AKI KAURISMAKI SİNEMASI ve “CENNETTEKİ GÖLGELER”

1957 yılında Finlandiya’nın Orimattila kentinde doğan Aki Kaurismaki, gençliğinde bulaşıkçılık, garsonluk, posta ve gazete dağıtıcılığı, boyacılık, inşaatlarda işçilik gibi pek çok işte çalıştı. Ekonomik sıkıntılar yaşayan ve bir dönem evsiz de kalan Kaurismaki, sinemacı kardeşi Mika ile birlikte film şirketi kurdu. Sinema Okulu’na yaptığı başvuru kabul edilmeyen Aki, pek çok filmin senaristliğini, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendi.
İlk uzun metrajlı filmi Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza eserinden uyarladığı ve aynı isimli filmi olup 1983 yılına aittir. Uluslararası tanınırlığını Leningrad Kovboyları, Ariel ve Kibritçi Kız filmleriyle elde etti. Etkilendiği yönetmenler Jean Pierre Melville, Robert Bresson, Jim Jarmush, Charlie Chaplin, Yasujiro Ozu olup, bazı eleştirmenlerin onun filmlerinde Fassbinder etkileri görmüş olsa da Kaurismaki, röportajın yapıldığı dönemde Fassbinder’in hiçbir filmini izlemediğini belirtmişti.
Mahremiyetine önem veren, röportajlardan kaçınan Kaurismaki star sistemine karşı duran bir sinemacıdır. Aynı zamanda aktivist yönü ile de tanınır. 40. Newyork Film Festivali’ne İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstami’nin katılımının engellenmesini protesto ederek ilgili festivali boykot etmiş, katılmamıştır. 2006 yılında ise ABD’nin Irak politikasını protesto etmek için Cannes Film Festivali’ni boykot etmiştir.
Filmlerinde genellikle işçi sınıfı içindeki sıradan insanların küçük hikayelerini işler. Kapitalist sistem içinde sömürülen, dışlanan, görünmez kılınan işçileri odağına alır ve onları görünür kılmaya çalışır. Üst sınıfları konu etmez, Onlara diyalog bile yazmayı düşünmediğini söyler ve onları görünmez kılar. İşçilerin yaşam koşullarının yanı sıra, göçmenlik, yoksulluk, işsizlik ana temalarıdır.
Sinema dili minimalist, sade, az ama öz ve melankoliktir. Bu dil izleyici yormadan derinlemesine düşündüren duygusal etki yaratır. En korkunç ve sıra dışı olaylar bile yalın ve donuk bir şekilde anlatılır. Süsten uzak bir sinema anlayışı hakimdir. Oyuncular ifadesizdir ve tepkilerini kolayca açığa vurmayıp bakış ve mimiklerle gösterirler. Filmlerinde az diyalog bulunur; hakim olan sessizlik daha insancıl ve farklı bir dilin varlığını gösterir. Yüzeyde görülenin çok ötesine geçerek insan ruhunun şifrelerine yönelir. Donuk ifadelerin ve hüznün ardında derin bir insani sıcaklık, nazik tavırlar, umut, dayanışma ve sevinç de yer alır.

Renk seçimi genellikle karakterlerin görünümü gibi donuk ve soğuktur. Ancak sevinçli olaylara, duygusallığın gelişimine paralel olarak renkler de sıcaklaşır. Filmlerinde uzun planlar, sabit ve sakin kamera, minimalist set tasarımı ve nostaljik görsel öğeler yaygındır. Müzik kullanımı çok yoğun olup klasik, pop, rock, 18. ve 19. yüzyıl operaları folk, jaz, blues, twist, punk, Fin tangoları kullanır. Genellikle müzik, karakterlerin sessizliğini gideren ve duygularını gösteren, replik yerine geçen bir rol oynar. Kaurimsaki’nin deyimiyle “müzik, diyalogdan kaçınmaya imkan verdiği gibi hikayeye bir tür denge de sağlamaktadır.”
Filmlerinde sigara ve alkol kullanımı çok yoğundur. Bunda Kaurismaki’nin sigara tutkusunun yanı sıra Finlandiya Hükümeti’nin koyduğu sigara yasağını protesto etme amacının da rol oynadığı iddia edilir. Klasik arabalar, eski bavullar, demode mekanlar, radyo, müzik kutusu, pikap ve plak gibi nostaljik öğeler sıkça kullanılır.
2002 yılında çektiği Geçmişi Olmayan Adam adlı filmi aynı yıl Cannes’da Grand Prix ödülü alır ve 2003 yılında Oscar’a aday gösterilir. 2006 yılında çektiği Alacakaranlıktaki Işıklar yine Cannes’da aynı ödüle aday gösterilir. 2011 yılında çektiği Le Havre (Umut Limanı) Cannes’da Fipresci ödülü alır. 2017’de çektiği Umudun Öteki Yüzü ile Berlin’de en iyi yönetmen dalında Gümüş Ayı ödülü elde eder. Kaurismaki en son 2023 yılında ismi Türkçeye Sararan Yapraklar adıyla kazandırılan Kuoleet Lehdet (Fallen Leaves) filmini çekmiştir.

Cennetteki Gölgeler (1986) Kaurismaki’nin proletarya üçlemesi diye adlandırılan filmlerinin ilkidir. Diğerleri Ariel (1988) ve Kibritçi Kız’ dır (1990). Üçlemenin yanı sıra Calamari Union da işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı Kallio kentinde geçer.
Cennetteki Gölgeler filmi 1980’ler Finlandiya’sında hizmet sektöründe çalışan iki işçinin dayanışma ve sevgi hikayesini anlatır. Kapitalist sistemin yabancılaştırdığı, ötekileştirdiği, yoksulluğa ittiği iki işçi birbirlerine yaslanarak sistemle başa çıkmak için mücadele ederler. Sistemin görünmez kıldığı çöp kamyonu şoförü Nikander ile market kasiyeri İlona’nın iş ve sosyal hayatları rutin, tekrara dayalı, mekanik, güvencesiz ve yabancılaştırıcıdır. İnsan ilişkilerinin sıradanlığı, sessizliği gündelik hayat içinde merkezileştirilerek resmedilir. Gündelik hayatın ritmi bireylerin duygu dünyasını felç etmiştir. Kent ve mekanlar da soğuk ve ruhsuz olup boşluk hissi yaratır. Kent ve kapitalizm karakterleri belirleyen bir atmosferdir.
Yalnızlık duygusunu güçlendiren soğuk dış mekanlar, yoksulluğu gösteren bakımsız ve dar evler, tek eğlence ve kaçış yeri olarak gidilen sıkış tıkış barlar klostrofobik etki yaratır. Endüstriyel ritme paralel olarak iş dışı yaşamın tekrar dayalı ritmi insanları daha da karamsarlığa ve kırılganlığa iter. Nikander, aynı güzergahı izler, aynı barda içer, aynı kayıtsız ifade ile amaçsızca dolaşır ortalıkta. İlona, kasanın başında aynı mekanik hareketleri yapar, müşterilerine aynı zorunlu ve yapay tebessümlü ifade ile bakar. Filmde genellikle karakterlerin ruh dünyalarını yansıtan ve melenkolik ortamı güçlendiren gri ve mavi tonlar kullanılır. Ancak aşk, dayanışma ve paylaşım öğeleri geliştikçe renk kullanımı değişir. Kırmızı ve sarı gibi duygusal sıcaklık taşıyan renklere yönelinir.
Cennet gibi görülen bir ülkede bile işçiler adeta gölge gibi dolaşmakta ve savrulmaktadırlar. Yüzler donuk, diyaloglar kısa ve mekaniktir. Sistemsel baskının bireyleri nasıl parçaladığı gösterilir. Anlatı, ajitatif ve didaktik bir dil kullanmadan sade bir hikaye üzerinden gerçekleşir. Bütün bu zor koşullara karşı küçük insanlar dayanışma ile kendilerini var etmeye çalışırlar. Karakterler ütopyacı bir iyimserlik taşımaz ancak mikro direniş örneği gösterirler ve minimal de olsa bir umut taşırlar. Bütün yoksulluk ve yoksunluklarına karşı Nikander ve İlona, aşk hikayesi temelinde eksikliklerini kapatmaya çalışırlar. Aşk, sessiz dayanışma, paylaşma, küçük jestlerle sistemin dayattığı bireycilik ve yabancılaşma aşılmaya çalışılır. Aşk ilişkisinin en önemli işlevi arzuyu yeniden devreye sokmasıdır. Nikander, aşk sayesinde ufak jestlerle iletişim kurmaya başlar, daha cesur ve dirençli davranır, yeni bir yol haritası çizer, pasiflikten küçük de olsa daha aktif yaşama geçer, İlona da ne istediğini bilme konusunda daha rasyonel davranır, kendini daha fazla özne hisseder, tereddütlerini aşmaya ve geleceğe küçük de olsa bir yer açmaya çalışır.

Kaurismaki, romantik anlatıdan uzak durur. Nikander ve İlona duygusal dışavurumda bulunmazlar. İlişkileri sessizce paylaşılan anlara, bakışlara ve küçük jestlere, dışa vurulmamış yakınlığa dayanır. İş ve iş dışı hayatın tekrara ve rutine dayalı ritmi karakterlerin duygu dünyasını da erozyona uğratmıştır. Sistem sadece bedeni değil arzu kapasitesini de sınırlar. Hafta sonu gidilen barlar sistemik duygusuzluğu aşmanın bir aracıdır. Barlar kaygının azaldığı, süperegonun zayıfladığı, arzunun özgürleştiği alanlardır. Ancak sistemden kaçışın gerçek değil sembolik mekanları ve negatif özgürlük alanlarıdır.
İdeolojik slogan kullanmadan işçi sınıfının ilişki biçimlerini, emek süreçlerini, yoksulluk, yoksunluğu, emek gücünün metalaşması, iş disiplini, işsizleşme ve toplumsal yabancılaşmayı gündelik hayatın merceğinden işleyen film, işçi karakterlerin aşk ve dayanışma yoluyla hayatta kalma biçimlerini ve direnişini mikro düzeyde ve sade bir dil ile sunmaktadır.
Akı Kaurismaki ile ilgili yazılar güzel olmuş..Bilgilendirici bir bölüm olmuş. Her iki yazı için teşekkürler. AKİ ‘filmlerini grupta yaptığımız toplantı ve bu yazılar sonrası bir kere daha seyredeyim.