplum eleştirisi temalarının en radikal örneklerindendir. Film, “Duygusal Buzlaşma Üçlemesi’nin başlangıç filmidir. Diğerleri: Benny’nin Videosu (1992) ve Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası’dır (1994).
Haneke, bu filmleri Avusturya toplumundaki ve geniş anlamda da Batı burjuvazisindeki duygusal buzlaşma sürecini ortaya koymak amacıyla çektiğini söylemiştir. Yani kapitalist toplumdaki duygusal bağların, empati, dayanışma ve samimiyetin yavaş yavaş donup yok oluşunu, iletişimsizliği, yabancılaşmayı ve bunun sonucunda patlak veren şiddeti/nihilizmi inceler.
Yedinci Kıta, gerçek bir olaydan (1980’lerin ortasında Avusturya’da bir ailenin toplu intiharı haberinden) esinlenerek çekilmiştir.

Film Avusturya’da yaşayan Georg, Anna, ve küçük kızları Eva’dan oluşan (tamamı dini isimlerdir)* bir burjuva ailenin gündelik hayatını son derece mekanik ve rutinlerle gösterir. Ailenin sabah kalkış, yemek rutini, alışveriş ve akşam eve gelince TV karşısına geçmelerinden oluşan sıradan yaşamlarının altında derin bir boşluk ve yabancılaşma yer alır. Filmin başlarında ana karakterlerin yüzlerini neredeyse hiç görmeyiz. Kamera ellere, ayaklara, objelere, yemek masasına ve mekanik hareketlere odaklanır. İzleyicinin karakterle duygusal bağ kurması engellenir. Karakterler birer insan değil, diğer nesneler ailesinin içinde yer alan organizmalardır. Bütünlük yerine parçalara odaklanan kadraj insanın kendi bedenine ve yaşamına olan yabancılaşmasını görselleştirir. Haneke buralarda bireyi değil, gündelik hayatın mekanik düzenini gösterir. Sahne aile yaşamının bir mikromodelini yansıtır.
Filmin hemen başında yer alan araba yıkama sahnesi de mekanik evrenin kuruluşunu gösterir. Araba, yıkama tünelinden geçerken aile içeridedir ama yüzleri görünmez. Bu da filmin bireyleri değil değil, sistemi anlatma derdinde olduğunu pekiştirir. Arabanın plakasında 236 rakamı yer alır. Bu rakam İncil’in mutluluk ile ilgili ayetini işaret eder.* Ama aile mutsuzluk içinde debelenmektedir.
Sabit kamera nadiren hareket eder. Ve genellikle orta veya uzak ölçekli planlar tercih edilmiştir. Bu teknik, izleyiciyi röntgenci konumuna sokar ve duygusal yakınlık yerine mesafe yaratır. Karakterlerin acısı veya donukluğu karşısında kamera tepkisizdir, adeta izleyici ile özdeşleşmektedir. Bu da modern dünyanın bireyin dramına karşı olan kayıtsızlığını hissettirir.
Filmde duyguları yönlendiren müzik yoktur. Çalar saat, diş fırçalama sesi, araba yıkama tesisinin gürültüsü ve televizyondan gelen sesler karakterler arasındaki diyaloğun ya da diyalogsuzluğun yerini alır.
Haneke filmini üç yıla (1987, 1988, 1989) yayar ve birbirine çok benzeyen rutinler şeklinde kurgular. Sahneler arasındaki sert ve uzun süreli kararmalar, zamanın akışındaki kopukluğu da vurgular. Her kararma aslında bir önceki anın anlamsızlığının bir sonrakine devredilmesidir. Zaman ilerleyen bir olgu değil, tekrar eden bir döngü gibi görünür.
Soğuk maviler, gri tonlar, steril iç mekanlar filme hakimdir. Işık kullanımı doğallıktan uzaktır.
Yedinci Kıta, Haneke sinemasında yabancılaşma kavramının en çıplak, en sistematik ve en rahatsız edici biçimde işlendiği filmlerden biridir. Aile bireyleri kendi duygularından, arzularından, bedenlerinden kopuktur. Günlük rutinler otomatikleşmiş halde icra edilir. Yüz ifadeleri donuktur. Aile içinde nerdeyse hiç bir gerçek temas ve samimiyet göremeyiz. Sarılma, öpüşme, içten bakış yok denecek kadar az gözlemlenir. Konuşmalar son derece yüzeyseldir. “Günaydın”, “iyi geceler” gibi otomatik repliklerden pek öteye geçmez. Sokak, işyeri ve marketten oluşan dış dünya ise tehditkar ve anlamsızdır. Televizyon sürekli fondadır. Reklamlar, haberler, şiddet görüntüleri akar ama kimse tepki vermez. Medya gerçek duyguların yerini alan ve insanları duyarsızlaştıran bir simülasyon halini almıştır. Tüketim nesneleri uzun uzun gösterilirken insanlar nesneleştirilir. Ev sığınak olmaktan çıkarak hapishaneye dönüşür. Aile çevrelerine Avustralya’ya gideceğini söyler. Ancak bu gerçek değildir. Yedinci kıta aslında kaçış arzusu, ütopya ve yok oluş anlamına gelir.

Film yabancılaşmayı bireysel bir patoloji olarak değil, modern toplumun yapısal bir sonucu olarak gösterir. Filmdeki burjuva aile için yabancılaşmanın radikal sonucu ise evdeki televizyon, piyano, mobilyalar, akvaryum ve bütün eşyaların parçalanması, paraların klozete atılmasıdır. Bu, bireyi tutsak eden ve yabancılaştıran tüketim toplumunun ritüel bir yıkımıdır. Böylece birey kendi yarattığı ve esiri olduğu bütün nesnelerle bağını vahşi biçimde koparır. Ve aile hep birlikte intihar eder.
Yedinci Kıta, kapitalist yaşamın görünürde düzenli, fakat içten içe boşalmış ve çürümüş yapısını soğukkanlı ve sert bir sinema diliyle açığa çıkarır. Michael Haneke, bireyin emeğine, ilişkilerine ve kendi türsel doğasına yabancılaştığı bir dünyada kaçışın artık mekansal değil, ontolojik bir meseleye dönüştüğünü gösterir. Filmde Yedinci Kıta bir umut işareti değildir; sistemin dışına çıkamayan, yabancılaşma ile mücadele edemeyen ve herhangi bir tutamağı olmayan bireyin son sığınağı nihai yok oluş süreci olur. Haneke, yabancılaşmanın uç noktasında yaşamın kendisinin bile terk edilebilir hale geldiğini sarsıcı bir açıklıkla ortaya koyar.
* Burhan İlkılıç ve Tufan Şimşekcan’ın youtube videosu: https://www.youtube.com/watch?v=shHR3gZMAg4