ERTEM EĞİLMEZ SİNEMASI: SUNUŞ ve 1964-1966
SUNUŞ
Sinema tarihimize baktığımızda, Ertem Eğilmez (1929-1989)’i, yaklaşık 25 yıla yayılan düzenli ve çalışkan üretimiyle altmışlı, yetmişli ve seksenli yıllara damgasını vurmuş bir usta olarak görüyoruz. Ama söz gelimi Metin Erksan gibi ya da yenilerden bir örnek verirsem Nuri Bilge Ceylan gibi yaratıcılardan çok farklı bir sinemacı Eğilmez. O yapıtlarını yalnızlığı içinde, kendi dünyasına, kendi fildişi kulesine kapanarak değil, çevresine topladığı bir yığın genç ve gönlü de, beyni de diri kalmış insanlarla birleşerek, bütünleşerek, omuz birliği yaparak vermiş biri.

Dahası sadece yönetmen olarak değil, yapımcı olarak da var olmuş, ağırlığını koymuş, böylece kendi biçemini, dünya görüşünü, sinema anlayışını bir okula dönüştürüp farklı yönetmenlere Ertem Eğilmez usulü filmler çektirmiş biri. Demek ki Eğilmez’i kolayca bir kişilik ordu kimliğinde bir sanatçı diye tanımlayabiliriz. Ama unutmayalım ki altmışlı yıllardan beri sayısız nesli filmleriyle derinden etkilemiş sanatçıyı altmışlarda da, yetmişlerde de sinema yazarlarımız yönetmenden bile saymıyor, sinemamızın yapıtaşlarının arasına almıyorlardı aşağılayıcı tavırlarıyla. Seksenlerden sonra keşfedilen, doksanlardan sonra pohpohlanan, iki binlerden sonra da hakkında sayısız tez ve incelemeler yazılmaya başlanan Eğilmez yaşamının her anıyla anılmayı, incelenmeyi hakediyor oysa. O hızlı yaşamış, çok çalışmış, çok üretmiş, erken ölmüş bir deha.
Kısaca yaşamına bir göz atalım şimdi kahramanımızın. Eğilmez 1929 Trabzon doğumlu. Ama henüz altı aylıkken ailesi Karadeniz’den Kütahya’ya gelip yerleşmiş. Her şeyi erkenden yapmayı adet edinen yönetmenimiz dört yaş iki aylıkken ilkokula başlamış.
Baba doktormuş, bu nedenle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde geçmiş çocukluk ve ilkgençlik yılları. Ortaokul ve liseyi Konya’da okumuş. 1944 senesi çok önemli çünkü üniversiteye kaydolmak için İstanbul’a geliyor sanatçı ve Tıp Fakültesi’ne kaydoluyor. Velisi de ünlü İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay. Ama isyankar Eğilmez sevmiyor okulu ve bırakıyor hemen, İktisat Fakültesine giriyor.
Okul günlerini oldukça atak ve etkin geçiren yönetmenimiz, erken de bir evlilik yapıyor. Sene 1947. Aileler önce bilmiyor bu birleşmeyi, neden sonra öğreniyorlar. Sonra Baba Eğilmez oğluna 10 bin lira veriyor Paris’e gitsin de doktora yapsın diye, ama bakkal dükkanı açıyor oğlan. Ama sermaye kediye yükleniyor kısa zamanda.
Askerlik sırasında tanıştığı Refik Erduran ile iyi bir ilişki kuran Eğilmez yayın hayatına atılmaya karar veriyor gencecik yaşlarda. On Derste Cinsiyet ve çıplak kadın fotoğraflarıyla dolu Sahne Sanatları Takvimi gibi ürünlerle bol satışlara da ulaşıyor. Erduran ile cep kitapları basmaya başlıyorlar ardından. Çağlayan Yayınevi büyük başarı kazanıyor, kitaplar peynir ekmek gibi satılıyor. Hatta Kemal Tahir’in yazdığı Mayk Hammer romanları dünyada benzeri olmayan bir korsanlık örneği oluşturuyor, kapış kapış gidiyor.
Başarısından güç alan Eğilmez bu kez işi büyütüyor ve 1954’de Tef isimli muhalif mizah dergisini çıkarıyor. Ve kadroya Çetin Altan’dan Yaşar Kemal’e, Bülent Oran’dan Haldun Taner’e kadar sayısız görkemli yazarı toplamayı başarıyor. Ancak benimsenen muhalif tavır iktidarın hoşuna gitmeyince sayısız yasaklama ve engel geliyor, sonuç hüsrandır.
Tef sonrası Eğilmez yılmıyor, bu kez de Nuh’un Gemisi adında bir meyhane açıyor. Sanatçılar gelip gidiyor oraya. Langırt makinaları da dikkatini çekiyor çalışkan Karadenizlinin, bu işe de atlıyor. Makineleri üretmeye koyuluyor ülkemizde. Ama Mümtaz Tarhan adlı vali langırt oyununu yasaklayınca Eğilmez bir anda milyarderlikten sıfır noktasına düşüyor.
Sonrası plastik işi. Ama bu iş de kesmiyor sanatçıyı. Eğilmez’in Tef günlerinden arkadaşı olan Bülent Oran ve Münir Özkul kendisini sinema konusunda destekleyince cesaret geliyor, cumburlop Yeşilçam’da bir film şirketi kuruyor. Sene 1961, ortak ise kadim dost Nahit Ataman. 1961-63 arasında Efe Film üç film üretiyor. Ama ne yazık ki bir kez daha iflas edecektir genç yapımcı. Ama Karadenizliliğin getirdiği ataklık ve cesaret Eğilmez’e pes etmemeyi öğretmiştir ve kısa bir geri çekilmenin ardından 1963 senesinde bu kez Arzu Film yeniden Nahit Ataman ile birlikte hayata geçiyor.

FATOŞ’UN FENDİ TAYFUR’U YENDİ, 1964
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Ali Uğur, O: Fatma Girik, Öztürk Serengil, Vahi Öz, Hüseyin Baradan, Muzaffer Nebioğlu, Reha Yurdakul, Hayati Hamzaoğlu, Hasan Ceylan, Aydın Demir, Zeki Alpan, Renan Fosforoğlu, M.Ali Akpınar, Fadıl Garan, TahiyeSalem, Gülten Ceylan,Siyah Beyaz, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Yaş otuz beş yolun yarısı eder demiş olmalıydı Ertem Eğilmez ve ilk filminin çekim vakti geldi diye düşünüp kollarını sıvamıştı. Ellili yıllarda yayıncılık hayatına atıldığında Çağlayan Yayınları’nda Türkiye tarihinde hiç görülmemiş şeyler yapmış, yüz binlere yaklaşan satışlar elde etmiş, Tef gibi peynir ekmek gibi satılan, muhalif bir gülmece dergisi yaratmış, içinde Orhan Kemal’den Yaşar Kemal’e sayısız değeri bir araya getirmişti. Daha yaşı yirmili yılların ortasındayken becermişti bunları. Neden beceremesindi film çekmeyi!
Dahası 1961 yılında giriştiği sinema işinde, en az beş filmin yapımcısı olarak da bu işlere bulaşmış, Efe Film ile geçen üç yıl boyunca deneyim kazanmış, şimdi de Arzu Film’i kurmuştu kadim dostu Nahit Ataman ile. Böylece ilk yönetmenlik denemesini yaşarken, karşısında çekingence hazır ola geçeceği bir yapımcı da mevcut değildi. Büyük bir şanstı bu, çiçeği burnunda bir yönetmen için. Dahası, hem sinemayı, hem de eski Türk gösteri sanatlarını yiyip yutmuş, usta senarist Sadık Şendil’in varlığı müthiş bir katkıydı onun için.
Tayfur’un Fendi’nde,Şendil’in senaryosu bence Şekspir’in hem bize, hem de dünya sinemasına çokça esin kaynağı olmuş bir oyunundan esinlenmişe benziyor; Hırçın Kız’a. Ama öykünün iskeleti, omurgası alınmış, usta senarist tamamen yerli bir kılıf geçirmiş bu iskeletin üstüne. Bir de kahramanların cinsiyetlerini tersine çevirmiş. Şımarık kız, dişileri sürekli tuzağa düşüren, delişmen çapkın oğlana, hakarete uğrayan erkek de, hergelenin allahı, tuttuğunu koparan bir Adanalı kıza dönüşmüş.
Eğilmez’in acemilikleri sadece hareketli sahnelerde belirgin. Kavga sahneleri ya da devininin başat özellik olduğu bölümlerde. Buralarda bir tıkanıklık ve güdüklük ne yazık ki egemen, ancak yönetmen yanına aldığı usta kameramanı Ali Uğur ile bence ilk filminde bile sinema dili açısından sınıfta kalmamış, ortaya sevimli birseyirlik koymayı başarmış.
Filmin öyküsü özetle şöyle. Adanalı Gebeşoğlu ailesinin çapkın oğlu (Mücap Ofluoğlu’nun benzersiz seslendirmesiyle Serengil) her gece barda, gönlüm hovarda bir yaşantıyla gününü gün ededursun, Baba Gebeşoğlu (Öz) çocuğunun sadece işlere odaklanmasını istiyor, bu beklentiyle yaşıyor. Bir de dost Pamukoğlu ailesinin kızı Fatoş’u (Adalet Cimcoz seslendirmesiyle Girik) gelin almak dileğinde.
Baskıcı babanın zorlamasıyla pes eder gibi gözüken Tayfur yine de bildiğini okuyup, kızı kendisinden uzaklaştırmak için türlü numaralara başvuruyor. Ama aşağılanan ve gururu kırılan kız intikamını acı alacak, çapkın genci kılık ve kimlik değiştirerek kendine aşık edecektir. Final, mutlu son.
Eğilmez’in filmi bugün bile,bazı sarkık sahnelerine, biraz sırıtan ve sıkan bazı uzun diyaloglarına karşın şirin gözüküyor. Bunun en büyük nedeni üç önemli komedi oyuncusu kuşkusuz. Müthiş sevimli olan ve baskıcı babada harikalar yaratan Vahi Öz, bedenini çok iyi kullanan, mükemmel dans eden, çevikliğiyle, hareket komedyenliğinde ‘bir kişilik okul’ yaratmış Öztürk Serengil ve daha sonra canlandırdığı güçlü Anadolu kadınlarıyla özdeşleştiği için komedi yeteneği göz ardı edilmiş Fatma Girik bu üç başarılı oyuncu. Bunlar göründükleri her sahneyi büyüten, ağız kaslarımızı gevşeten unsurlar. Ama filmin sarışın çekici şuh vamp kadını Muzaffer Nebioğlu, kısa ama etkili dans sahnesinde dikkat çeken Tahiye Salem, özellikle ve özellikle başarılı görüntülerin mimarı, sinemamızın kahraman kameramanlarından Ali Uğur’un da bu sevimli ve alçakgönüllü filme katkıları büyük olmuş.
Bir de küçük bir not ekleyeyim sona. Filmin bitimine yakın küçücük bir rolde gözüken ve Tayfur’a eziyet eden, sırtına eşeğe biner gibi binen küçük esmer kız çocuğu kimdi acaba? Sinemaya devam etmiş miydi? Adı neydi? Çok yetenekliydi çünkü, merak ettim!

HELAL…ADANALI CELAL, 1965
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Ali Uğur, O: Öztürk Serengil, Ajda Pekkan, Sevda Ferdağ, Vahi Öz, Mualla Sürer, Mürvet Sim, Hüseyin Baradan, Necdet Tosun, M.Ali Akpınar, Eşref Vural, Reşit Çıldam, Ahmet Turgutlu, Lütfü Engin, Mustafa Dağhan, Faruk Panter, Talia Saltı, Siyah Beyaz, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Eğilmez ilk filminin getirdiği başarıyla özgüven kazanıp da ikinci filmine giriştiğinde, kendisine ilk çalışmasında artı puanlar kazandıran unsurları yine öne çıkardı. Bunlardan ilki elbette Mücap Ofluoğlu’nun benzeri ancak efsanelerin en büyüğü Ferdi Tayfur’da (1904 – 1958) bulabileceğimiz seslendirmesinin de yardımıyla oyununu müthiş büyüten Öztürk Serengil’di. Ofluoğlu’nun tamamen kendi yaratısı olan,sözcük sonlarına –aj son eki getirerek türettiği kelimeler, hiç beklenmeyen tınıları içeren, kimi manalı, kimi manasız komik cümleleri, Serengil’in hareketi öne çeken, gelişkin beden diliyle sunduğu oyunu seyirciye cazip geliyordu ve Eğilmez ikinci filmde bunların altını daha bir çiziverdi.
Serengil’den ilk filmde aldığından çok daha fazlasını almış burada Eğilmez. Bir kısmı Şarlo filmlerinden kotarılmış sayısız sahne bunun tanıtı. Özellikle sonlara yaklaşıldıkça çoğalan kaçma, kovalamaca sekansları Serengil’in bugün bile kolayca rastlayamadığımız yeterlikte becerilerini sergiliyor.
Ama Eğilmez bu çalışmasında Tayfur’un Fendi’nde benimsediği senaryo anlayışını terketmiş gözüküyor. İlk filmin dramatik yapıya yaslanan senaryosu yerine, ikincisinde gördüğümüz, Serengil’in çevik ve devingen bedeninden güç alan gevşek sahnelerle bir görsellik sunma düşüncesi. Bunu yapmak için de Şendil’in içinde sayısız numara barındıran senaryosunu pek işlememiş. Yan öykülerin çokluğu filme zenginlik getirecekken, bunları es geçmiş Eğilmez. Öztürk’e abandıkça abanmış!
Kabaca öykü şöyle. Üsküdarlı Bilal (Serengil) bir fabrikada katip, patronu ise borç içinde yüzen Şaban Bey (Öz). Patronun tek umudu Avrupa’dan gelecek olan akrabasında. Çünkü adam geldiğinde, kendisine kredi açacak, borç verecek filan. Bu arada namlı kabadayı Adanalı Celal’i (Serengil yine) de hapisten çıkmış görürüz film başında. Yani filmde iki Serengil izliyoruz. Bunların karışması da yığınla komik sahne doğuracaktır haliyle. Ama bu bağlamda Eğilmez’in pek başarılı olamadığını söyleyebilirim. Çünkü Şendil’in senaryosunda olan bir yığın karşıtlığı, hareket komedisine odaklandığı için atlamış, umursamamış. Zaten filmin büyük kısmı miras amacıyla küçük bir çocuğu kaçırıp fidye isteyen kötü adamlarla, Bilal-Celal-Şaban üçlüsünün kovalamacasıyla geçiyor.
Eğilmez sevimli bir film daha yapmış kısacası. Yayıncılık hayatında bol bol kullandığı cinsellik ögesini de iki kadın ile sunmaya çalışmış. İlki 1963 senesinde sinemaya giren ve Adanalı Celal çekimine kadar en az on filmde rol alan ama patronun kızı rolünde çok acemi gözüken Ajda Pekkan. İkincisi ise hem muhteşem bedeni, hem de inandırıcı oyunuyla sinema tarihimizin en büyük yıldızlarından Sevda Ferdağ. Ferdağ hem yatak, hem de banyo sahnesinde gerçekten de içimizi gıcıklıyor, hayranlığımızı tavan yaptırıyor.

KART HOROZ, 1965
Y: Ertem Eğilmez, Eser & S: Sadık Şendil, K: Orhan Kapkı, O: Vahi Öz, Sevda Ferdağ, Hulusi Kentmen, Münir Özkul, Ajda Pekkan, Mürvet Sim, Özdemir Han, Osman Türkoğlu, Neriman Köksal, Aysel Gilda, Talia Saltı, Siyah Beyaz, Erman Film (Hürrem Erman).
Sadık Şendil’in Kart Horoz adlı oyunu sergilendiği tiyatrolarda epey seyirci toplamış olmalıydı altmışlı yıllarda. Ertem Eğilmez’e de üçüncü filminde gişe garantisi vermişti herhalde bu yoğun alkış ve seyirci ilgisi. Oyunun iki bin onlu yıllarda da sık sık oynandığını, dahası çok beğenildiğini düşünürsek rahatlıkla bir klasik olduğunu kesinleyebiliriz. Bütün bunlara Vahi Öz gibi eşsiz bir komedyenin de varlığını eklediğimizde karşımızda çok şirin bir film olduğu düşüncesine kapılabiliriz ama kazın ayağı öyle değil işte!
Ertem Eğilmez dramatik yapıyı önde tuttuğu ilk filminde de, hareket komedisini uyguladığı ikinci filminde de en azından sevimli işler çıkarmışsa da üçüncü filminde feci çuvallamış. Elinde şekeri, yağı, unu olan ama helva yapmayı becerememiş bir aşçıya benzetebiliriz onu. Evet, oyun komik bir oyunmuş, başoyuncusu şahaneymiş, dahası sarışın kadında Ajda Pekkan rolüne uymuş, en azından sırıtmamış, esmer hizmetçide güzeller güzeli Sevda Ferdağ filme muhteşem katkı sunmuş ama Eğilmez becerememiş bu malzemeden derli toplu bir film çıkarmayı. Bırakın derli toplu bir film çıkarmayı oldukça cıvık, hiç güldürmeyen sinir bozucu, ilkelin ilkeli bir çalışma koymuş ortaya. Belki de yaşamının, Arabesk ile birlikte, en başarısız işine imza çakmış.
Başarısızlığın nedenlerine bakalım şimdi. Bunlardan ilki, Eğilmez’in ikinci filminde de (Helal, Adanalı Celal) sık sık gördüğümüz gibi, bir yığın sahneyi abartılı diyaloglar ve davranışlarla uzatmak, bu abukluktan komiklik çıkarmak için manasız bir çabaya girişmesi diyeceğim (örneğin kekeme nikah memurunun nikah kıydığı sahne ya da Özdemir Han’ın evde, film başında hastanın durumunu kızkardeşe anlattığı dakikalar).
Eğilmez filmde öyküye odaklanacağına ucuz komikliklerden yararlanmaya kalkmış ve ipin ucunu kaçırmış. Sahneler uzamış, ortaya komik unsuru çıkmamış, sarkıklıklar da filmin ritmini iyice düşürmüş. Böylece Vahi Öz’ün sevimliliği bile hantallaşan sahneler içinde epey zayıflamış.
Bir başka olumsuz öge de, belki zamansızlıktan, belki de acemilikten, etkili olabilecek belli buluşların istenen etkiyi uyandıramaması olmuş. Örneğin finale yakın Kart Horoz ile gelinlik içinde saklanmış Münir Özkul’un yatak odası sahnesi berbat çekilmiş, sadece sululuktan ibaret kalmış. Daha sonrasındaki bisiklet üzerinde don gömlek İstanbul sokaklarındaki kovalamaca, çekim güdüklükleri nedeniyle vurucu olamamış. Tabi Öz’ün o kiloyla koşuşu, kalabalık caddelerde bisiklet kullanması şahane, ama bu beceri yönetmene ait değil. Sahnenin devamında kadınlar hamamında yaşananlar akıl almaz bir mizansen fakirliği içinde. Cıbıl kadınların İstiklal Caddesi’nde Öz’ü kovaladıkları sahne de aynı nedenlerle çok güdük kalmış.
Konu basit aslında. Yaşlı bir adam var (Öz), yığınla rahatsızlıkla boğuşan. Ama yaşı altmışa dayandıysa da gözü hep genç kızlarda. Önüne gelene asılıyor. Sonunda evlenmeye kalktığı bir kızın kötü oyununa geliyor. Ava giden avlanır hesabı. Film Kart Horoz’un hayal kırıklığıyla sona eriyor gibi oluyorsa da, son karelerde taş gibi bir Neriman Köksal ile mutluluk şarabından içeceğini anlıyoruz ve finalde gülümsüyoruz.
Kart Horoz çok kötü bir film ama yer yer Vahi Öz gibi, Sevda Ferdağ gibi mücevherleri sayesinde saman alevi gibi parlıyor. Bir gram bal için bir kilo keçiboynuzu yutmayı göze alanlar, piyasada kopyası dolaşan filmi alıp izleyebilirler. Kayıtlar iyi oldukça.
Bir de küçük not ekleyeyim. Kart Horoz, Arzu Film dışında piyasaya çok az film çeken ve hep yapımcı/yönetmen kimliği taşıyan Eğilmez’in ilk ‘sade’ yönetmenlik deneyimi. Tecrübeli yapımcı Hürrem Erman, Eğilmez’deki cevheri ilk gören sinemacı olmuş, bu nedenle alkışı hakediyor o da fazlasıyla.

SENEDE BİR GÜN, 1965
Y: Ertem Eğilmez, Eser: İhsan İpekçi, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, Rafet Şiriner, M: Şekip Ayhan Özışık, Şarkılar: Sevim Şengül, O: Kartal Tibet, Selda Alkor, Reha Yurdakul, Hulusi Kentmen, Nezihe Güler, Ferah Nur, Hüseyin Baradan, Ali Şen, Tugay Toksöz, Cahir Irgat, Münir Özkul, Danyal Topatan, Adnan Şenses, Timuçin Caymaz, Ahmet Turgutlu, İhsan Yüce, Siyah Beyaz, Erman Film (Hürrem Erman).
Ertem Eğilmez’in dördüncü filminde başarının en üst noktasına tırmandığını görüyoruz Senede Bir Gün isimli çalışmasıyla. Gişe gelirleri korkunç olmuş çünkü. Ticari anlamda genç yönetmenin bir zafere ulaştığını söylemek asla abartılı kaçmayacak. Demek ki yapımcı Hürrem Erman’ın Eğilmez adına attığı zar daha ikinci seferde düşeş gelmiş. Biz sinemaseverlere bu uzgörüyü sadece alkışlamak düşüyor.
Senede Bir Gün, İhsan İpekçi’nin bir eseri. İpekçi deyince bir durup soluklanalım çünkü sinemamız için çok önemli bir isim bu. Sinema tarihimize katkısı büyük İpekçi ailesinin. Vikipedya’ya bakılırsa 1901-1966 seneleri arasında yaşamış İhsan İpekçi, İsmail Cem İpekçi’nin de babası. Soyadı Selanik’te ipek ticareti yapan bir aileden geldiğini söylüyor. İhsan İpekçi Galatasaray Lisesi’nde öğrenim görüyor, Berlin’e gidiyor ticaret okuyor. Orada sinemanın önemini kavrayınca, yurda döndüğünde, babası İsmail bey ve büyük amcası Kani beyi ikna edip, ailenin sinema sektörüne dalmasına ön ayak oluyor. 1923 yılında Elhamra Sineması’nın işletmesi alınıyor, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. 1925 yılında ise Melek (bugünkü Emek) Sineması ile marka haline geliyor İpekçi’ler. İşe ithalatçılıkla başlasalar bile, yerli film üretimine de geçiyorlar yıllar içinde. Muhsin Ertuğrul ve Nazım Hikmet ile çalışıyorlar özellikle. İpekçi onca faaliyet arasında birkaç roman da yazıyor ama bunları İhsan Koza takma adıyla yayınlıyor.
Senede Bir Gün ilk kez İpekçiler tarafından çekiliyor. Sene 1946. Efsane Ferdi Tayfur yapıyor yönetmenliği, başoyuncular Cahide Sonku ve Suavi Tedü. Eğilmez’in 1965’deki çekiminden sonra, yine kendisi filmin 1965’deki hasılatına güvenerek 1971’de bir kez daha peliküle geçiriyor.
Senede Bir Gün’ün öyküsü Bulgaristan’da başlıyor, İstanbul’da noktalanıyor. 14. yüzyıl sonrası Osmanlı egemenliğine giren ancak 1908 senesinde bağımsızlığını kazanan bu Balkan ülkesitopraklarında ezilen, üyeleri tacize uğrayan, öldürülen bir Türk aile izliyoruz. Ailenin Türkiye kaçışı sırasında güzel Nazlı’yla evlenmek üzere olan Emin vurulup Bulgar topraklarında esir düşüyor, bir hapishaneye konuyor. Aile ise topluca sınırı geçmeyi başarıyor. Filmin geri kalanı, sevgilisini bekleyen Nazlı’nın hastalanmasını, hapisteki Emin’in de hücre arkadaşlarıyla bir olup firar etmesini, ülkesine gelmesini anlatıyor.
Aşk ve hasret vurgunu Nazlı’nın yumuşak ve anlayışlı doktoru Fuat, kadına elini sürmeyeceğine yemin ederek evlenme teklif ediyor, Nazlı acı acı gülümseyerek kabul ediyor. Ancak Emin’in yurduna dönmesi, sevdiğini bulması gecikecek, gelip de olan biteni gördüğünde ise bu kurulu aile düzenini bozmamak için aradan özveriyle çekilecektir. Böylece bir araya gelemeyen aşıklar aşklarını kutsamak için senede sadece bir gün buluşmaya karar verirler. Bir kır kahvesinde gerçekleşecektir bu törensi buluşma. Bu aradan yıllargeçecek ve iki talihsiz sevgili ölümün yardımıyla cennette yeniden bir araya geleceklerdir.
Senede Bir Gün elbette günümüz seyircisine komik gelecek bir öyküye sahip. Zaten yönetmenin kendisi de yapıtına bir aydının yaklaşması gerektiği gibi yaklaşmış, özeleştiri yapmıştı. Hatta bu hikayenin parodisini de Arabesk’te kullanmıştı oldukça gülünçleştirerek, aşağılayarak. Ama filmin kalıcı olan yanını da vurgulamak gerekiyor. Bu, kuşkusuz kahramanımızın hapiste kaldığı bölümler. Eğilmez’in yarattığı tiplemeler (Irgat, Topatan, Şenses, Caymaz) çok canlı, çok yaşarlı. Daracık mekanda (Yedikule zindanları mı acaba, Rumelihisarı mı?) yaratılan dünya, Eğilmez’in gülmece anlayışıyla büyüyen sahneler, Cahit Engin’in tüm filme yayılan muhteşem görüntüleri bizi bir anda saçma sapan bir aşk öyküsünden alıp saf bir şirinliğin içine sokuyor.
Filmin artıları arasında Kartal Tibet’i de sayayım. Konunun inandırıcı olmamasına karşın, oyunuyla asla sırıtmayan, gerektiğinde kikboksçu kadar sert yumruk ve kafa darbeleri atabilen, gerektiğinde deli bir aşık olabilen, finalde de korkunç güzel bir oyunla döktüren Tibet gerçekten de pırıl pırıl parlıyor. Hapisteki beşli içinde de özelikle Irgat, Topatan ve Şenses dikkat çekiyor. Özellikle Şenses’in oyunu o kadar sahici ki insan kendine soruyor, Şenses sinemada kalsa yıldız olabilirdi muhakkak, diye. Beyazperdeye yakışıyor çünkü.

SÜRTÜK, 1965
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Mahmut Yesari, S: Sadık Şendil, K: Cahit Engin, M: Metin Bükey, Şarkılar: Sevim Şengül, O: Türkan Şoray, Ekrem Bora, Cüneyt Arkın, Melahat İçli, Ferah Nur, Memduh Alpar, Asım Nipton, Faik Coşkun, Volkan Kayhan, Fadıl Garan, Nermin Özses, Hikmet Gül, Siyah Beyaz, Arzu Film (Ertem Eğilmez &Nahit Ataman).
Bernard Shaw’un 1913 yılında yazdığı Pygmalion adlı piyes sayısız kere sahneye konmuş, sayısız sinema ve tiyatro eserine de esin kaynağı olmuştu. Bu tiyatro oyununda bir kentsoylu bilim adamı bir sokak kadınını alır ve ondan bir hanımefendi yaratacağını savlar ve bu savını gerçeğe dönüştürür. Süreç adamın yarattığı kadına aşık olmasıyla sonlanır. Shaw’un da bu ilginç yapıtta bir esin kaynağı vardı kuşkusuz ve bu esin kaynağı Yunan mitolojisindeki Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion’un kendi yarattığı yontuya aşık olma öyküsüydü.
Pygmalion’un sayısız uyarlamasından biri de Mahmut Yesari (1895 – 1945) tarafından yapıldı. Yazarın 1936 senesinde yazdığı piyesi üç kez aynı başlıkla filme alındı. Tabi sayısı onlarla, yirmilerle ifade edilemeyecek kopyalarını geçiyorum. İkinci ve üçüncü çevrimler Ertem Eğilmez tarafından gerçekleştirildi. İlki ise 1942 yılında, Halil Kamil’in yapımcılığında Adolf Körner tarafından çekilmiş, Zehra Yumsel ve Refik Kemal Arduman başrolleri paylaşmışlardı.
1965 yapımı Sürtük hem sinemamızda, hem de Eğilmez’in yönetmen ve yapımcılık yaşantısında bir köşetaşı çalışma. Çünkü öylesine bir hasılat elde ediliyor ki bu yapımdan, sonrasında henüz 36 yaşındaki genç yapımcı/yönetmen Yeşilçam’da tam manasıyla bir güç oluşturuyor, işletmeciler ve sinema salonu sahipleri,önünde ceketlerini iliklemeye mecbur kalıyorlar.
Sürtük evrensel anlamda bir yaratıcı/yaratılan arasındaki ilişkiden, kendinin yansıması olan bir imgeye yaratıcının duyduğu aşkı anlatan kaynak yapıttan aslında pek uzaklaşmamış. İlişkiler Şendil’in usta kalemiyle bizdenleşmiş, böylece öykü asla alıntılanmış kokmuyor. Her bölümünde tamamen sahici duruyor.
Kahramanlar üç tane. Gazino patronu Ekrem (Bora), çingene şarkıcı Türkan (Şoray) ve piyanist Cüneyt (Arkın). Patron bir gece gittiği bir kulüpte şarkı söyleyen bir çingene dilberi görür. Kendi gazinosunun şarkıcısı da yanındadır o gece ve maço patronumuz as solistinin şımarık ve görgüsüz davranışlarından sıkılmıştır. Bu çingene kızını alıp, tezgahından geçirip, eğrisini büğrüsünü yontup görkemli bir as solist yaratmaya karar verir ve ivedilikle uygular bunu. Kadın şarkıcılık eğitimini patronun çok güvendiği piyanist Cüneyt’ten alır. Ama bu dersler sırasında ikilinin arasında bir aşk doğduğuna tanık oluruz. Aşkın kızışması patrondan kaçışı getirirse de, Ekrem’in elinin her yana uzanması, genç ve hülyalı çiftin iş olanaklarını yok etmesi, dahası piyanisti öldürmekle tehdit etmesi Türkan’a geri adım attırır. Kadın geri döner patronun evine. Ama mutsuzdur, kendini vermez, günlerini hem kahrolarak, hem de Ekrem’e kahır azabı çektirerek geçirir. Finalde Türkan’ı yeniden neon ışıklarında görürüz. Bir gazinoda as solist olmuştur. Piyanisti de Cüneyt’tir. Patron yapıtının harcanmasına, param parça olmasına katlananamış büyük aşkını kalbine gömmüştür. Kor gibi acıları çekmeye razı olarak uzaktan seyreder Türkan’ı.
İtiraf etmek gerekirse Sürtük’ün bugünün izleyicisine vereceği aslında oldukça sınırlı. Doksan küsur dakikanın, inanılır gibi değil ama nerdeyse yarısında Sevim Şengül’ün okuduğu şarkılar yer alıyor. Yan öyküler bu şarkıların uzunluğu nedeniyle ne yazık ki sıfırlanmış durumda. Öykü kocaman bir klip gibi ilerliyor, aralarda hızlı çekimde farklı aşamaları izliyoruz. Bu bağlamda seksenlerin ikinci yarısındaki TRT televizyonu maç yayınlarını anımsatıyor. Reklamların arasından göz kırpan ayaktopu görüntülerini.
Filmin olumlu yanlarının en büyüğü Türkan Sultan kuşkusuz. Güzelliğinin doruğundaki sultanımızı bol bol dans ederken, şımarıklık yaparken, ağlarken, gülerken, somurturken yani yaşamın bütün hallerinde izliyor ve hayranlıkla şaşakalıyoruz. Ekrem Bora da sert ve acımasız patronu epey yaşarlı kılmış. Çok inandırıcı gözüküyor. Cüneyt Arkın ise yakışıklığının verdiği özgüvenle üstüne düşeni yapıyor. Kameraman Cahit Engin de şahane iş çıkarmış.
Filmin bir sürprizi de Melahat İçli (1916-1983). Büyük besteci Selahattin Pınar’ın da kardeşi olan deneyimli oyuncu Türkan’ı gazino hayatına hazırlayan kadın rolünü oynamıyor, yaşıyor. Her göründüğü sahneye bir şeyler katıyor, filmi zenginleştiriyor.

BEN BİR SOKAK KADINIYIM, 1966
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Alexandre Dumas Fils (La Dame Aux Camelias), S: Sadık Şendil, K: Kritonİlyadis, M: İbrahim Özoral, Şarkılar: Sevim Şengül, Tanju Okan, O: Fatma Girik, Kartal Tibet, Münir Özkul, Mürvet Sim, Önder Somer, Nedret Güvenç, Tugay Toksöz, Devlet Devrim, Tanju Okan, Güzin Özipek, Baki Tuğ, Nezihe Güler, Nubar Kamçılı, Zeki Sezer, Natuk Baytan, Nermin Özses, Siyah Beyaz, Arzu Film(Ertem Eğilmez &Nahit Ataman).
Kamelyalı Kadın dünya yazınında oldukça bilinen bir yapıt, 1848 senesinde yazılmış, tiyatroya ve operaya uyarlanmış hemen ardından. Yazarı Alexandre Dumas ama bu Dumas, oğul Dumas. Yani belki iki elle, belki de daha çok elle yazdığı için, değil yapıtlarının tamamını, bu eserlerin listesini bile okumanın nerdeyse biz zavallı okurlar tarafından imkansız gözüktüğü Fransızların dev yazarı Alexandre Dumas değil, onun oğlu olan Alexandre Dumas Fils.
Kamelyalı Kadın’ın ne ilk çevrimini, ne de sayısız uyarlamasının izine düşmek bence her şeyi bilen adamların en büyükleri İlber Ortaylı’nın ya da ne bileyim, Murat Belge’nin bile becerebileceği işlerden biri değil. Ama karşımızda bu kez Sadık Şendil’in müthiş bizden bir öyküye çevirdiği bir hikaye duruyor. İyice yerli malı, yurdum malı üstelik.
Hepimiz biliyoruz ki 1964 yılında yönetmenliğe geçtiğinde komedi filmleriyle işe koyulan, bu filmlerin içine erotik unsurları başarıyla katmayı beceren yetenekli ve cin yönetmenimiz Senede Bir Gün ve Sürtük ile gişe hasılatlarının en büyüklerini elde edince bu kez sadık senaristi, hayat boyunca yollarının ayrılmayacağı yoldaşı Sadık Şendil ile birlikte seyirciyi ağlatmayı, mendil manyağı yapmayı seçmişti. Başarıya ulaşmak için ağlatmak daha yeğlenebilir bir yöntem olarak gözüküyordu herhalde Eğilmez’e.
Ben Bir Sokak Kadınıyım çok koyu bir dram. Öykü bir aşk üstüne kurulu. Ve bu aşkın iki kahramanı birbirine kavuşamıyor, aşktan yanmalarına, tutuşmalarına karşın. Üstelik de en sevilesi varlık ilkin bu aşkı engelleyen,bir anne! İkinci engel ise erken bir ölüm.
Kahramanlardan ilki Feride (Jeyan Mahfi seslendirmesiyle Girik)adını taşıyor. Daha doğrusu kızın Feride’liği genç kızlık döneminde bitiyor aslında. Funda’lığa terfiediyor. Yani kızlığını yitirdiği için baba evinden kovulan, sokağa atılan Feride hayatını kazanmak için panayır çadırlarında çıplak dansözlük yapıyor. Adı Funda olmuş artık. Funda’nın panayır kafilesinde iki can dostu var. Biri palyaço Gülenyüz (Özkul), öteki ise Nedime (Sim).
Bir gün gösteri yaptıkları sahil kıyısındaki ilçeye gelen arkadaş gurubunda sakin, kendi halinde, efendi, dahası çok yakışıklı bir gençle tanışıyor Funda. Ferdi (Hayri Esen seslendirmesiyle Tibet) bu gencin adı. Aşk alevleniyor arada. Ama kendini aile kızı diye tanıtan Funda, gerçek kimliği anlaşılmasın diye işin başındayken kaçıyor aşkından.
Sonra işleri büyütüyor Funda, sosyetik bir kadın oluyor. Sevgililerinin banknotları sayesinde, bir eli yağda, bir eli balda yaşamaya başlıyor. Bir partide karşılaştıkları Ferdi ile ilişkinin alevlenmesiyle ise her şeyden elini ayağını çekiyor. Alçak gönüllü, sade bir hayatı tercih ediyor. İkili Cennettepe adını verdikleri bir beldeye geliyor böylece.
İkinci ayrılık ise kadının kimliğini öğrenen Ferdi’nin annesi (Güvenç) yüzünden gerçekleşiyor. Kadın oğluyla bir aile kızının evlenmesi gerektiğini, Ferdi’nin geleceği için bunun önemli olduğunu söylüyor Funda’ya. Funda da az bir şey düşündükten sonra, aşkı için razı geliyor bu ayrılığa. Çekip gidiyor, dönüyor İstanbul’a.
Ama İstanbul günleri acıklı olacak, kadın önce kumar illeti nedeniyle parasız pulsuz kalacak, sonra gittikçe sıklaşan baş dönmeler ve bayılmalarla ölümün eşiğine gelecektir. İzini nasılsa bulan Gülenyüz ile girdiği dayanışma içinde, dostunun da gayretiyle yeniden Cennettepe’de üçlü bir araya gelse de, Funda ilkin kör olacak, hemen ardından da her şeyi öğrenen ve perişan olan Ferdi’nin kollarında ölümü tadacaktır.
Konunun ilerleyen yıllarda sinemamızda işlene işlene bayağılaştığını, cıvıdığını görsek de Eğilmez bu melodramdan bence eli yüzü düzgün bir film çıkarmayı başarmış. Finalde mendillerin suyunun sıkılmaması mümkün değil. Bunun için de iki büyük oyuncusuna alkış tutmak gerekiyor. Hem masum bir kızı canlandıran, hem de seksi olmayı başaran Fatma Girik, dansları, dekolte giysileri, striptiz sahneleriyle hiçbir filminde olmadığı kadar iç gıcıklayıcı görüntüde. Kartal Tibet de kolayca gülünesi duruma düşülebilecek yoğunlukta sahneleri oyunculuk yeteneğiyle ağlama duvarına dönüştürmeyi biliyor. Münir Özkul da abartıya kaçmadan Gülenyüz rolünü iyi yorumluyor. Finaldeki sekansta özellikle masa başındaki oyunu cidden çok iyi.
Filmde belgesel değeri büyük olan sahneler de mevcut üstüne üstlük. İlki Tanju Okan. Şarkıcı hem deniz kenarında, hem de şarkı söylerken arzı endam ediyor. Dahası dev yönetmen Natuk Baytan da doktor rolünde gözüküyor finale doğru.

BİR MİLLET UYANIYOR, 1966
Y: Ertem Eğilmez, Eser: Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, S: Sadık Şendil, K: Kritonİlyadis, O: Kartal Tibet, Tugay Toksöz, Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, Danyal Topatan, Münir Özkul, İhsan Yüce, Önder Somer, Atıf Kaptan, Şeref Gedik, Sevda Nur, Nezihe Güler, Zuhal Üstüntaş, Talia Saltı, Selahattin İçsel, Sıdıka Duruer, Nermin Özses, Ahmet Sert, EhatAlinçe, Lütfü Engin, Siyah Beyaz, Arzu Film (Ertem Eğilmez & Nahit Ataman)
Nazif Tepedelenlioğlu’nun Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Muharebesi’ne katılan ve büyük kahramanlıklar gösteren 96. alayı konu aldığı Bir Millet Uyanıyor ilk kez Muhsin Ertuğrul tarafından beyaz perdeye aktarılmıştı. Başarısını, alayın büyük kısmının şehit olma pahasına başaran bu kahramanların öyküsünü bu kez Eğilmez çekmiş 1966 senesinde.
Bir Millet Uyanıyor 1919 tarihinde başlıyor. Yani Kurtuluş Savaşı ile aynı zamanlarda. Alayın hayatta kalanlarının mütareke sonrası köylerine döndüğünü öğreniyoruz Anlatıcı’nın (Agah Hün) sesinden. Ama bu arada alay komutanı Davut Yüzbaşı (Hayri Esen seslendirmesiyle Tibet), Mustafa Kemal’in yiğitçe başlattığı bağımsızlık mücadelesi için savaşmak amacıyla eski askerlerini bir araya getirmeye koyuluyor.Filmin başlangıcı böyle.
Yüzbaşı Davut’un toparladığı yedi sekiz yiğit bir köye geldiğinde, köyün Yunan askerleri tarafından işgal edildiğini görüyoruz. Askerlerimizin sayısal azlığı işgale engel olamıyor. Verilen mücadeleye karşın cesur Türk askerleri esir düşüyor, idama mahkum ediliyor. Finalde ise beklenen oluyor, idam sehpasında bile cesaretlerinden zerrece kaybetmeyen Yüzbaşı Davut ve adamları köyün sinmiş, ezik insanlarını galeyana getirip küffara meydan okuyorlar.
Eğilmez amacına fazlasıyla ulaşmış bu harp filminde. Amaç milli duyguları gıdıklayan bir kahramanlık öyküsünü, bir destanı diriltmek ve yönetmenimiz de bunu fazlasıyla başarıyor. Bu bağlamda Eğilmez’i alkışlamak gerekiyor sadece.
Eğilmez hikayesini anlatırken yaslandığı şeyleri çok doğru saptamış. Yüzbaşı Davut için harika bir seçim yapmış. Kartal Tibet hem müthiş fiziğiyle role çok yakışıyor, hem de büyük oyun gücüyle en ulusalcı duygulara sahip olmayanları bile etkiliyor.
Eğilmez yan rolleri de ustalıkla seçmiş. Bigalı Ömer’de babayiğit görüntüsüyle hiçbir şey oynamadan bile kudretini peliküle geçiriveren Hayati Hamzaoğlu, tek kolunu savaşta yitiren ve bunun ezikliğini ve nefretini her an hissettiren askerde Erol Taş, deli dolu onbaşıda, filme yakışan bir gülmece duygusu da yaratan Münir Özkul, dilsizde İhsan Yüce, kızı bir askerin tecavüzüyle öldüğü için hayata küsen kahramanda Danyal Topatan korkunç bir topluluk oluşturmuşlar. Bunlara köy eşrafından olmasına karşın Anadolu isyancılarına katılan çiftlik ağasında Önder Somer, onun kardeşi genç tıbbiyelide Şeref Gedik kadroyu iyi tamamlıyorlar.
Sadık Şendil’in senaryosu epey akışlı. Diyalogları da kuşkusuz altmışlı yılların ikinci yarısında seyirciden bol bol alkış alacak kadar ulusal duyguları galeyana getirmiş olmalı. Ama Eğilmez’in yönetmenlik bağlamında, iki sene içinde Fatoş’un Fendi Tayfur’u Yendi acemiliğinden bu noktaya gelişi gerçekten de hayret uyandırıcı. Eğilmez’in dili de aynen Şendil’in diyalogları kadar akışlı ve kaygan çünkü.
Bir alkış da kuşkusuz filmin şahane kameramanı Kriton İlyadis için. Usta kameramanın pırıl pırıl, derinlikli ve zevkli çerçeveleri film boyunca büyük bir zenginlik doğrusu. Hem iç mekanlarda, hem de dış mekanlarda kullanılan objektifler, doğru plan büyüklükleri, yakın planlardaki özenli ışıklar filmin amacına ulaşmasına çok yardımcı olmuş.
Bir Millet Uyanıyor amacına ulaşıyor demiştim ama yine de finaldeki falsodan söz etmeden geçemeyeceğim. Kahramanların idam sehpasında milleti harekete geçirmeyi başardıktan sonraki sahneler çekilememiş ne yazık ki. Anlatıcı devreye girmiş, araya belgesel Kurtuluş Savaşı görüntüleri konmuş. Belli ki yönetmen ve ekibi kalabalığı idare edememiş, çekilen planlar kullanılamamış. Ya da başka şanssızlıklarla karşılaşılmış ve sahne böyle güdük kalmış. Bu nedenle film yine de bir tatminsizlik duygusu ile sona eriyor ne yazık ki.
Filmin 1967 Antalya Film Festivali’nde tarihsel film dalında birinci olduğunu, çekimlerin ise Bilecik’te 45 gün içinde gerçekleştiğini belirteyim. Bu arada ilginç bir not da ilk Ertuğrul uyarlamasında oynayan Atıf Kaptan’ın Eğilmez yorumunda da yer alması.

SENİ BEKLEYECEĞİM, 1966
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Mike Rafaelyan, O: Sadri Alışık, Fatma Girik, Nilüfer Aydan, Kenan Pars, Adnan Şenses, Reha Yurdakul, Birsen İz, Tugay Toksöz, İhsan Yüce, Kamuran Yüce, Ömercik, Oğuz Oktay, Siyah Beyaz, Arzu Film(Ertem Eğilmez & Nahit Ataman).
Meçhul bir film bu! Kopyasına hiçbir yerde rastlayamadığım. Negatifi kaybolmuş olmalı.
SENİ SEVİYORUM, 1966
Y: Ertem Eğilmez, S: Sadık Şendil, K: Mike Rafaelyan, O: Hülya Koçyiğit, Ekrem Bora, Senih Orkan, Semih Sezerli, Sadettin Erbil, Münir Özkul, Ferah Nur, Tugay Toksöz, Reşit Çıldam, DanyalTopatan, Zeki Sezer, Necdet Çağlar, Siyah Beyaz, Arzu Film& Kadri Film ortak yapımı (Ertem Eğilmez, Nahit Ataman ve Kadri Yurdatap).

Seni Seviyorum Eğilmez’in filmografisinde biraz gölgede kalmış bir film ne yazık ki. Çok az bilinen bir gerilim filmi bu. Tıkır tıkır işleyen bir avantür, üstelik de yaman bir aşk hikayesi de içeriyor.
Altmışların hemen ortasından itibaren sinemamıza Sürtük, Senede Bir Gün gibi mendilleri kovalara boşalttıran çalışmalar, yetmiş sonrası da unutulmaz komedi filmleri üreten Eğilmez, Seni Seviyorum ile sadece komedi ve dramlar değil, Osman Seden, Natuk Baytan, Memduh Ün kadar ustalıklı gerilim filmi de üretebileceğini dosta düşmana kanıtlıyor Seni Seviyorum ile. Helal ona.
Eğilmez filmin ilk karesinden başlayarak bir merak ögesini sunuyor seyirciye. Bir çift var, adam Lübnanlı, kadın İstanbullu. Zengin işadamı karısına paralar dökmüş, en lüks otellerde, en güzel beldelerde tatile çıkarmış onu, ama genç kadın mutsuz görünüyor. Mutsuz da ne kelime, canına kıyacak kadar hayattan bezmiş gözüküyor. Nedeni zengin adamın kendisine duyduğu hastalıklı kıskançlık. Eşine nefes bile aldırmayacak kadar hayatına müdahale ediyor, yaşamı zindana çeviriyor adam.
İlk sahnede görüyoruz ki kadın intihar etmek üzere. Ama özgüven dolu tavırlarıyla izlediğimiz çok soğukkanlı biri engelliyor bunu. Özgüven dolu adam Atmaca Tarık diye anılan bir gangster. Adamlarıyla yeraltı dünyasında yasadışı işler çeviren biri.Böylece film boyunca ne olacak diye kafa yormaya koyuluyoruz. Daha ilk karelerden itibaren başlamış gözüken Atmaca’nın aşkı karşılık bulacak mı? Çete peşindeki polis gurubunu atlatacak mı? Muhbirler karşı-kahramanların kuyusunu kazmaya başaracaklar mı?
Eğilmez öyküsünü sabırla anlatıyor, gerilimi yumuşatmak için karşı-kahramanları belirli özelliklerle besleyerek yaşar hale getiriyor. Her mafya üyesi farklı davranışları ve becerileriyle ilgimizi çekiyor. Biri armonika çalıyor (Sezerli), biri karnından konuşarak kukla oynatıyor (Özkul), biri kocaman kocaman açıp gözlerini komik şeyler yapıyor (Erbil).
Eğilmez’in şanssızlığı faşist sansürün başında giyotin gibi sallanması kuşkusuz. Çünkü dönemin acımasız denetimi her suçlu mutlaka cezalandırılmalıdır, polis her zaman failleri yakalar gibi salakça gerekçelerle tüm filmlerimizi iğdiş ettiği için film kötü son ile noktalanıp Selma Lübnan’a kocasının yanında gitmek zorunda kalıyor. Atmaca Tarık da polis kurşunu ile limanda kalkmak üzere olan geminin yanı başında can veriyor. Sevgililerin birbirine seslendikleri son cümleler filmin başlığı oluyor.
Eğilmez başarılı bir çalışma ortaya koymuş. Mike Rafaelyan’ın kamerası, parçalı ışıkları gerilime büyük katkı vermiş. Ekrem Bora şahane oynamış, gerektiğinde yumuşak duygular da duyan (film başında yoksul kişilere yardım ettiğini, iyi bir kalp taşıdığını görüyoruz), sert ve acımasız mafyozoya hayat vermiş. Gencecik Hülya Koçyiğit ve Senih Orkan da evli çiftte oldukça inandırıcılar. Çeteyi oluşturan üyeler de harika bence. Başta Sadettin Erbil, Semih Sezerli, Münir Özkul olmak üzere. Keşke Danyal Topatan bir sahnede görünüp de kaybolmasaymış!
Seni Seviyorum Eğilmez’in iki yıllık bir deneyim sonunda şahane bir yönetmen olduğunun tanıtı. Keşke büyük yönetmen arada bir böyle gerilimler patlatsaymış. Tabi bu arada film başarılı işleyen senaryosuyla sanki bir ABD filminden aparma gibi duruyor. Belki de benim hüsnü kuruntum bu, bilmiyorum!