ERTEM EĞİLMEZ SİNEMASI 1970-1972
KALBİMİN EFENDİSİ, 1970

Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Kritonİlyadis, M: Sadık Avcı, Metin Bükey, Şarkılar: Esin Engin, O: Hülya Koçyiğit, Ediz Hun, Süleyman Turan, Münir Özkul, Lale Belkıs, Güzin Özipek, Ömercik, Zeynep Tedü, Mürvet Sim, Zeki Sezer, Hüseyin Kutman, Talat Gözbak, Feridun Çölgeçen, Kayhan Yıldızoğlu, Hayal Sirer, Tevfik Urgal, Müşerref Çapın, Hakkı Kıvanç, Şefik Döğen, Temel Gürsu, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Kimi filmler yıllar geçtikçe değerini mahzenlerde yıllanan şaraplar gibi tavan yaptırırken (bkz. Canım Kardeşim) kimi filmler biraz zamanın aşındırıcı etkisiyle, biraz da içerdikleri abukluklar nedeniyle günümüze enkazdan farklı olmayan görüntüler sunuyor. Ne yazık ki Kalbimin Efendisi bu ikinci ulama yerleştirebileceğimiz bir çalışma. Oysa belli özellikleriyle bugün izlemeye başlarken içimizde umut uyandırıyor bu Arzu Film yapımı. Çünkü Eğilmez’in kendi firması adına gerçekleştirdiği ilk renkli çalışma bu. Bu nedenle yönetmenin taşıdığı bir heyecan olsa gerek. Dahası hepimiz biliyoruz ki Eğilmez ilk önemli ödülünü bu film ile aldı Antalya Film Festivali’nde. En iyi yönetmen dalında kazandığı Altın Portakal ile de yetinmedi üstelik. Sadık Şendil en iyi senaryo, Lale Belkıs en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerine de layık görüldü Kalbimin Efendisi için.
Elimizde bu veriler varken umutlanmamak elde değil diye tekrar edeyim ama karşımızda cidden ucubik bir çalışma duruyor. Hem de abartılı ucubiklikte bir sinema filmi. Özellikle de iki bin yirmili yılların iletişim teknolojisinin akıl almaz bir noktaya eriştiği günümüzde Kalbimin Efendisi’ni kara gülmece gözlükleri takıp da alay etmeden seyretmek, Oğuz Gözen ustamızın bir filminin başlığıyla söyleyeyim, Bitmeyen Azap oluyor. Sinirden sadece elinizin değil, ayaklarınızın bile tırnaklarını, hem de çok derinden, kanatırcasına yemeniz oldukça ihtimal dahilinde seyir sırasında.
Elbette birinci sorumlu Eğilmez’in olasılıkla ustası Şendil’e teslim ettiği ve büyük olasılıkla bir Arap ya da Hint filmine ait olan senaryo olmalı. Senaryonun geometrisi ilkin seyircinin sinir uçlarıyla oynamaya, ardında da çaresizlik içinde kıvranan kahramanlar için gözyaşı döktürmeye dayanıyor.
Hikaye şöyle. Bir araya tesadüflerin yardımıyla gelen ve birleşen ve dünya evine giren bir çiftin kadını akıl almaz biçimde bir cinayetin faili olarak buluyor kendini. Kocası kadına ne yaptığını sormuyor bile. Hapse tıkılıyor kadın. Adam (Hun) herhalde Mars gezegenine hicret ettiği için daha sonra olacaklardan habersiz. Kadından olan çocuğuyla uzay boşluğunda dolaşırken, cinayetin gerçek faili olan üvey kızkardeş (Tedü) her şeyi itiraf ederek zindana girmeyi göze alıyor. Kahramanımız Alev (Koçyiğit) hapisten çıkınca yine sayısız tesadüfün yüzü suyu hürmetine Ferit (tabi adamın adı Ferit, Eğilmez’in bütün erkek kahramanları gibi)ile karşılaşıyor. Ama Ferit’in pişmanlığı pek para edecek cinsten değil. Çünkü sarışın bir bombayla, Suna ile (Belkıs) evlenmiş. İkinci bir çocuğu daha olmuş. Dahası ilk çocuğu annesini alkolik ve ruh hastası Suna zannediyor.
Filmin ilerleyen sahnelerinde Alev’in adama yaklaşımı, ailenin yani Suna ve iki çocuğun huzurunu bozacak, kendi oğlu, Bizi rahat bırak diye diklenecektir kendisine. Alev de çaresiz boyun eğecektir .Finalde ise bir trafik kazasında Suna ve Ferit çifti ölecek, ölüm döşeğinde adam oğluna her şeyi anlatacaktır. Son resimlerde üçlüyü bir arada buluruz, Alev ve çocukları. Mutlu bir geleceğin kendilerini beklediğini düşleyerek mesut oluruz.
Böyle bir yönetmenliğin ve senaryonun ödüllendirilmesi kuşkusuz un elerken devenin eleğin incecik telleri arasından toprağa doğru hareket alması bağlamında incelenebilir. Ben buraya değinmeyeceğim ama film ile ilgili söylenebilecek ender olumlu şeyler arasında Lale Belkıs’ın çok sahici oyunu başta belirtilmeli. Yine iki kötü kadının sergilediği inandırıcılık dikkate değer; biri dedikoducu Mürvet Sim, ötekisi üvey annede her şeyi karıştıran Güzin Özipek. Koçyiğit’in içi kof rolünü gülümseyerek ya da ağlayarak elinden geldiğince vermeye çalışması da aslında olumlu, film adına. Aynı şey yalın bir oyun tutturan Zeynep Tedü için de yinelenebilir pekala. Ama baştan aşağı dökülen bir çalışma Kalbimin Efendisi, izlemek için de gerçekten de manda sabrı lazım.

KÜÇÜK HANIMEFENDİ, 1970
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Muazzez Tahsin Berkant, S: Erdoğan Tünaş, K: Kritonİlyadis, O: Hülya Koçyiğit, Kartal Tibet, Münir Özkul, Hulusi Kentmen, Mürvet Sim, NubarTerziyan, Suzan Avcı, Şaziye Moral, Meltem Mete, Suha Doğan, Osman Alyanak, Lütfü Engin, Ali Demir, Muammer Gözalan, Sırrı Elitaş, Yusuf Sezer, Yaman Yelenoğlu, Tarık Şimşek, Akün Film (İrfan Ünal).
Ertem Eğilmez’in Akün Film’e Ölünceye Kadar ve Boş Çerçeve isimli filmlerden sonra yaptığı üçüncü yönetmenlik çalışması Küçük Hanımefendi. İlk ikisinin günahını senarist Bülent Oran’ın omuzlarına yükleyenler bu kez senarist sandalyesinde Erdoğan Tünaş’ı görünce ne diyecekler bilmiyorum. Çünkü bu üçüncü çalışma da oldukça verimsiz ve düş kırıklığı yaratıyor bugün izlendiğinde. Bu kez de oldukça cıvık bir komedi duruyor önümüzde. Yine izlemek için manda sabrı gereken, 100 dakika boyunca sayısız sululukla dolu bir çalışma daha usta yönetmenden.
Kısacası bardaklar ve şişe değişse de aynı şarap karşımızda, demek ki kabahatı kolayca yapımcı İrfan Ünal’a atabilir, suçlu sandalyesine onu yerleştirebiliriz. Demek ki demir senaryoları yönetmenin eline veren, bu abuklukları onlara çektiren, müdahale ettirmeyen kendisi!
Eğilmez çoksatarlığına güvendiği bir yazar seçmiş bu kez. Arap ya da Hint filmlerine başvurmamış gişe garantisi yaratmak için. Seçilen yazarımız sayısız yapıtını Türk Sineması’na armağan etmiş Muazzez Tahsin Berkant, seçilen roman ise Küçük Hanımefendi adını taşıyor.
Berkant 1900-1984 seneleri arasında yaşamış, döneminin popüler yazarlarından biri. Selanik doğumlu, Balkan Savaşı sonrası ailesiyle birlikte ülkemize gelmiş. Özel dersler alarak İngilizce ve Fransızca öğrenmiş. Öğretmen olduktan sonra ise bu dillerde hocalık yapmış. Çeviri ve yazışma işlemlerini üstlenmiş çeşitli kuruluşlarda. Sonra Osmanlı Bankası’nın hukuk işleri bürosunda 25 yıl çalışmış. Hiç evlenmemiş. Aşk romanlarıyla tanınıyor. Bu romanlar sayesinde Türk seyircisiyle epey haşır neşir. Çünkü sayısız kitabı filme alınmış. Kezban, Bülbül Yuvası, Sarmaşık Gülleri, Küçük Hanımefendi gibi.
Eğilmez romana el attığında sayısız şeyi değiştirmiş. Kardeşinin petrol arama tutkusu ile ailenin borca batması, serveti tüketmesi üzerine genç bir adamın hiç sevmediği halde zengin bir kadın ile evlenip kendini feda edişi gibi. Oysa ilerleyen yıllarda bu fedakarlığın bir aşka dönüşmesini anlatan romanın yerinde yeller esiyor.
Filmde her şey inanılmaz ucuzlamış, tanınmaz hale gelmiş. Bütün ayrıntılar yok olmuş. Eğilmez aşk ile komediyi bir arada vermek istemiş. Ama bunu en kaba biçimde gerçekleştirmiş. Bir eve kapatılıp eziyet edilen zengin kızı alıp evlenen Ömer’in hikayesi gerçekten de anaokul öğrencilerine bile oldukça abuk gelecek cinsten. Hem de saç baş yolduracak kadar.
Eğilmez komedisini abartılar üstüne kurmuş, groteski tipler kullanmış. Münir Özkul’un canlandırdığı romancı tipi, ya da Sim’in canlandırdığı Surpik tipi tamamen karikatür tipler ve oyuncuların gayretine karşın amaçlanan gülmece duygusunu yaratamıyor ne yazık ki.
Aynı şey bir kez daha oynattığı yetenekli Tibet için de geçerli. Üstelik de yıldızın bu kez başına geçirdiği peruk da film boyunca çok sırıtıyor. Bu abukluktan kendini sıyıran tek oyuncu film boyunca sevimli kalmayı beceren Hülya Koçyiğit olmuş.
Eğilmez aslında bir Berkant değil, bir Şekspir uyarlaması yapmış. Çünkü karşımızda yine bir Hırçın Kız yorumu duruyor. Tabi yine cinsiyetler değişmiş bir kez daha. Evlendiği kızın suratına bile bakmayan, ona maymun diye sürekli hakaret eden kaba kocanın film boyunca yavaş yavaş ama çok ağır aşık olmasını ve diz çökmesini izliyoruz. Yani kısaca bir atın intikamı öyküsünü. Ama çok kaba saba yapmış bu uyarlamayı. Ne güldürebilmiş, ne de ortaya bir aşk masalı getirebilmiş.
Sözün kısası bir fiyasko daha Eğilmez-İrfan Ünal buluşmalarından.

SÜRTÜK, 1970
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Mahmut Yesari, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, M: Metin Bükey, Şarkılar: Belkıs Özener, O: Hülya Koçyiğit, Ekrem Bora, Göksel Arsoy, Suzan Avcı, Güzin Özipek, Renan Fosforoğlu, Feridun Çölgeçen, Kaya Volkan, Mümtaz Alpaslan, Moris, Zeki Sezer, Ali Demir, Mustafa Yavuz, Muzaffer Yenen, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Memduh Ün anılarında yetmişli yıllardan itibaren, renkli filmler piyasayı kapladığında altmışlı yıllarda yaptığı gözüpek, cesaretli işleri artık yapamadığını, bu nedenle film üretirken farklı bir yöntem uyguladığını söyler. Bu yöntem aslında çok da zor bir işlem değildir. Yapımcı-yönetmen bir masaya oturur, önünde bir kağıt kalem alır. Başlar on ya da yirmi yıl geriye giderek büyük gişe yapmış filmleri alt alta sıralamaya.
Ün ve Eğilmez yetmişlerde de, aynen altmışlarda olduğu gibi iki saygın şirkete sahiptiler: Uğur Film ve Arzu Film. İşletmecilerin ve salon sahiplerinin önlerinde ceket iliklediği iki saygın yapımcıydı onlar. Ve ikisi de sürekli iletişim halindeydiler. Bu nedenle hangisi ötekinden esinlendi bilmiyorum ama Ün de, Eğilmez de bu on yıllık süreç içinde, yetmişli yıllarda bol bol yeniden çevrim yaptılar. Sürtük de Eğilmez’in bu yıllarda gerçekleştirdiği yeniden çevrimlerden ilki.
Bilgilerimizi tazeleyelim isterseniz, ilk Sürtük’ün nereden esinlendiği konusunda. Bernard Shaw’un 1913 yılında yazdığı Pygmalion adlı piyesin bir uyarlaması ilk Sürtük de, ikincisi de. Sayısız kere sahneye konmuş, sayısız sinema ve tiyatro eserine esin kaynağı olmuş bir oyun bu. Bu piyeste bir bilim adamı bir sokak kadınını alır ve ondan bir hanımefendi yaratacağını savlar ve bu savını gerçeğe dönüştürür. Süreç adamın yarattığı kadına aşık olmasıyla sonlanır.
Pygmalion’un sayısız uyarlamasından biri de Mahmut Yesari (1895 – 1945) tarafından yapıldı. Yazarın 1936 senesinde yazdığı piyesi üç kez aynı başlıkla filme alındı. İkinci ve üçüncü çevrimler Ertem Eğilmez tarafından gerçekleştirildi. İlki ise 1942 yılında, Halil Kamil’in yapımcılığında Adolf Körner tarafından çekilmişti.
1965 yapımı Sürtük hem sinemamızda, hem de Eğilmez’in yönetmen ve yapımcılık yaşantısında bir köşetaşı çalışmaydı. İlk Sürtük evrensel anlamda bir yaratıcı/yaratılan arasındaki ilişkiden, kendinin yansıması olan bir imgeye yaratıcının duyduğu aşkı anlatan kaynak yapıttan aslında pek uzaklaşmamıştı. İlişkiler Şendil’in usta kalemiyle bizdenleşmiş, öykü asla alıntılanmış kokmuyordu.
Şimdi de içerikle ilgili bilgi sunayım. Kahramanlar üç tane. Gazino patronu Ekrem (Bora), çingene şarkıcı ‘Canan Alev’ Hülya Koçyiğit ve piyanist Ferdi (Göksel Arsoy). Patron bir gece gittiği bir kulüpte şarkı söyleyen bir çingene dilberi görür. Bu çingene kızını alıp, tezgahından geçirir ve eğrisini büğrüsünü yontup görkemli bir as solist yaratmaya karar verir. Ve ivedilikle uygular bunu. Kadın şarkıcılık eğitimini patronun çok güvendiği piyanist Ferdi’den alır. Ama bu dersler sırasında ikilinin arasında bir aşk doğduğuna tanık oluruz. Aşkın kızışması patrondan kaçışı getirirse de, Ekrem’in elinin her yana uzanması, genç ve hülyalı çiftin iş olanaklarını yok etmesi, dahası piyanisti öldürmekle tehdit etmesi Canan Alev’e geri adım attırır. Kadın geri döner patronun evine. Ama mutsuzdur, kendini vermez, günlerini hem kahrolarak, hem de Ekrem’e kahır azabı çektirerek geçirir. Finalde Alev’i yeniden neon ışıklarında görürüz. Bir gazinoda as solist olmuştur. Piyanisti de Ferdi’dir.
Patron yapıtının harcanmasına, param parça olmasına katlanamamış büyük aşkını kalbine gömmüştür. Kor gibi acıları çekmeye razı olarak uzaktan seyreder Canan Alev’i.
İtiraf etmek gerekirse İkinci Sürtük ilkinin yanında çok sönük ve ruhsuz kalıyor. Doksan küsur dakikanın nerdeyse yarısında Belkıs Özener’in okuduğu şarkılar yer alıyor. Yan öyküler bu şarkıların uzunluğu nedeniyle ne yazık ki sıfırlanmış durumda. Öykü kocaman bir klip gibi ilerliyor, aralarda hızlı çekimde farklı aşamaları izliyoruz.
Filmin olumsuz yanlarının en büyüğü kuşkusuz Türkan Sultan ile kıyaslandığında ne yazık ki hafif kalan Koçyiğit. Bütün gayretine karşın bir türlü inandırıcı olmayı başaramıyor. Hanımefendiye dönüşmüş bir çingeneyi canlandırmakta güçlük çekiyor. Ekrem Bora sert ve acımasız patronda iyi ama ilk filmin etkileyiciliğinden uzakta o da. Göksel Arsoy ise, üzgünüm, Cüneyt Arkın’ı çok aratıyor. İlk filmin şahane kameramanı Cahit Engin ise ilk filmdeki muhteşem siyah beyaz çalışmasının yanında çok soluk kalan bir renkli film çıkarmış ortaya. Yani öykü renklendiğinde renksizleşmiş bir anlamda, ruhunu şeytana teslim etmiş!
Eğilmez’in ikinci Sürtük çevrimi, ne yazık ki aynen Memduh Ün’ün ikinci Üç Arkadaş çevrimi gibi bir fiyasko olarak geçiyor sinema tarihimize.

BEYOĞLU GÜZELİ, 1971
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, M: Metin Bükey, Şarkılar: Belkıs Özener, O: Hülya Koçyiğit, Tarık Akan, Münir Özkul, Suphi Tekniker, Mürvet Sim, Müfit Kiper, Şaziye Moral, Güzin Özipek, Göksel Kortay, Adile Naşit, Aydın Tezel, Deniz Erkanat, Cemil Can Bıçakçı, HalitAkçatepe, Zeki Sezer, Renan Fosforoğlu, Müşerref Çapın, Nermin Özses, Muzaffer Yenen, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Eğilmez artık ustalaştığı, ustalaşmak da ne kelime, uzmanlığın son mertebesine ulaştığı melodram türünde sinemamıza bir klasik hediye ediyor Beyoğlu Güzeli ile. Ama klasik sözcüğünü burada bir başyapıt niteliği taşıyan, sinema sanatının bir mücevheri olan anlamında değil, hem çağdaşlarına, hem de kendisinden sonra gelen nesillere örnek olmak, esin vermek anlamında kullanıyorum. Bu bağlamda Beyoğlu Güzeli sayısız Türk filmine malzeme vermiş, sayısız kere kopyalanmış bir çalışma.
Eğilmez yapıtını oluştururken iki kendi filmine gönderme yapmış. Daha doğrusu Bir Millet Uyanıyor ve İngiliz Kemal gibi başarılı ama bütçesi çok pahalı çıktığı için Arzu Film’i batırma aşamasına gelmiş iki yapımın zararlarını çıkarma amacını gütmüş. Dramatik yapısı güçlü bir senaryo oluşturmak ve seyirciyi ağlatmayı hedeflemiş ve bunu başarıyla kotarmış. Dahası sonu acıklı biteceği için filmini yığınla sevimli unsurla döşemiş, böylece finaldeki acıklılığın daha bir vurucu olmasını sağlamış.
Eğilmez filmin senaryosu için iki filmine başvurmuş demiştim. Bunlar Sürtük ve Ben Bir Sokak Kadınıyım. Sınıfsal ayırımlar nedeniyle birbirinden ayrı düşen sevgililerin öyküsü bu iki filmi çağrıştırıyor. Erkeğin kentsoylu babası oğlunun kendi sınıfından biriyle nişanlanmasını isterken, kızın bir çadır tiyatrosunda çalışması dramatik bir çelişki yaratıyor. Eğilmez de bu iki filmin çatısından epey yararlanmış.
Eğilmez başoyuncu olarak Hülya Koçyiğit’i seçmiş. Beyoğlu Güzeli yönetmenin 21. filmi, Koçyiğit ile de yedinci çalışması. Hülya eğitimsiz, sokaklarda büyümüş bir kantocu, bir dansçı için fazla kibar ve yontulmuş gözükse de özellikle melodramların istediği bütün yumuşaklık, acıklılık, kadere boyun eğmişlik, iyi niyet, güleryüzlülükvb ögeler için Eğilmez’e iyi katkı vermiş bence.
Bir de ilkleri var filmin. Yenileri. İlki, yıllarca Arzu Film yapımlarında bizleri selamlayacak olan Tarık Akan. Canlandırdığı genç doktor tiplemesinde gerçekten de acemiliğiyle sırıtıyor belki ama fiziğiyle bu sırıtışın olumsuz etkisini azaltıyor yine de. Ama Toron Karacaoğlu’nun seslendirmesi bence çok uyumsuz olmuş. Oysa Hayri Esen filmde Suphi Tekniker’i seslendirmiş. Acaba neden başoyuncuyu konuşmadı, bunu çözemedim ben!
Bir başka yeni, Ermeni pansiyon sahibesi rolünde, Güzin Özipek ile birlikte şirin bir ikili yaratan Adile Naşit. Bir başkası ise yine Arzu Film’in alameti farikalarından Halit Akçatepe. O da bir satıcı rolünde, çok kısa görünse de, girişini yapıyor ünlü şirkete.
Hikaye şöyle. Bir yanda artık pek iş yapamayan bir çadır tiyatrosunda çalışıyor kahraman kızımız Alev (Koçyiğit). Annesi Cihan Yandı Kanlı Melahat (Sim) ve babası Kel Apti (Özkul) ile birlikte. Tıpta okuyan Ferdi (Akan) ile rastlantıların yardımıyla tanışıyor ve ilişkileri gelişiyor. Ferdi’nin bir de nişanlısı var ama aşk ferman dinlemiyor tabi. Ferdi’nin zengin ailesi ilişkiyi evetlemeyince oğlan evi terk ediyor. Bir pansiyona yerleşiyor, Alev ile evleniyor. Ama ne yazık ki ikiliyi mutsuz bir son bekliyor. Alev hamile kalacak ama ne yazık ki hastalanacak, çocuğunu dünyaya getirdikten sonra gözlerini yumacaktır.
Eğilmez filmin başlarında, çadır tiyatrosundaki hayatı başarıyla yansıtmış. Burada belki de hayatının en başarılı oyunlarından birini çıkarmış Münir Özkul. Makyajı, hareketleri, abartılı oyunları bu tipleme için bence şahane.
Beyoğlu Güzeli belki bugün içerdiği sayısız şarkı, akla ve mantığa savaş açan öyküsüyle hepimize ilkel geliyor ama sinema tarihimiz açısından taşıdığı olumsuz ve olumlu ögeleriyle çok önemli bir film.

SENEDE BİR GÜN, 1971
Y: Ertem Eğilmez, Eser: İhsan İpekçi, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, Beste: Şekip Ayhan Özışık, O: Kartal Tibet, Hülya Koçyiğit, Metin Serezli, Kadir Savun, Bilal İnci, Münir Özkul, Önder Somer, Hulusi Kentmen, Adnan Şenses, Suna Selen, Danyal Topatan, Arap Celal, Nezihe Güler, Necati Er, Talat Gözbak, Yusuf Sezer, Lütfi Engin, Ahmet Turgutlu, Murat Tok, İhsan Yüce, Cemil Paskap, Muzaffer Yenen, Reşit Çıldam, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Ertem Eğilmez’in yıkım getiren büyük yapımlar sonrası bütçeyi doğrultmak amacıyla giriştiği, yetmiş sonrası yeniden çevrimler dizisi içinde ikinci çalışma, Senede Bir Gün. 1965 senesinden bu yana arada sadece altı yıl akıp gitmesine karşın, iki filmin çevrildiği dönemin birbirine ak ile kara kadar uzak olduğunu söyleyebilirim aslında. Ama filme değinmeden önce bir iki ilginç not aktarayım. Eğilmez’in bu 22. filmi ve değişmez yıldızı Kartal Tibet ile tamı tamına 11. çalışması. Hülya Koçyiğit ile ise sekizinci film. Maşallah diyelim bu nedenle!
Bir başka ilginç nokta ise Eğilmez ilk siyah beyaz Senede Bir Gün ile yönetmenlik aşamasında birinci sınıfa yükselirken, ikincisiyle sadece doruklardaki yerini pekiştirmesi söz konusu.
Senede Bir Gün ilk kez İpekçiler tarafından çekildi. Sene 1946. Efsane Ferdi Tayfur yapıyor yönetmenliği, başoyuncular Cahide Sonku ve Suavi Tedü.
Senede Bir Gün’ün öyküsü Bulgaristan’da başlıyor, İstanbul’da noktalanıyor. 14. yüzyıl sonrası Osmanlı egemenliğine giren ancak 1908 senesinde bağımsızlığını kazanan bu Balkan ülkesi topraklarında ezilen, aile üyeleri tacize uğrayan, öldürülen bir Türk aile izliyoruz. Ailenin Türkiye kaçışı sırasında güzel Nazlı’yla (Koçyiğit) evlenmek üzere olan Emin (Tibet) vurulup Bulgar topraklarında esir düşüyor, bir hapishaneye konuyor. Aile ise topluca sınırı geçmeyi başarıyor. Filmin geri kalanı, sevgilisini bekleyen Nazlı’nın hastalanmasını, hapisteki Emin’in de hücre arkadaşlarıyla bir olup firar etmesini, ülkesine gelmesini anlatıyor.
Aşk ve hasret vurgunu Nazlı’nın yumuşak ve anlayışlı doktoru Fuat (Somer), kadına elini sürmeyeceğine yemin ederek evlenme teklif ediyor. Nazlı gülümseyerek kabul ediyor, ancak Emin’in yurduna dönmesi, sevdiğini bulması gecikecek, gelip de olan biteni gördüğünde ise bu kurulu aile düzenini bozmamak için aradan çekilecektir özveriyle. Böylece bir araya gelemeyen aşıklar, ilkin senede bir gün bir kır kahvesinde buluşacak ve aşklarını kutsayacaklardır. Aradan geçen yıllar ise ölümün yardımıyla, iki birleşememiş talihsiz sevgiliyi cennette yeniden buluşturacak, sevenler geç de olsa, güç de olsa bir araya geleceklerdir.
Senede Bir Gün elbette günümüz seyircisine komik gelecek bir öyküye sahip. Zaten yönetmenin kendisi de yapıtına bir aydının yaklaşması gerektiği gibi yaklaşmış, özeleştiri yapmıştı.
Senede Bir Gün’ün kadrosu yine oldukça güçlü. Kentmen aile reisi rolüne çok yakışmış. Yenge rolünde ise Suna Selen çok iyi. Eğilmez’in hapiste yarattığı tiplemeler (Savun, Topatan, Şenses, Er) çok canlı. Cahit Engin’in düzgün görüntüleri için de olumlu şeyler söyleyebiliriz.
Filmin artıları arasında elbette Kartal Tibet de mevcut. Koçyiğit’in de hakkını teslim edelim ki narin, kırılgan sevgiliye Alkor’dan daha çok yakışıyor. Hapisteki beşli içinde de özelikle Özkul çok iyi bir oyun veriyor, abartıya kaçmadan sevimli olmayı başarıyor. Topatan ve Şenses de inandırıcı.
Ama zalim Bulgar subayı Kiril Çorbacı rolünde gerçekten de mükemmel bir rol sergileyen Bilal İnci için de bir paragraf açmak gerekiyor. Beyaz perdeden gerçekten de tonlarca nefret tohumu saçan deneyimli oyuncu Sadettin Erbil ustanın da muhteşem seslendirmesiyle çok ışıltılı bir oyun çıkarıyor.
Bir de dikkat çeken ikilemeler mevcut filmde. Bu hem ilk filmde, hem de ikinci filmde oynayan oyuncular. Tibet, arabacı rolünde Ahmet Kostarika, anne rolünde Nezihe Güler, mahkumlardan Danyal Topatan ve Adnan Şenses.

SON HIÇKIRIK, 1971
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Kerime Nadir, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, M: Metin Bükey, Beste: Şekip Ayhan Özışık, Şarkılar : Belkıs Özener, O: Hülya Koçyiğit, Kartal Tibet, Metin Serezli, Münir Özkul, Önder Somer, Güzin Özipek, Ahmet Turgutlu, Faik Coşkun, Nezihe Güler, Kaya Volkan, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Eğilmez melodramlarıyla seyircisini salya sümük ağlatmaya devam ediyor. Dizinin bu halkasında artık usta yönetmenimizin edebiyatımızın namlı kalemi, melodramların büyülü ismi Kerime Nadir (1917-1984) ile buluşmasını ben çok doğal ve sağlıklı buluyorum doğrusu.
İlkin şiirleri ve öyküleriyle dikkati çeken sonra romana yönelen yazar kırka yakın eser kaleme almış, bir devre adını altın harflerle kazımıştı. Genelde kırık aşklar konusunda çoksatan yapıtlara imzasını atan Nadir’in yaklaşık otuz romanı filme alınmış, böylece Yeşilçam’ın efsane adlarından birine dönüşmüştü. Yaşamı Maçka Palas’ta geçen yazarı kimi şapşallar, Bu romanlar fildişi kulesinde yazılmış, gündelik gerçeklerin çok uzağında, diye aşağılasa da, Nadir belli bir tarzı sonuna kadar benimsemiş, inatla bildiği yolda yürümüş, kendi yapabileceği, üretebileceği yapıtları üretmişti. Beğenmeyen küçük kızına almasındı! Yapıtlarının bazıları yadırgı dillere çevrilen böylece yadırgı gözlerden de kovalarca yaşlar boşalttıran yazarımızın yapıtlarının, kitap okumasının günah olduğu ülkemizde beş milyondan çok sattığı söyleniyor. Bilgilerinize!
Son Hıçkırık Eğilmez melodramlarına iki yenilik getiriyor. İlki öyküsünde kullandığı bolca geriye dönüşler. Bunlar hikayede kullanılan gizem unsurunu da besleyerek, ilkin merak uyandırıyor. Aşama aşama olayları öğrendikçe hikaye konusunda bilgi sahibi olabiliyoruz. İkinci yenilikçi öge ise Eğilmez’in kullandığı gerçeküstü unsurlar. Bunlar eşi öldürüldükten sonra dünyevi ilişkilerden elini ayağını kesen ve kahyası Ferhat (Özkul) ile bir konağa hapsolan ve hayalleriyle yaşayan Kenan’ın (Serezli) eşi Nalan (Koçyiğit) ile sürekli dertleşme ve konuşma sahnelerinde somutlaşıyor. Bir başka ilginç unsur ise iki başoyuncunun da çifte rol üstlenmiş olması. Koçyiğit hem lise mezunu genç bir kızı, hem de teyzesini; Tibet de hem bir subayı, hem de babasını canlandırıyor.
Eğilmez bence iç mekanlara sığdırdığı, bir boğuntu atmosferiyle kapladığı filminde başarılı bir yönetmenlik örneği veriyor. Bir yandan mendilleri ıslattırırken de filmin final sahnesine kadar neler olacağını hiç hissettirmediği için de seyircileri hop oturup, hop kaldırmayı beceriyor maharetli numaralarıyla.
Öykü oldukça çetrefilli. Birbirini seven bir çift var: Kenan ve Nalan. Düğün gecesi kızı uzaktan uzağa seven ve bu evliliği hazmedemeyen karşı konakta oturan İlhami kızı kurşuna boğuyor ve öldürüyor. Yıllar geçiyor. Kenan dünyadan kopuyor, Ferhat ile günlerini geçiriyor.
Sonra bir gün Konya Lisesi’nden bir haber geliyor. Nalan’ın yeğeni Handan kimsesiz kalmıştır ve yetenekli kızın tek akrabası Kenan’dır. Kız eve geliyor, yerleşiyor. Tıbba gitmeye başlıyor. Karşı konağın sırrını evdekilerden öğrenemese de katilin oğlu Ferit ile karşılaşıyor. İki genç arasında bir aşk doğuyor. Ama oğlanı evlerine davet ettiğinde baba büyük tepki gösterip Ferit’i evden kovuyor. Bu arada genç adam subaydır ve Kore Savaşı’na gönderiliyor. Oradan ilkin ölüm haberi gelse de, sonra bacaklarının sakat kaldığını ve eve döndüğünü öğreniyoruz. Ama genç adam sakatlığı gururuna yediremeyecek, kızı da mutsuz etmemek için oyuna başvuracaktır. Ama finalde aşk ağır gelecektir. Handan sakat sevgilisini bağrına basar, Kenan’ın kalbi de bu kadar entrikaya dayanamadığı için ölümsüz aşkıyla cennette buluşur.
Tibet ve Özkul bence bu melodrama işlerlik kazandırmak için ellerinden geleni yapmışlar, Cahit Engin’in ışıkları bayıcı ve iç karartıcı bir atmosferi oluşturmak için çok uygun. Vals temposundaki Son Hıçkırık bestesi de filmde birkaç kere icra edilerek filme bir bütünlük oluşturuyor. Benim tek ağır eleştirim Koçyiğit’in lise mezunu Handan rolünü canlandırırken yeğlediği saç biçemi ve kırmızı upuzun tırnakları. Başarılı oyununa karşın gencecik bir kızın tazeliğinden uzaklaşmış çünkü bu hali ve makyajıyla.

SEV KARDEŞİM, 1972
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, O: Hülya Koçyiğit, Tarık Akan, Münir Özkul, Hulusi Kentmen, Turgut Boralı, Adile Naşit, Halit Akçatepe, Necdet Yakın, Nedret Güvenç, Zeki Alasya, AyşınAtav, Oya Alasya, Esmeray, Perihan Doygun, Mürvet Sim, Feridun Çölgeçen, Faik Coşkun, Zeki Alpan, Ahmet Turgutlu, Hayrettin Aslan, Muzaffer Nebioğlu, Mustafa Yavuz, Nermin Özses, Reşit Çıldam, Gülten Ceylan, Sabahat İzgü, Renkli, Arzu Film(Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
1972 senesi, Eğilmez’e 9. Antalya Film Festivali’nde en iyi senaryo ve en iyi ikinci film ödüllerini kazandıran Sev Kardeşim yetmişli yıllara damgasını kazıyan ve hepimize Arzu Film Okulu ifadesini ezberlettiren filmlerin ilki diyebilirim. Gerçekten de Eğilmez yönetmenliğinde Son Hıçkırık ile bir devir kapanıyor ve yeni bir dönem açılıyor Sev Kardeşim ile.
Sev Kardeşim bir ilkler filmi bu bağlamda. Geniş kadrolu, iyimser, insanlara umut aşılayan bir masal filmler dizisinin ilk halkası. Eğilmez bunu başarmak için Sadık Şendil’in dramatik yapısı çok güçlü senaryosundan çok iyi yararlanmış. Ve film boyunca sınıfsal karşıtlıkları iyi kullanmış. Niyeti toplumsal sorunları irdelemek ve çözüm önerileri sunmak olmadığı için de amaçladığı şeye iyi ulaşmış diyebilirim. Yani seyirciye doksan dakika izleyebileceği akışlı bir seyirlik sunmak, ona bunaldığı gündelik yaşantısında bir nebze ferahlık vermek istemiş Eğilmez, sadece bunu hedeflemiş.
Eğilmez’in bir araya getirdiği kadroya ve hikayenin işleyişine baktığımızda yetmişli yıllar ilerledikçe Arzu Film yapımlarında sürekli bulacağımız ortak paydaların oluştuğunu görüyoruz. Eğilmez artık ağlatmayı değil güldürmeyi hedefliyor. Ama güldürürken de ortaya bir mesele getiriyor. Amaç boş boş güldürmek, seyirciyi gıdıklamak değil ilk filmlerde olduğu gibi. Ne bileyim Helal Adanalı Celal ya da Kart Horoz’daki gibi. Sev Kardeşim’de bu amaç başlıktaki Şenay (1951-2013) şarkısında besbelli. Şarkıcının 1971 yılında istemeye istemeye yaptığı ama bir anda patlayınca, yılın şarkısı seçilen ve sosyal demokratların yetmişli yıllarda bir simgesine dönüşen, iyimserliği, dayanışmayı, kardeşliği, sevgiyi yücelten parça bir anlamda filmin de iletisini özetliyor diyebiliriz.
Eğilmez bu iletiyi sınıfsal bir karşıtlıkla vermeyi yeğliyor. Bir yana eski bir evde, yitirilen sevgili bir varlığın anısıyla birlikte yaşayan yoksul bir aileyi koyuyor. Bir yana da her şeyi parayla ölçen, yaşamını sadece ve sadece para kazanmak üzerine kuran bir fabrikatör (Kentmen) ve eşini (Güvenç). Rastlantılar fabrikatörün oğlu (Akan) ile yoksul evde oturan kızı (Koçyiğit) bir araya getiriyor, sevgili yapıyor. Dahası zengin oğlana evlenme teklifi yaptırıyor kıza.
Dramatik çatışma anababanın sınıfsal yaklaşımıyla bu evliliğe karşı çıkması ile beliriyor. Ama iki sevgilinin aşkı, parayı pulu önemsememeleri fabrikatörü yola getirecek finalde aslolan sevgidir, para elimizin kiridir iletisi sunulacaktır seyirciye.
Eğilmez’in kurduğu kadro daha sonra Arzu Film yapımlarında sık sık göreceğimiz oyunculardan oluşuyor. Tarık Akan hala acemi olsa da fiziğiyle dolduruyor zengin çocukluğunu. Halit Akçatepe yoksul evin kekeme oğlunda sevimli. Aile babasında Münir Özkul gerçekten de Eğilmez’in masalını en olumlu ve şirin aktaran kahraman kimliğini taşıyor. Kızkardeşini oynayan Adile Naşit sağır tiplemesiyle sevimli olmayı beceriyor elbette. Usta oyuncu Necdet Yakın yoksul evin yarı kör üyesinde başarılı bir tipleme çiziyor. Koçyiğit de üstlendiği Alev tiplemesini yine çok sırıtan saçları dışında olumlu bir biçimde giyiyor üstüne.
Mahalleli de, fabrikadaki kadın işçiler de bence mükemmel yansıtılıyor Eğilmez tarafından. Çok canlı bir şekilde hem de. Dahası sünnet düğününde Eğilmez ilerki filmlerinde çok daha yetkin biçimde gerçekleştireceği belgeselci, ayrıntılarla bezeli resimleme biçeminin ilk örneklerini veriyor.
Eğilmez en küçük oyunculardan bile yararlanmasını bilerek sevimli bir film yaratmış SevKardeşim’de. Çok tatlı bir masal anlatmış. Dünyevi zevkler ikincildir, sevgi asaldır demiş. Bu bağlamda bugün bile değerini koruyor bu yapım. Çünkü anamalcı düzenin holdingleriyle, gaddar iktidarıyla her şeyi parayla pulla ölçer hale geldiği, her şeyin bir görüntüye,bir yanılsamaya indirgendiği günümüzde bedenlerinde iyi bir yüreği barındırmayı bilen güzel insanlara tatlı bir masal sunuyor bu şirin çalışmayla.

TATLI DİLLİM, 1972
Y: Ertem Eğilmez, K: Erdoğan Engin, S: Sadık Şendil, O: Tarık Akan, Filiz Akın, Zeki Alasya, Suna Keskin, Halit Akçatepe, Hulusi Kentmen, Nedret Güvenç, Münir Özkul, Metin Çekmez, Metin Akpınar, Suphi Tekniker, Süleyman Balçın, Yalçın Boratap, Kemal Sunal, Renkli, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Eğilmez ustamızdan tatlı bir film daha. Ama bu tatlığın ötesinde Kemal Sunal efsanesinin başlangıcını buluyoruz Tatlı Dillim’de. Bu sevimli ve gösterişsiz film bir efsanenin doğuşuna tanıklık ediyor. İlk filmi bu Sunal’ın. Kenterler, Ulvi Uraz ve Haldun Taner yönetimindeki Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda sahneye, oyunculuğa atılan ilk adımlardan sonra sinema perdesinde ilk görünüşü. Ama Sunal’ın daha Kenterler’de çaylak bir oyuncuyken Pembe Kadın’da sol kulisten sağ kulise hiçbir söz söylemeden, sadece kendine özgü edası ve devinileriyle yürüyüp de seyirciden büyük alkış koptuğunu gören abilerimize bakılırsa Malatyalı sanatçının filmde ne kadar çömez olduğu tartışılır fazlasıyla. Her gözüktüğü sahnede ilgi ona odaklanıyor çünkü.
Sunal’ın sinemamıza kazandırılması konusunda Eğilmez’e çok şeyler borçluyuz elbette. Yönetmen Sunal’ı Devekuşu’nda görmüş, tiyatronun demirbaşları Alasya ve Akpınar ile birlikte hemen ekibe katmıştı.
Çiçeği burnunda bir ekiple gençlik ve enerji kokan bir çalışma kotarmış Eğilmez. Duygusal bir aşk filmi Tatlı Dillim ama komik ögelerle beslenmiş bir aşk filmi. Arzu Film’in üretmiş olduğu, başta Hababam serisi olmak üzere yediden yetmişe Türkiye’yi her kuşak sallayacak tonlarca filmin özü bu filmde bir arada işte.
Sunal bir basketbol takımında (Arnavutköy’ün unutulmaz Boğaziçi Spor Kulübü) oyuncu bu filmde. Filmin ve takımın ası Tarık Akan’ın yanında oynuyor, yakışıklı gence asist yapıyor. Ama daha ilk sahnelerde duşta oyuncularını azarlayan koç Alasya’nın yanı başında, şaşkın bakınırken, karnını kaşırken bile çekiyor dikkatimizi. Ötekilerden ayırt ediliyor gülümsemesiyle.
Film aslında komik adamların bolluğuna karşın bir güldürü özelliği taşımıyor. Bir aşk filmi ama dramatik yapısı güçlü bir aşk hikayesi. Eğilmez ve Şendil ikilisi zengin ve şımarık bir kentsoylu genci alıp onun laylaylomla dolu yaşantısını sergiliyor. Tıp fakültesini bitirmiş ama anne servetine sırtını dayamış, emek harcamayan, sürekli çapkınlık peşinde, lüks mekanlarda gününü gün eden, üstü açık lüks arabasıyla yollarda fink atan, arada da hareket olsun diye basketbol oynayan bir Ferit bu. Hikayenin gelişen anlarında her şeyi çözüme, mutlu sona götürecek olan pos bıyıklı baba epey rahatsızlık duyuyor oğlunun emek harcamadan yaşamasından, anne parasıyla keyif çatmasından ama ne çare ki hanıma söz geçiremiyor. Posbıyık babanın mesleği avukatlık. Çok düzgün bir adam aslında. Namuslu ve babayiğit bir Kentmen bu.
Filmin aşk öyküsüne geleyim şimdi. Ferit takımıyla kamp yapmaya gelirken mecburiyetten mola verilen bir köyde ilkokul öğretmeni Emine (Akın) ile tanışır ve etkilenir bu genç kadından. Yeni bir maceradır bu onun için. Hiç tanımadığı bir kadın türüdür Emine. Ferit hemen aşık olur, aşk alevlenir, bacayı sarar. Ve köy yerinde evlenir iki birbirini seven. Ferit annesine de, babasına da bildirmemiştir bu birleşmeyi. Ama kente dönüp de eski yaşantısına yeniden girişince köydeki nikahlı yârini unutacaktır hemen. Çünkü fıstık gibi kızlar doldurmuştur anında çevresini.
Emine’nin de sabrı bir yere kadardır elbette, taştan yaratılmamıştır güzel kız. Son damla bardaktan taşında bu kepazeliğe son vermek için bir avukata başvurur, boşanacaktır, kararlıdır. Ama hayat tesadüflerle doludur ve avukat Ferit’in pos bıyıklı babasıdır. Ve adam haylaz oğlunun burnunun sürtülmesinden yanadır. Ayrıca daha ilk görüşte gelinine kanı kaynamıştır.
Bir oyun düzenlenir böylece. Emine bu kez Mine olacak, güya Emine’nin ikizi ama düşman ikizi olarak Ferit’in karşısına çıkacaktır. Ve bu karşı koyulmaz kentsoylu afet kimliğiyle kendisine aşık edecektir çapkın genci. Ve intikamını alacaktır.
Kentte sevgilisiyle (su kayağı sahnesinde filmin en çok akılda kalıcı görüntülerine imzasını çakan muhteşem bir Suna Keskin) gününü gün eden Ferit her şeyi anlatmak için Emine’sinin yanına, köye döndüğünde beklenmedik bir olay bambaşka bir sona sürükleyecektir öyküyü.
Köyde bir çocuk hastalanacak, Emine ve Ferit gidip oğlanı iyileştireceklerdir. İkilinin bütün gece boyunca küçük çocuğa destek verdikleri bu onurlu deneyim Ferit’e kendi beceri ve yetenekleriyle ayakta durmanın hayattaki dayanılmaz cazibesini tattıracak, böylece emek kavramıyla tanışacaktır geç de olsa. Böylece yakışıklı yeni bir seçim yapacaktır. Bu seçim Ferit’i Emine’ye döndürecek, kentsoylu Mine avucunu yalayacaktır. Yani Mine ile elveda anı böyle bir yanılsama yaşanacak, sonra her şey anlaşılacak, herkes halinden mutlu, film çok mutlu sona erecektir alkışlar arasında.