FASSBINDER’in ALEXANDERPLATZ’ında MODERNİTE ve MELANKOLİ

Fassbinder’in 1980 yılında TV için çektiği 14 bölümlük Berlin Alexanderplatz dizisi Alfred Döblin’in 1929 tarihli, aynı adlı romanından uyarlanmıştır. 15 saatlik bu devasa yapım Döblin’in romanındaki kaotik montaj tekniğini görsel bir klostrofobiye dönüştürür. Alman ruhunun karanlık dehlizlerini gösteren ve Fassbinder’in sanatsal vasiyeti niteliği taşıyan bu uyarlama dürüst kalmak isteyen başkahraman Franz Biberkopf’un modernite denilen devasa çarkın dişlileri arasında ruhsal ve bedensel olarak ufalanışını anlatır. Fassbinder için bu eser, 1920’lerin Berlin’inindeki gündelik hayatı bir müze titizliğiyle yansıtmak değil, modernitenin (kapitalizm olarak da okuyabiliriz) dişlileri arasında ezilen insanın evrensel trajedisini görselleştirmekti. Bu yazımda, faşizme doğru giden Weimar Almanya’sının içinde bulunduğu toplumsal çürümenin sıradan insanlar üzerindeki etkilerini başkahraman Franz Biberkopf’un trajik ilişkilerini temel alarak anlatmayı amaçlıyorum.

Dizi, Franz Biberkopf’un sevgilisi İda’yı öldürdüğü için 4 yıl yattığı Tegel Hapishanesi’nden çıkışıyla başlar. Biberkopf özgürlüğüne pek sevinemez. Tahliye onun için ödülden ziyade bir travmadır. Dış dünyadaki insan kalabalığı, gürültü ve kaotik ortam son derece rahatsız edicidir. Franz sürekli basık tavanlı, loş ışıklı ve abartılı dekore edilmiş iç mekanlarda gezinir. Filmde Berlin kenti karakterleri yutan, onları arzularıyla kırbaçlayan ve küçük parçalara bölen bir labirenti andırır. Dış dünyanın tehdit edici sunumu, Franz’ın hapishaneden çıksa bile zihinsel olarak hâlâ mahkum olduğunu ve tehdit edici ortamda debelendiğini gösterir. Filmin başlarında Franz’ın o saf dev hali muazzam bir şekilde işlenir. Franz filmin başlarında iyi ve dürüst bir adam olmaya yemin eder. Ancak iyi adam olma çabalarının kırılganlığı ve imkansızlığı yaşanan olaylar karşısında net biçimde açığa çıkar. Fassbinder, Franz’ı hem kurban hem de trajik çocuksu biri olarak resmeder. Franz ne kadar çabalasa da döngüsel kötü kaderinin dışına çıkamaz. Toplumsal iklim, kötülüğün sıradanlığı; hatta kaçınılmazlığı Franz’ı trajik bir yıkıma sürükler. Hayal kırıklıkları, ihanetlerle, yoksullukla mücadele ile geçen yaşamında, arkadaşı Reinhold’un istemeden katıldığı bir soygun sırasında onu arabadan itmesi sonucunda tek kolunu da yitirir.
Teknik Özellikler

Görüntü yönetmeni Xaver Schwarenberger’in filme kirli sarı ve kahverengi tonlarda yansıttığı kareler 1920’lerin sonlarındaki Weimar Cumhuriyeti’nin çürümüşlüğünü ve ekonomik krizin getirdiği kirli atmosferi yansıtır. Bu renk skalası Franz’ın umutsuzluğunu pekiştiren bir hapishane parmaklığı işlevi görür. Kamera uzun planlarla Franz’ın zihinsel sıkışmışlığını ortaya koyar. Sarı kirli ışıklar, loş iç mekanlar, tütün dumanı ve karanlık koridorlar Berlin şehrini çürüyen bir organizma gibi gösterir ve karakterlerin iç dünyasıyla paralellik gösterir. Puslu pencerelerden sızan soluk ışıklar Berlin’in tekinsiz ve yer altı atmosferini pekiştirir. Işık genellikle yukarıdan değil yandan ya da arkadan gelir. Bu da karakterlerin yüzünde yarı gölge yaratır. Karakterlerin yüzlerinin bir yarısı aydınlıkken diğer yarısının koyu gölgeler içinde kalması insan ruhunun ikiliğini simgeler. Karanlık adeta insanların içinde yer etmiştir. Çekimlerin kapı aralıklarından, pencere kenarlarında, aynalar içinden yapılması, karakterlerin hapsedilmiş, sıkışmışlık ve sürekli gözetim altında olduklarını gösterir. Bu klostrofobik ve panoptik ortamda özgürlük yoktur. Alan olmasına karşın hiçbir çıkış yoktur. Aynadan veya camın arkasından gördüğümüz karakterler kendi gerçekliklerinden kopmuşlardır. Buğulu ve kirli bir atmosferin oluşturduğu yapaylık izleyiciye Franz’ın dünyasının bir ilüzyon olduğu ve bu dünyada kimsenin güvende olmadığını düşündürür. Gündelik hayatta Hitler’in ve Nazizimin ayak sesleri kendini hissettirmektedir. Ayrıca 7. Bölümde arka planda sürekli Hitler’in radyodaki konuşmaları duyulur.
Fassbinder bu dizide diğer pek çok filminde olduğu gibi Brechtyen yabancılaştırma unsurlarını kullanır. Yani izleyiciye sürekli olarak bunun bir film olduğu gerçeğini hatırlatır. Oyuncuların bazen kameraya bakması veya aşırı yapay renkler izleyicinin karakterle özdeşleşmesini engeller. İzleyicinin Franz için ağlamaması ve Franz’ı bu duruma düşüren toplumsal mekanizmaları ve ilişkilerin analiz edilmesi istenir.

Peer Raben’in besteleri dizinin duygusal omurgasını oluşturur. Fassbinder’in bizzat kendisinin seslendirdiği dış ses, Döblin’in romanındaki edebi dili diziye taşır. Bu ses bazen karakterlerle alay eder ve bazen de onlara acır. Arka planda tramvay çanları, inşaat gürültüsü, gazete satanların bağırışları hiç durmaz. Bu bireyin kentin gürültüsü ve kaotikliği içinde nasıl kaybolduğunu gösterir. Rahatsız edici melankolik temalar tekrarlandıkça Franz’ın kaçamadığı kader döngüsü tekrarlanmış olur. Gerek her bölümün başlangıcında gerekse aralardaki arka plandan gelen endüstriyel gürültüler sürekli bir huzursuzluk duygusu yaratır. Ses, görüntüden daha gerçek ve etkili bir baskı aracı olarak kullanılır.
Reinhold ile Karşılaşma
Berlin’in ekonomik ve sosyal karmaşasında savrulan Franz, hayat tutunmak için iş aramaya koyulur. Pek çok ufak tefek işlere girer ve başarısız olur. Önce kravat aksesuarı, sonra gazete ve erotik dergi satıcılığı, daha sonra da sevgilisinin amcası Otto’nun önerisiyle ayakkabı bağı satıcılığını dener. Gazete satışı yaparken milliyetçi bir grup nazi pazubandını Franz’ın koluna takıverir. Politik bir yönü olmayan Franz aidiyet ihtiyacından dolayı bir anda bilinçsiz şekilde politikanın malzemesi olur.

Franz’ın bir barda Reinhold ile tanışması hayatının dönüm noktasını oluşturur. Reinhold; manipülatif, soğuk, ilişkilerinde tutarsız bir adamdır ve Franz’ın ikizi gibidir. Franz kendi yıkımını getirecek bu adama hayranlık duyar. İkisi arasındaki ilişki; itaat, bastırılmış arzu, güç aktarımı kendini sabote etme ve köle efendi konumu açısından okunabilir. Reinhold, Franz’ın bastırdığı tarafıdır. Franz, iyi olmak, dürüst yaşamak ister ve aidiyet arar. Reinhold ise iyilikle ilgilenmez, soğuk ve mesafelidir, insanları araç olarak kullanır, kadınlara meta gözüyle bakar, onları kullanır ve sıkılınca Franz’a gönderir, suçu bir strateji, bir araç olarak görür. Pişmanlık nedir bilmez. Kadın burada erkekler arası hiyerarşinin aracıdır. Reinhold’un dünyasında kadın kullanılabilir nesnedir. Tıpkı faşizmde olduğu gibi Reinhold insanları özne olarak değil araç olarak görülür. Franz aslında Reinhold’a hayrandır. Çünkü Reinhold’un yaptığı şeyi Franz bilinçdışında yapmak ister ama cesaret edemez. Sevilme arzusu duyan Franz’ın ihanete uğrama döngüsü Fassbinder’in kendi özel hayatındaki travmalarla örtüşür. Franz birey olarak dağılırken, Weimar Almanya’sı da dağılmaktadır. Reinhold acımasız bir suçlu olmasının yanı sıra yaklaşan faşizmin de psikolojik öncüsüdür. Faşizmin içi boş olan fakat kendini güçlü gösteren gizemli, çekici, otoriter işleyişi, ne istediğini bilemeyen güçsüz ve iradesiz Franz’ı etkiler. Çünkü Franz kararsızdır, kimlik krizi yaşar, güçlü bir figüre yaslanmak ister. Onun işsizliğini ve yoksulluğunu örten bu olgu, 1930’ların Alman toplumunun psikolojisidir.
Kimliği ve ekonomik güvencesi olmayan, anlam arayışında olan, yalnız kalmaktan korkan Franz bu belirsizlik ve kriz ortamında psikolojik bir refleksle güçlü figürlere yönelir. Reinhold tehlikeli bir olmasına karşın Franz, güce boyun eğerek onunla kalmaya devam eder. Çünkü gücün güvenlik illüzyonu yaratma gibi bir meziyeti vardır. Franz iyi olmak ister ama güçlü olmak daha ağır basar. Reinhold, Franz’ın olmak istediği ama korktuğu vahşi özgürlüğü, Franz ise Reinhold’un nefret ettiği vicdanı temsil eder.
Fassbinder kendisini hem Franz hem de Reinhold ile özdeşleştirmiştir. Franz dünyaya karşı savunmasız, sevilmek ve iyi olmak isteyen, yalnızlıktan ve terk edilmekten korkan, güce hayranlık duyan, saflığı yüzünden sürekli darbe alan koca cüsseli çocuk ruhlu bir adamdır. Fassbinder kendi duygusal açlığını ve dışlanmışlığını Franz’da görür. Reinhold, donuk, sert, acımasız, duygusuz, manipülatif ve yıkıcı bir güçtür. Fassbinder’in setlerindeki o meşhur tiranlıkları ve insanları avucunun içine alma isteği Reinhold’un tutumunu çağrıştırır. Dizi boyunca aslında Fassbinder’in kendi ruhundaki iki zıt kutbun, kurban ile celladın, köle ile efendinin bitmek bilmeyen savaşını izleriz.
Kadın Karakterler

Fassbinder’in dünyasında kadınlar erkeklerin şiddetini emen paratonerler gibidir. Aynı zamanda Franz’ın parçalanmış kişiliğinin farklı yansımalarıdır. İda onun günahı, Eva onun gerçekliği, Mieze ise onun imkansız cennetidir. Erkek karakterlerin dünyası (özellikle Reinhold ve Pumps) dünyası metalik, sert, şiddet dolu ve karanlıkken, kadınlar bu dünyaya etten, kemikten ve gözyaşından oluşan bir kırılganlık katar. Ancak bu kırılganlık zayıflık olarak görülür ve sistemli bir şekilde yok edilir.
Dizinin en aydınlık ama sonu en karanlık karakteri olan Mieze, Franz için kirli Berlin sokaklarında bulduğu Azize’dir adeta. Beyazlar içinde, melek kanatlarıyla veya elinde bir kurbanlık kuzuyla betimlenen Mieze, Franz’ın dünyada bulamadığı masumiyetin cennetteki yansımasıdır. Mieze’nin bu hali, Franz’ın ona olan sevgisinin ne kadar saf ama bir o kadar da imkansız olduğunu gösterir. Mieze’nin Reinhold tarafından bir ormanda katledilmesi masumiyetin artık bu dünyada yerinin olmadığını kanıtıdır. Onun ölümü aynı zamanda Franz’ın dürüst olma çabasının mezarıdır. Hatta ruhsal ölümüdür. İyilik kötülük tarafından sonsuza dek kurban edilmiştir. Franz’ın eski sevgilisi ve koruyucusu olan Eva, hayatta kalma sanatının ustasıdır. Eva fahişelik yaparak kazandığı parayla ve edindiği nüfuzla Franz’ı defalarca kurtarır. Duygularını rasyonelize etmiş ve mantığı ön plana alan bir kadındır. Mieze ruhu ve spiritüel bir dünyayı temsil ederken, Eva bedeni ve gerçekliği temsil eder. Franz’ın sanrılarında Meryem Ana figürüne evrilen Eva, bir yandan Franz’ın acılarını dindirmeye çalışan ama aynı zamanda onun kaçınılmaz sonunu izlemek zorunda kalan trajik bir anne figürüdür. Geçmişin hayaletlerinden İda, Franz’ın hapse girmesine neden olan katlettiği kadındır. İntikam tanrıçası gibidir. İda artık bir anının yanı sıra Franz’ın üzerine çöken suçluluk duygusunun bedenselleşmiş halidir. Sürekli parçalanan bedeniyle Franz’a kendi vahşetini hatırlatır. Fassbinder burada erkek şiddetinin kadını yok ettiğini ama onun hayaletinin erkeği sonsuza dek hapsedeceğini işaret eder. İda’nın kardeşi olan Minna ise bu geçmişin arzularla harmanlanmış devamıdır. Minna toplumsal normlar ile bastırılmış arzular arasında sıkışmış bir kadındır. Franz’a olan ilgisi hem intikam hem de teslimiyet içirir. Franz’ın Minna ile ilişkisi onun geçmişinden kopamadığının ve şiddet sarmalına ne kadar kolay geri dönebileceğinin ilk sinyalidir. Bu iki figür Franz’ın temiz bir sayfa açma hayalinin önündeki engellerdir. Reinhold’un sıkılıp Franz’a devrettiği kadınlardan biri olan Chilly, Weimar Almanya’sında kadının ekonomik ve sosyal olarak nasıl bir meta haline getirildiğini temsil eder. Onun sessiz kabullenişi dönemin lumpen proletarya kadınlarının kolektif karakteridir.
Epilogun bir sahnesinde tüm kadın karakterlerin bir arada olduğu sirk benzeri bir atmosferde Franz’ın yargılandığı görülür. Bu sahne, topyekün bir cinsiyetin erkek şiddetine, tarihsel baskıya ve patriyarkaya karşı sessiz ama görsel olarak çığlık atan bir başkaldırısıdır. Kadınlar burada birer cellat değil, Franz’ın patriyarkadan da güç alarak kendi elleriyle yarattığı cehennemin aynalarıdır. Kadınların susturulduğu ve kurban edildiği bir dünyada erkeklik de kendi yarattığı enkazın altında kalmaya mahkumdur.
Sonuç

Dizinin en alıcı bölümlerinden olan son iki saatlik kesitte Franz’ın zihni bir iç savaş alanına dönüşür. Kasap dükkanları, mezbaha, çarmıha gerilme sahneleri, neon ışıklı pavyonlar ve geçmişin hayaletleri iç içe geçer. Franz’ın kurban edilen bir kuzuyla özdeşleştirildiği sahneler onun toplumsal bir kurban olduğunu çağrıştırır. Dizinin son dakikalarında Franz’ı bir fabrikanın kapısında kar kütleleri arasında sessizce dururken gördüğümüzde etrafındaki tüm o kadın sesleri ve kentini gürültüsü kesilmiştir. Mieze’nin saflığı, Eva’nın şefkati, İda’nın çığlığı modern sanayi toplumunu gri gürültüsü içinde eriyip gitmiştir. Franz, duygu, aşk ve vicdanını kaybettikçe akıllanmış ancak bu akıllanma onu insandan çok sistemin ruhsuz bir dişlisine dönüştürmüştür. Hatta o ruhsal olarak yok olmuştur diyebiliriz. Artık zararsız bir vatandaşa dönüşmüştür. Fassbinder’e göre bu ölümden daha beter bir sondur. Fabrika kapısında sessizce nöbet tutan uysal adamın ruhu sistem tarafından evcilleştirilmiş hatta tasfiye edilmiştir. Fassbinder’in puslu sarı ışığı, sönük ampülleri ve boğucu dumanları altındaki bu Berlin, kadını metalaştıran, erkeği vahşileştiren ve masumiyeti bir orman kuytusunda katleden bu kirli düzenin görsel manifestosudur. Alman ruhunun derinliklerine inen Fassbinder’in bu 15 saatlik devasa toplum otopsisi ve ağıtı çürüyen kentte çürümeye yazgılı insanların trajik çıkmazını çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. Ve Fassbinder bizlere şu yakıcı gerçeği fısıldamaktadır: Modern dünyada hayatta kalmanın bedeli, çoğu zaman büyük ödünler vermektir, kendinden vazgeçmektir. Franz Biberkopf’un hayatta kalıp hiçleşmesi, Fassbinder’in modern insana dair en büyük uyarısıdır: Eğer dünya seni öldürmüyorsa, seni kendine benzetecektir ki bu ölümden bile daha trajiktir.