BEYAZ PERDEDEN

HALİT REFİĞ SİNEMASI 1970 – 1979

ADSIZ CENGAVER, 1970

Y& S: Halit Refiğ, K: İlhan Arakon, O: Cüneyt Arkın, Nebahat Çehre, Birsen Ayda, Altan Günbay, Behçet Nacar, Hümeyra, Birtane Güngör, Yapımcı: Hürrem Erman, Renkli

Refiğ ikinci renkli filmini Hürrem Erman’a çekerken (film bir Türk-İran yapımı) bilinen, tutmuş bir formülü uygulayarak gişe yapmayı deniyor. Yani ilkin iyileri temsil eden, ahlaklı ama bileği, kılıcı güçlü bir kahramanın badireler atlattıktan sonra zafere ulaşacağı bir öykü, kötülerin cezalandırılması, tabiii bir kısmı iyilerden yana, bir kısmı kötülerin cephesinde yer alan fıstık kadınların ekranı şenlendirmesi. Bunlara büyük bir olasılıkla İngiltere’de yapılmış olan ve filme görsel zenginlikler ve masal tadı ekleyen bazı teknik numaraları ekleyelim. Sonuncusuna örnek olarak şişeden çıkan dev, cadının küresinde beliren gerçeküstü görüntüleri hatırlayalım.

Refiğ filmini kurmaca bir uzama, kurmaca bir imparatorluk dönemine yerleştirmiş. Emir Mahmut’un veziri hain Cabbar tarafından öldürülmesiyle başlıyor hikaye. Mahmut’un kesilen başı ilk gerçeküstü öge olarak çıkıyor karşımıza. Kesilen baş dile gelip, Cabbar’a oğlu tarafından öldürüleceğini söylüyor! Kehanet yeni hükümdarı ürkütüyor haliyle, yeni doğan çocuğunu öldürmeye karar veriyor. Ancak annesi oğlunu kurtarmak için harekete geçip, bir sepete koyuyor ve bir nehre bırakıyor. Böylece oğlan bir aile tarafından bulunup yetiştiriliyor. Henüz ismi konmayan çocuk anababasını Cabbar’ın adamları kesince intikam almaya yemin ediyor.

Sonra bir zaman aşımı oluyor, adsız cengaveri bileği bükülmeyen bir yiğit olarak görüyoruz. Cabbar’a tutsak düşse de, kadınların yardımıyla özgürlüğüne kavuşuyor sonunda, Cabbar da ateş kuyusuna balıklama dalarak yapmış olduğu hainliklerin cezasını çekiyor.

Refiğ’in filmi iki bin yirmili yıllarda bütün cazibesini yitirmiş, maalesef. Belki İranlı Pui Benai, bizim Birsen Ayda ve Nebahat Çehre’nin güzellikleri bir nebze hafiflik yayıyor ama yetmiyor. Hele hele gülmece duygusundan nasibini almayan ustamızın, İranlı Humayun Tebrizyan’ın sululuklarından medet umması çok vahim.

İlhan Arakon’un görüntüleri filmin ender artılarından biri. Hürrem Erman ünlü Rank stüdyolarında yıkatmış filmi, trükajları orada yapmış ama ne yazık ki masalsı hava pek yakalanamamış.  

SEVMEK VE ÖLMEK ZAMANI, 1971

Y: Halit Refiğ, S: Halit Refiğ, Muzaffer Arslan, K: Necati İltaç, O: Türkan Şoray, Murat Soydan, Zuhal Aktan, Muzaffer Tema, Nedret Güvenç, Yalçın Gülhan, Bora Ayanoğlu, Muammer Gözalan, Aynur Aydan, Zeki Sezer, Yapımcı: Muzaffer Arslan, Renkli

Sevmek ve Ölmek Zamanı başlığıyla Metin Erksan’ın başyapıtı Sevmek Zamanı’nı çağrıştırsa da ilkin bir başka Erksan başyapıtından, Acı Hayat’tan aparılmış senaryosuyla nefret duygularımızı körüklüyor. Burayı hemen derinleştireyim.

Acı Hayat (1962) başlıklı filminde Erksan ustamız öyküsünü birleşmeye çalışan genç bir çiftin konut sorunundan yola çıkarak kurarken, Refiğ filminde bambaşka bir temele oturtuyor yapısını. Burada bir konut sorunu söz konusu değil, bütün film kadının bekaret sorunu üstüne inşa edilmiş.

Oran- Arslan’ın kaleme aldığı senaryoda Emel hayatını motosikletiyle panayırlarda, sirklerde gösteri yaparak kazanan bir genç ile, Kudret ile hayatını birleştirmek üzere. Emel de bir emekçi aslında, masaj yapıyor bir işletmede. Ayrıca zengin evlerine de gidiyor beden yoğurmaya. Bunlardan birinde Cihangir isimli bir zengin çocuğu kendisine feci aşık oluyor.

Kudret kıskanç biri, müstakbel zevcesinin dışarda çalışmasını, ellerinin başka bedenlere dokunmasını istemiyor. Ben seni geçindiririm diyor. Oysa Emel’in annesi onun Cihangir benzeri varlıklı, parası bol bir insanoğluyla evlenmesinden yana.

Cihangir bir oyun düzenliyor, evindeki bir partiye davet ediyor kızı. Onu içkiyle sarhoş ediyor. Yatağa atıyor baygın Emel’i. Sonra Kudret’i eve çağırıp kıskançlık nöbetleri geçirtiyor. Tabii Emel kendine geldiğinde onu iğfal ettiğini söylüyor ama ekliyor; yaptığı hatayı evlilik ile tazmin etmeye!

Film bu eksende yürüyor işte. Finale kadar Emel haşmetli erkeğinin ayaklarına kapanarak, Sen iste öleyim, sana bağışlanamaz yanlış yaptım, diye.

Refiğ ne yazık ki toplumuzun hala önemli kesiminde beğeni toplayan bu çağdışı cinsellik anlayışının, yani kutsal Müslüman aile anlayışının şekillendirdiği bir öyküyü dişlerimizi gıcırdattıra gıcırdattıra anlatıyor.

Oran-Arslan ikilisinin öyküsü ne kadar klişe varsa kullanıyor, tesadüfler, felaketler, hiç olmayacak rastlaşmalar, intikam numaraları. Yani Sevmek ve Ölmek Zamanı kötü bir Acı Hayat çeşitlemesi. İçine sayısız melodram ögesinin beceriksizce şırınga edildiği bir film.

Ayrıca Refiğ’in filme kattığı en az yedi sekiz Semiramis Pekkan kırkbeşliği (Şoray assolist kimliğiyle masözlükten aşama yapıyor ilerleyen sahnelerde) iyice düşürüyor tempoyu, Soydan’ın donukluğu içler acısı, hele hele Zuhal Aktan’ın tonlarca makyajıyla arzı endam etmesi tüy dikiyor.

Kırık Hayatlar, Gurbet Kuşları, Seviştiğimiz Günler, Kız Kolunda Damga Var, Yasak Aşk veHaremde Dört Kadın’ı çeken yönetmenin böyle bir filme imza atması ne kadar hüzünlü! 

ALİ CENGİZ OYUNU, 1971

Y & S: Halit Refiğ, K: Necati İlktaç, O: İzzet Günay, Arzu Okay, Gül Tener, Turgut Özatay, Hulusi Kentmen, Şener Şen, Leman Akçatepe, Faik Coşkun, Muharrem Gürses, Gülistan Güzey, Zeki Sezer, Nezahat Tanyeri, Özen Tutucu, Feridun Çölgeçen, Yapımcı: Taki Stikopoulos, Hikmet Tozman, Renkli

Komediye yatkın olmayan yönetmenler arasında mutena bir yer tutan ustamızdan sağlam dramatik yapısına, hatta sevimli öyküsüne karşın ne yazık ki amacına ulaşamayan bir gülmece örneği Ali Cengiz Oyunu. Oysa Stikokopoulos/Tozman ikilisi malzemeyi Osman F. Seden ya da Ertem Eğilmez gibi başarılı gülmece filmleri çekebilen yönetmenlere teslim etseler ortaya düzgün bir iş çıkabilirmiş diyorum.

Ama altını çizmek istediğim bir olgu var. Altmışlarda da, yetmişlerde de sansür belası nedeniyle ülkemizde çalma, aşırma, taklit başlıkları altında çokça işlem gerçekleşti senaryo sıkıntısı çektiğimiz için. Bülent Oran, Safa Önal ve Erdoğan Tünaş üçlüsü ağırlıklı senaristlerimiz aynı anda yağmur gibi yağan film teklifleri için yetersiz kalıyorlardı çünkü. Bu bağlamda özellikle İtalyan filmleri içerdikleri Akdeniz ruhlu hikayeler için yerli sinemacılarımız için zengin bir kaynak oluşturuyordu. İşte Ali Cengiz Oyunu da bence bir İtalyan filminden fazlasıyla esinlenmiş gözüküyor!

Öykü çokça kullanılmış ama her zaman hedefi on ikiden vuran bir yöntemi benimsemiş. Başrolü üstlenen İzzet Günay filmde iki ayrı karakteri canlandırıyor çünkü. Bunlar ikiz kardeşler, ama yolları nasılsa ayrı düşmüş doğduklarında. İki ayrı ailede büyümüşler, biri fırlama, girgin, tuttuğunu koparan bir genç olmuş, öteki ise ceberrut eniştenin yanında ‘ensesine vur, lokmasını al’ tipinde.

Tabii hikayenin vazgeçilmezleri iki genç kız da renklendiriyor menüyü. Zengin ailenin kızı ile köylü ailenin evladı olan iki fıstık ikizlerin karışmasıyla beklenmedik olaylar yaşıyorlar.

Olayların kızışması kaçınılmaz elbette ama final mutlu sonla. Ceberrut enişte ağır şekilde cezalandırılıyor, miras yoluyla almak istediği mal mülk yerine avucunu yalamakla yetiniyor; korkaklığını, sünepeliğini geç tanıştığı ikizi yardımıyla üstünden atan içe dönük olanı köylü kızını, dışa dönük olan kardeş de zengin kızını alarak eriyorlar muratlarına.

Günay hergele olan kardeşte sevimli olmayı becerirken, sünepeliği üstüne pek yakıştıramamış, Refiğ de kendisini yönetmeyi becerememiş, oysa farklı aile üyelerinde Kentmen, Akçatepe, Güzey, özellikle de hain eniştede Özatay çok iyi. Arzu Okay bildiğimiz yeteneksizliğinde, gülümsemeyi bile hakkıyla beceremiyor, oysa köylü kızına Tener çok yakışmış.Şener Şen küçük rolünde sevimlilik katıyor. 

Ali Cengiz Oyunu omurgası sağlam olduğu için berbat bir görünüm sergilemiyor belki, ama hem oyuncu, hem yönetimiyle hedefi 12’den vuramıyor.

ÇÖL KARTALI, 1972

Y: Halit Refiğ, S: Halit Refiğ, Bülent Oran, Memduh Ün, K: Cahit Engin, O: Cüneyt Arkın, Bahar Erdeniz, Süleyman Turan, Hayati Hamzaoğlu, Atıf Kaptan, Kazım Kartal, Cemil Can Bıçakçı, Yusuf Sezer, Meral Zeren, Nermin Özses, Sümer Tilmaç, Yapımcı: Memduh Ün

Çöl Kartalı’na girişmeden önce tarih bilgisiyle göklere çıkarılan, özellikle öğrencileri ve yakınlarınca ulema katında görülen Refiğ’e inat bir ilkokul kitabına başvurarak şu Yemen-Osmanlı ilişkileri nasılmış azıcık kurcalamakta yarar var diyorum. Çünkü Çöl Kartalı 19. Yüzyılda Yemen’de geçen bir Osmanlı masalı. Sözüm ona bir kahramanlık destanı.

16. yüzyıl hepimizin artık ezbere bildiği gibi Batılı devletlerin Arap coğrafyasına tasallut etmeye başladığı asır. Portekiz ve İspanya özellikle bu konuda öncü ülkeler. Bunun başlıca nedeni de elbette Osmanlı’nın yükseliş dönemini yaşaması ve büyük bir güç olarak dünyaya egemen olacak konuma yükselmesi. Böylece Memluk ve Safavi iktidarlarına son veren Osmanlı, kıyı bölgelerini İspanya ve Portekiz tehlikesinden uzaklaştırıp, bu topraklarda uzun süreli bir barış sağlıyor. Yemen de böylece 17 ve 18. yüzyılda bu barıştan nasipleniyor.

Osmanlı’nın Yemen’e ilgi duyması Aden için duyduğu ilgi ile başlıyor. Hindistan’a giden yolun Kızıldeniz’den geçmesi, Portekizlilerin bölgedeki faaliyetleri Kanuni’nin 1538’de Aden’i fethiyle ile sonuçlanıyor. Ancak sonrasında bölgeye atanan yöneticilerin kötü idaresi sonucu Zeydi liderlerin önderliğinde çıkan isyanlarla elden çıkıyor Yemen. Yeniden ele geçiriş 1872’de diyor kitaplar. İngilizlerin ise bölgeyle ilgilenmesi 1839’da yaptıkları işgal ile. Böylece 19. yüzyılın ikinci yarısı Batılı güçlerin kışkırtması ve imamların isyanları ile bayağı tatsız geçiyor Osmanlı için. Ancak yirminci yüzyıl da farksız değil. neyse ki 1911 Dean anlaşması ile barış sağlanıyor. Ama imamlara da bu arada istedikleri verilmiş oluyor, savaşlar sırasında verilen kayıplar, zarar ziyan da cabası.

Refiğ bir masal anlatmayı denemiş, bunun içine Osmanlı subaylarının kahramanlığını koymuş, iki yakın subayın ortak sevdiği kız ile bir dramatik boyut katmış, kahramanı esir düşürerek heyecan kat sayısını yükseltmiş, finali de Osmanlı zaferi olarak göstererek sanki Yemen 68.vilayetimizmiş gibi bir sunum yapmış.

Çöl Kartalı yakın tarihte olan biteni bile tersten okuyan, masal anlatayım derken, günümüz iktidarının tarih anlayışıyla tam örtüşen bir yaklaşıma düşen Refiğ ustanın filmleri içinde unutmamız gereken olumsuz bir örnek. 

FATMA BACI, 1972

Y: Halit Refiğ, S: Safa Önal, K: Cahit Engin, O: Yıldız Kenter, Leyla Kenter, Fatma Belgen, Sertan Acar, Bilal İnci, Handan Adalı, Cemil Can Bıçakçı, Enver Demirkan, Renan Fosforoğlu, Şükran Güngör, Nubar Terziyan, İsmail Hakkı Şen

Refiğ ustamız Bir Türk’e Gönül Verdim ile bıraktığı yerden devam ediyor ama bu kez Doğu-Batı sorunsalı üstüne kurduğu öyküsüne bir de polisiye bir öykü, bir gerilim ögesi eklemiş. Ancak Refiğ’in hem Doğu, hem Batı’yı temsil eden kahramanları ve bunların savundukları değerler için yaklaşım biçimine, bakışına itirazım var.

Fatma Bacı’da Doğu’yu temsil eden başlıkta adını gördüğümüz emekçi kadın. Fatma Bacı’ın erdemine, çalışkanlığına, çocuklarına kol kanat gerişine laf eden çarpılır kuşkusuz. Bir özveri anıtı çünkü. Bir kan davası rezilliğinde kocası kırsal bölgede kurşunlanıp öldürülmüş, o da üç çocuğunu sırtlayıp büyük kente gelmiş.

15 senelik bir zaman akışıyla birlikte anne ve üç çocuğu ilk sahnelerden itibaren bir apartmanın kapıcı dairesinde görüyoruz. Büyük kız bir fabrikada çalışıyor, küçük kız Akademi’de resim öğrenimi görüyor, oğlan ise bir bakırcı dükkanında çıraklıkla meşgul.

Refiğ iki kızı da çağın genç kızlarına özenen, süslenen, kentsoylu yaşamlara özlem duyan tipler olarak çiziyor. Büyük kız bu varlıklı hayata yaşlı ama zengin bir koca bularak ulaşırken, küçük kızın arkadaşlarının züppe, serbest aşka takıntılı, gavur müzikleri dinleyen, sürekli içki tüketen, şımarık ve işe yaramaz mahluklar olması ise bayağı ilginç. Oğlan ise feodal değerlere bağlı kalmış, babasız büyümenin etkisiyle, katilin hapisten çıkacağı günü sayıyor ve intikam peşinde.     

Fatma Bacı bir manada yönetmenin sesi konumunda. İnsan ne olduğunu bilmeli diyor öncelikle, farklı şeylere özenmemeli diyor, aslını inkar eden kendini inkar eder diyor.

Akademili kız arkadaşlarından ailesini, kapıcı kızı olduğunu gizlese de sonunda özellikle arkadaşlarının yaşadığı dizginsiz cinsellikten iğreniyor ve tepki veriyor. O zaman kimliğini nasılsa keşfetmiş olan okul arkadaşlarınca alaya alınıyor.

Büyük kız ise bir araba kazasında hem yaşlı eşini, hem de doğurmak için sabırsızlandığı çocuğunu yitiriyor.

Oğlana gelince; katil olmayı belki göze almış ama durumu fark edip bir tabanca satın alan annesi fedakarlığın son aşamasına da ulaşıp koca katilini kendi temizleyince sıyırıyor paçayı.

Aynen Gurbet Kuşları’nda olduğu gibi final toplumbilim yasalarını tersine çeviriyor. Üç çocuk hapiste annelerini ziyarete gittiklerinde artık bir arada olacaklarını, eski hayatlarını özlediklerini söylüyorlar. Yani Refiğ daha geri bir üretim biçimini (feodal yaşam, çekirdek aile yerine kalabalık, ortak bir yaşamın sürdüğü, bireysel özgürlüklerin dizginlendiği bir aile ortamı), gelenekleri savunarak Batı biçimi yaşam biçimini redediyor.

Burada itiraz hakkımızı kullanmamız zorunlu: Batı sadece içki mi, serbest aşk mı, baba parası yemek mi, lüks arabalarla fink atmak mı, parti parti dolaşarak tepinmek mi? Demokrasi, inanç özgürlüğü, bireysel mutluluklar, resim ve heykel sanatı, çoksesli müzik, sinema, tiyatro, bale, haliyle teknoloji ve bir yığın daha olumlu şeyin anası da değil mi Batı. Adalet, eşitlik, özgürlük diye haykırmadı mı Fransız Devrimi?     

AŞK FIRTINASI, 1972

Y: Halit Refiğ, E: Muazzez Tahsin Berkant, S: Safa Önal, K: Çetin Tunca, O: Kartal Tibet, Bahar Erdeniz, Muzaffer Tema, Nazan Adalı, Kayhan Yıldızoğlu, Renan Fosforoğlu, Süleyman Turan, Handan Adalı, Yapımcı: Berker İnanoğlu

Refiğ’in 1972 senesi ürünlerine baktığımızda tek elle tutulur yapıtının Fatma Bacı olduğunu görüyoruz. En kötüsünün ise uzak ara Berker İnanoğlu için çektiği Aşk Fırtınası olduğunu kesinleyebiliriz, hem de gözlerimiz kapalı!

Muzazzez Tahsin Berkant’ı bu abukluğun mimarı olarak belirleyip, baş sorumlu ilan edebiliriz öyleyse. Ama itiraf etmek gerekirse de Refiğ çok özensiz çekmiş filmini; bu oyuncu seçiminden, nerdeyse filmin tamamına yayılan bitse de gitsek havasında çekilen sahnelere kadar yayılıyor. Böylece nuhu nebiden kalma, naftalin bile kokmakta zorlanan hikaye kötü bir işçilikle birleşiyor. Zavallı seyirciye oluyor olan, haşlanmış tavuktan beteriz hepimiz.

Öykü şu: Nermin babasıyla birlikte yaşarken eve Feriha isimli evlatlık gelir, iki kız birlikte büyürler. Ama Nermin iyi huylu, bağımsız bir yaşamı olsun, kendi ayaklarımın üstünde durayım derdindeyken, Feriha zahmetsizce tatlı hayata ulaşmanın hayallerini kurar. Bu amaçla üvey babasını ilkin cinsel cazibesiyle tavlayarak, sonra beraberliğini evlilikle noktalayarak amacına ulaşır.

Feriha’nın şimdiki hedefi yaşlı adamı bir an önce sevdiklerine kavuşturmaktır, bunu da yaşadığı hızlı hayata eşini sürükleyerek becerir. Artık malı mülkü de eline geçirmiştir, küçüklükten bu yana kıskandığı Nermin’in elinden sevgilisini almak kalmıştır.

Nermin bu arada hostestir, pilot Refik ile evliliğe giden bir birliktelikleri vardır. Feriha da aşıktır adama.

Ancak finalde Feriha istediğini elde edemez, ölümüyle sonuçlanır bu öykü. Sevenler de zikzaklar çizdikten sonra birleşir.

Refiğ öyküyü geriye dönüşle anlatıyor, ilkin bir intihara teşebbüs biçiminde görüntülenen Refik’in hastanelik oluşu ve belleğini yitirmesi bir polisiye gerilim yaratmayı hedefliyor. Ancak Erdeniz’in donukluğu, Tibet’in karton tipin içini doldurma gayretlerinin eşyanın tabiatı gereği yetersiz kalışı, yönetmenin isteksizliği ortaya kötü bir film çıkmasına neden olmuş.

Bu arada filmin tek olumlu ögesi olan Nazan Adalı’nın rolüne asılışı, cinselliğini sergileyişi, yılan kadınlığı üstüne deri gibi geçirişi alkışa değer. Ama ne yazık ki bir çiçekle bahar gelmiyor!

ACI ZAFER, 1972

Y: Halit Refiğ, S: Burhan Bolan, K: Sertaç Karan, O: Yılmaz Köksal, Yıldırım Gencer, Emel Özden, Turgut Özatay, Deniz Erkanat, İsmet Erten, Kudret Karadağ, Sabahat Işık, Yapımcı: Şevki Tosunoğlu

Acı Zafer Refiğ’in sadece 1972 senesi içindeki yapıtları için değil, tüm zamanlardaki filmleri içinde bir utanç anını işaret ediyor. Belki suç kötü senaryoyu yazan Bolan’a da fatura edilebilir ama Refiğ bu kadını feci aşağılayan, sadistlik konusunda Atıf Yılmaz’ı bile kıskandıracak çalışmasıyla gerçekten de şaşırtıyor, üzüyor.

Acı Zafer çok kullanılan bir numara üstüne kurulu. Yani adamın başına bir felaket gelir, kötü kişiler karısına tecavüz edip öldürürler, hatta bu arada en yakınları da kim vurduya gider; o da canavarlaşıp intikam almaya girişir. Refiğ ikinci bir klasik numara daha eklemiş bu cenabet öyküye. Çocukluktan beri arkadaş olan ikiliden birini suçlu, ötekini bir kanun adamı yapmış ve polisi suçlunun peşine düşürmüş.Ama Latinlerin dediği gibi zehir kuyrukta, Refiğ öyle bir final çekmiş ki şaşırtıcı olmak uğruna, hikayenin meymenetsizliğinin üstüne tüy dikiyor.

Filmin başında Almanya’dan dönen bir çifti görüyoruz. Mutlu bir çift bu. Hasan çalışmış orda, para kazanmış ve köyüne dönmüş. Yanında da fıstık Alman karısı Lena. Niyeti köyün yakınlarında bir benzin istasyonu açmak, hazırlıkları da köyün yüzbaşısı, eski dostu yapmış. Ancak köyün abazan kötü adamları Hikmet ve üç belalı kardeş  (Mikrop Bekir, sürekli kıkırdayıp duran Hüsam ve henüz çeliğe su vermemiş, tıfıl Kemal) punduna getirip Lena’ya tecavüz ediyor ve bu dalaş içinde Hasan’ın annesini öldürüyorlar. Lena da bu kargaşa içinde can veriyor.

Sonrası malum: Hasan intikam alıyor, kardeşleri tenasül uzuvlarından vurarak öldürüyor. Hem de hunharca. Belki yüzbaşı ve jandarmalar kendisini iki kez yakalıyorlar ama her seferinde kaçmayı beceriyor bu atletik Hasan.

Bir de Bekir’in bacısı Emine var tabii. Refiğ’in intikam gerekçeli, filmdeki şiddetin katsayısını arttırıp seyirci avlamaya yönelmesi Emine aracılığıyla oluyor. Hasan ilkin Emine’ye tecavüz ederek, onu köy içine çıkamaz, kardeşlerinin yüzüne bakamaz hale getiriyor, sonra biraderleri haklarken kalkan/yem olarak kullanmak üzere yanında sürüklüyor.

Refiğ’in affedilmez yaklaşımlarından biri de tecavüz edilen, hor görülen, yerlerde sürüklenen Emine’nin Hasan’a her koşulda aşkını dile getirmesi, reddedilse bile yaltaklanmaya devam etmesi.

Bu arada tecavüz sahnesinde nedense ayaklara yakın plan yapan yönetmenin köylü kızı Emine’nin kırmızı ojelerine nedense kayıtsız kalması da bir başka ayıbı!

Acı Zafer’in finalinde Emine ahlaksız kahraman Hasan’ı öldürdüğünde bizler, yani gariban seyircilerin öcü alınmış olmuyor.

Tuhaf olan Refiğ’in çoğu tecimsel amaçlı filmde gösterdiği özensiz işçilikten daha iyi bir iş çıkarmış olması. Yılmaz Köksal hem kötü oyunculuğu, hem de yemek yerkenki iğrençliğiyle asla bir kahraman görüntüsü vermiyor. Kötü adamlarda Turgut Özatay ve Kudret Karadağ sahici gözükürken, yönetmenin İsmet Ertem’den meczup bir tip yaratma çabası sonuçsuz kalmış. Lena’da Deniz Erkanat’ın seksiliği, Emine’de belki rol gücü fazla olmasa da Emel Özden’in saf güzelliği etkileyici.

KIZIN MI VAR DERDİN VAR, 1973

Y: Halit Refiğ, S: Safa Önal, K: Ali Yaver, O: Ayhan Işık, Perihan Savaş, Ünsal Emre, Şükriye Atav, Turgut Boralı, Ceylan Ece, Hikmet Gül, Hulusi Kentmen, Ergun Köknar, Ali Şen, Feridun Çölgeçen, Yapımcı: Hürrem Erman

Refiğ’den yetmişli yılların ilk yarısına oldukça cansız, özensizce çekilmiş, pörtlek bir film olan Kızın Mı Var Derdin Var, nerdeyse olumlu tek bir öge taşımıyor ne yazık ki.

İlkin bu altmışlı yıllarda pekala iyi bir işçilik, doğru bir oyuncu kadrosuyla zımba gibi bir Kemal Film yapımı olabilecek senaryo için yetmişlerin artık doğru bir zamanlama olmadığının altını çizeyim. Bu demodeliğin yanında Safa Önal’ın senaryosunun da ne yazık ki bu kez dramatik yapıdan yoksun olduğunu, hafif dalgalanmalarla da olsa sonu kestirilebilir, düz bir çizgide ilerlediğini söyleyeyim.

Yani dert aslında bir kız evlada sahip olmaktan çok filmi öfleye püfleye, son yazısını görmek isteyen gariban seyirciye ait bir dert!

Hikayenin asıl kahramanı Adnan, başarılı bir iş adamı. Piraye isimli eşiyle mutlu bir birliktelik sürmekte. Üstüne titrediği bir de kızı var çiftin, Suna bu. Dişçilik okulunda okuyor.

Adnan kızına çok düşkün, bu nedenle kızı Ercan ile çıkmaya başladığında dehşete kapılıyor, ilkin tepki gösteriyor bu ilişkiye. Ancak gençler birbirini seviyor, hayatlarını birleştirmeye karar veriyorlar.

Ercan’ın ailesi Adanalı zengin narenciye tüccarları. Hasan Rıza ve Fatma Öztoprak çifti epey tutucu tipler olarak tanıtılıyor. Kurallara ve geleneklere son derece bağlı tipler olarak.

Sonrasında gençlerin ailelerle tanışmasını, Adnan’ın damat adayına duyduğu tepkileri, Öztoprak ailesinin huysuzlukları, Piraye’nin münasebetsiz kardeşi Ruşen’ın komiklik olsun diye yaptığı sululukları, gereksizce aşağılanan, paylanan ama filmin nerdeyse en tutarlı kişisi olarak gözüken hizmetçi Şaheste Bacı’nın araya girişlerini, Adnan’ın babası Kaptan’ın pederşahi davranışlarını izliyoruz.

Dramatik yoğunluk balayının geçirileceği ülkenin saptanması konusunda düşünce ayrılığına düşen gençlerin geçici küsüşmesi olsa da finalin tatlıya bağlanacağı besbelli.

Yapımcı Hürrem Erman yetmişli yılların ne televizyon, ne yükselen şarkıcı/türkücü (Gencebay, Tayfur vd), ne de erotik komedi ve erotik avantürlerinin yanında esamesi okunan salon komedilerinden medet umarak artık yaşlandığını beyan etmiş. Refiğ de laf ola beri gele türünden heyecansız bir çalışma koymuş ortaya.

Ne Savaş, ne Işık, ne Emre, ne ötekiler çizilen karton tiplerin ötesine geçememişler. Sonuçta en sönük Refiğ filmlerinden biri daha duruyor önümüzde.

YEDİ EVLAT İKİ DAMAT, 1973

Y: Halit Refiğ, S: Naci Çelik Berksoy, K: Orhan Kapkı, O: Cüneyt Gökçer, Perihan Savaş, Mesut Engin, Ayşen Cansev, Yaşar Yağmur, Hayrettin Aslan, Cevat Kurtuluş, Nubar Terziyan, Handan Adalı, Leman Akçatepe, Neriman Köksal, Hikmet Gül, Yapımcı: Hürrem Erman   

1973 senesinde baş başa veren Refiğ-Erman ikilisi kalabalık kadrolu Arzu Film yapımlarına özenerek gerçekleştirmiş Yedi Evlat İki Damat’ı ancak ne Erman, Ataman, ne de Refiğ, Eğilmez olmadığı için ortaya çıkan sonuç ne yazık ki bir ucubeden farksız olmuş. Çünkü iki bin yirmilerde film utanç verici görünümüyle Refiğ’e saygı duyan bencileyin kulları çok üzüyor.

Nedenler birkaç tane: ilkin Naci Berksoy’un elinden çıkan senaryonun tamamen ayak takımı diye tanımlayabileceğimiz, düşkün bir profili için yazılmış, izleyicisini geri zekalı konumda görmesi. Ancak konuyu işleyen, sahneleri ayrıntılandıran yönetmenin öyküye gülmece ögeleri katmak için yaptığı ekler de akıl alır gibi değil. Baştan sona orta yaşlı ana/babanın sevişme sahnelerinde araya giren küçük oğlan, aynı ufaklığın lastik patlatması, zavallı koçun üstünde kovboyluğa özenmesi, keman çalan müzik okulu öğrencisine evde yapılan ‘gıcırdatıp durma çalgını’ muhabbeti, evin meymentsiz oğlunun ablalarına asılan gençlere yaptığı horozluklar, damadın ailesine yerleştirilen ve yetersiz seslendirmelerle manasızlaşan Anadolu ağızları (batılı görünümüyle arzı endam eden Handan Adalı’da doruğa ulaşmış bu şive konusu), ev içinde çocukların yarattığı kaos ve benzeri sayısız unsur zaten saçma sapan öyküyü iyice izlenemez hale getiriyor.

Başlıktaki 7 evlat memur bir baba ile onun yirmi yıllık sadık karısının çocuklarının sayısına işaret ediyor. Adam aydın biri gibi gözüküyor, parasızlıktan şikayetçi ama beşikteki son bebeğe bakılırsa çocuk yapma faaliyetlerini askıya almamış. Evin içindeki çocuklarla birlikte her kafadan bir ses çıkıyor, kaosun ta kendisi ev halleri.

Ancak burada Refiğ’in tavrı pek belli değil, yani o sanki bu kaosu sevimlilik, sıradan bir ev hali olarak gösteriyor olmalı seyircisine.

Hikayenin kızışması evin güzel kızı Perihan’ın Tuğrul isimli yakışıklı gençle tanışması, gençlerin birbirine aşık olmasıyla gerçekleşiyor. Evliliğe geliyor sıra. Ancak Baba Hüsnü’nün düğün hazırlıkları için gereken parayı bulmak için çalıştığı iş yerinin kasasından para aşırması finali güçleştiriyor ve sahte bir gerilim yaratıyor.

Final düğün sekansıyla oluyor, kapıya polisler dayanıyor: ancak iş yerindeki arkadaşlarının Hüsnü’ye destek olup kasa açığını kapaması, polislerin de mahallenin fazla gürültü nedeniyle kapıya dayanmasıyla mutlu sona ulaşıyoruz.

Refiğ’in filmi bir utanç vesikası, ama biraz rol kesmesine karşın içi boş kişiliğe boyut katmaya çalışan Cüneyt Gökçer, ikinci genç kıza canlılık getiren Ayşen Cansev, annede oturaklı gözüken Neriman Köksal filmin çok az olan artıları. Bu arada 1973 Ses Dergisi oyuncu yarışmasında birincilik alan Mesut Engin’in oyunu (herhalde üçüncü ya da dördüncü filmi olmalı) Refiğ’in hiç hesaplamadığı bir kara gülmece tadı sunuyor hikayeye.  

VURUN KAHPEYE, 1973

Y: Halit Refiğ, E: Halide Edip Adıvar, S: Orhan Aksoy, K: Ali Yaver, O: Hale Soygazi, Tugay Toksöz, Tanju Gürsu, Muharrem Gürses, Kamuran Usluer, Diler Saraç, Yapımcı: Hürrem Erman

Refiğ Erman Film’e yaptığı öteki 1973 yapımı çöplerden çok farklı yaklaşmış filme, özenli bir çalışma ortaya koymuş. Hem kasaba ortamını iyi yansıtmış, hem de iş birlikçi ve yobaz tipleri iyi  sergilemiş.

Aliye tipini Soygazi düzgün ve temiz bir oyunla vermiş, Toksöz’ün dertli ve sert yüzü de Kuvayi Milliyeci Tahsin için uygun olmuş. Ama asıl yıldızlar işbirlikçi Kantarcı’da Kamuran Usluer ve nefretlik bir yobaz hocayı canlandıran Muharrem Gürses.

Vurun Kahpeye özellikle dokunaklı final sekansıyla etkileyici bir film ama bugünün özgürlükten adım adım uzaklaştığımız dönemde herhalde çekilemezdi. Yazık Türkiye!

Gelelim Halide Edip Adıvar’a ve Vurun Kahpeye romanına.

Halide Edip 1882’de İstanbul’da doğdu. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okuttu. Mezuniyet 1901 senesinde. 1908’de gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. 1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Böylece farklı kesimlerden insanları tanıma olanağı buldu. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma önemliydi. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Önce onbaşı, sonra üstçavuş rütbeleri verildi kendisine. Savaş sonrası Mustafa Kemal ile siyasi görüş ayrılığına düşünce eşi Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere’de yaşadı. Amerika’da Columbia Üniversitesi’nde dersler verdi. 1939’da yurda döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi kürsü başkanı oldu. 1950’de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümü 9 Ocak 1964’te böbrek yetersizliğinden oldu.         

Öykü Kurtuluş Savaşı sırasında geçiyor. Kahramanımızın adı Aliye. Anadolu’da bir kasabada öğretmenlik yapan vatansever bir kadın kendisi. Öğrencilerini de seviyor üstelik, zengini fakiri ayırt etmiyor. Hatta bu nedenle başlangıçta tepki görüyor. Ancak dürüst kişiliğiyle kasabanın sevilen bir öğretmeni oluyor zamanla.

Yunan işgali sırasında, din sömürgeni Hacı Fettah ile öğretmene evlenme teklifi yapan ama reddedilen Uzun Hüseyin’in Yunan kumandan Damyanos ile işbirliği yaptıklarını izliyoruz. Ancak Aliye Kuvayi Milliye çetelerinden birinin reisi olan Tosun Bey ile nişanlı. Olayların ivmelenmesi ise öğretmene ilk görüşte aşık olan Yunanlı kumandanın Tosun Bey’in peşine düşmesiyle gerçekleşiyor.

Sonra Türk birlikleri Yunanlıları geri püskürtmek amaçlı taarruza geçiyor, Tosun da Aliye’nin evine geliyor. Ama tespit edilip yakalanınca tutuklanıyor haliyle. Nişanlısını kurtarmak isteyen Aliye de böylece kumandanın evlilik teklifini kabul ederek kendini feda etmiş oluyor. Finalde ordumuz kasabayı geri alıyor ama Uzun Hüseyin ve Hacı Fettah’ın kışkırttığı kasaba halkı tarafından linç ediliyor.        

Refiğ’in çektiği film yapıtın üçüncü uyarlaması. İlki Lütfi Akad, ikincisi Orhan Aksoy tarafından yine aynı yapımcıya çevrilmişti.

SULTAN GELİN, 1973

Y& S: Halit Refiğ, E: Cahit Atay, K: Cahit Engin, O: Türkan Şoray, Ali Özoğuz, Handan Adalı, Muazzez Arçay, Renan Fosforoğlu, Nermin Özses, Yüksel Gözen, Sabahat İzgü, Yapımcı: Hulki Saner

Bazı filmler oyuncularıyla yürüyor, Sultan Gelin belki yanlış oyuncu dağılımı, köyde anlatılan öyküde çevre ilişkilerinin nerdeyse sıfır verilmesi, tiplerin çoğunun kartonluğuyla vasat bir çalışma ama Türkan Şoray’ın varlığı ve kahramanlıklarıyla Refiğ’in zayıf filmlerle seyircisini kabusa soktuğu yetmişli yılların ilk yarısında olumlu bir yapım özelliği taşıyor.

Cahit Atay’ın oyunu berbat bir töremizi konu alıyor, berdel geleneğini. Oyunda eşi gerdek gecesi ölmüş, 6-7 yaşlarında bir oğlana eş olarak yamanmış, sonra çocuk da ergen olup sevdiği kızla kaçıp gidince kundaktaki bebeğe zevce olunmasına karar verilen kara yazgılı bir kadının öyküsü üstüne.

Sultan Gelin seksenlerde Ali Özgentürk’e Batı’da büyük alkış getiren Hazal ve doksanlarda Atıf Yılmaz’ı yine gavur diyarında kıral yapan Berdel filmlerinin de bir öncülü.

Filmin aksayan yanı rol dağılımı demiştim. İlkin Şoray öykünün 10-12 seneye yayılan zaman diliminde hiç değişmiyor, aynen kayınpederi ve kayınvaldesi gibi. Oysa berdel olarak sunulduğu ufaklı ergen yaşa gelip de kocadığı, çirkinleştiği için elin kızına gönül düşürdüğünde biz seyirci olarak şaşırıyoruz. Çünkü Türkan kızdan bin kere daha alımlı, çekici ve fıstık. Veli nasıl olup da Sultan’a değil de Hayriye’ye aşık olur diyerek.

Sultan Gelin yüklü bir başlık parasıyla Kazım Ağa’nın evine gelin geliyor. Adamın hastalıklı oğlu kalp krizi geçirip ölünce berdel edilip çiftliğin ağır işlerini yükleniyor. Bu arada Veli’yi de büyütüyor, yetiştiriyor, gerçek ve özverili bir anne gibi.

Oğlan ergen olup da nikah aşamasına gelince Sultan ile Veli imza atıyorlar ama Veli’nin gönlü komşu kızı Hayriye’de. Zaten düğün gecesi olan bitene bilgece razı olan Sultan da kaçmalarına yardım ediyor. Üstelik de namus temizleme kaygısıyla gençleri vurmaya kalkan kızın babası ve Kazım Ağa’yı yatıştırma görevini başarıyla üstleniyor.

Final üçüncü kez eş olması ve gençlerin kaçışıyla mutlu.

Şoray güzelliğiyle akıldışı olan bütün ögeleri sıfırlıyor, Kazım Ağa’da sevimsizliğiyle Ali Özoğuz sahici gözüküyor, ama filmin asıl yıldızı galiba Kazım Ağa’nın karısı rolünde çok meymenetsiz bir kaynanayı canlandıran Handan Adalı. Rolü gerçekten de çok candan oynamış, alkışı hak ediyor. Yan rollerde de Renan Fosforoğlu Sultan’ın babasında, Hasan Ceylan Hayriye’nin babasında çok iyiler. Aynı şeyi hastalıklı damat rolündeki, Osman Seden’in yapım elemanı Cemil Paskap için de söyleyebilirim. Değme oyunculardan daha iyi canlandırmış bu tipi. Bu arada filmde herhalde yapım elemanı olarak çalışan, Yeşilçam karşı-efsanesi Nalkafa Mustafa’yı hastalıklı damadı düğün gecesi gerdeğe girerken yumruklayanlar arasında abartıyla rol keserken görmek mutluluk vericiydi!        

CENNETİN KAPISI, 1973

Y: Halit Refiğ, S: Selim İleri, K: Necati İltaç, O: Sevda Ferdağ, Arzu Okay, Fikret Hakan, Gül Tener, Şaziye Moral, Atıf Kaptan, Kayhan Yıldızoğlu, Ali Seyhan, Nejat Saydam, Mehmet Büyükgüngör, Yapımcı: Hikmet Tozman

İlginç bir film Cennetin Kapısı, böyle tamamlanmamış, yarıda kalmış yetim haliyle tamamlanmış, bütünlenmiş halinden bin beş yüz kere daha yaratıcı ve gerçeküstü görünümüyle. Filmin yeniden kurgulanması koşuluyla ben Batı’nın saykodelik çöp film şenliklerinde bir kült filme dönüşeceğine bir limontasına bahse girebilirim.

Selim İleri’nin öyküsü son derece sıradan aslında. Adanalı zengin bir narenciye yetiştiricisi ve taciri Nevzat’ı tanıyoruz ilkin, şarkıcı bir sevgilisi var. Yaşlı ve sayrı annesiyle birlikte yaşayan Nevzat tutucu, Anadolu’nun pos bıyıklı erkeklerine özgü geleneksel değerlerle yaşayan biri. Kız kardeşi Filiz ise İngiltere’de yükseköğrenim görmüş bir genç kız. 

Filmdeki ilk çatışma Sisler Ülkesi’nden dönen Filiz’in üniversitede okuyan, tahsil masraflarını da müzisyenlik yaparak kazanan sevgilisiyle olan ilişkisine itiraz eden Nevzat’ın diklenmeleriyle çıkıyor. İlerleyen sahnelerde Nevzat’ın hem kız kardeşine, hem de çalgıcı diye aşağıladığı Taylan’a şiddet kullanarak bu ilişkiyi engellemeye çalıştığını izliyoruz. Ama sonuçsuz kalıyor.

Hikayenin bir başka uzantısı da Nevzat ile ortaklaşa yatırımlara girmek isteyen Fabrikatör Rıfkı’nın bu iş ortaklığının kızı Gül’ü Nevzat’a yamamak isteğiyle de görülüyor.  

Filiz’in Taylan’a seve seve kendini vererek ömür boyu birliktelik istemesinin yanında, Nevzat’ın ünlü bir şarkıcı olan sevgilisi Perihan’ın da her nasılsa geçmişten gelen ve hukuken henüz sonuçlanmamış bir evliliğinin olması hikayede çifte bir gerilim yaratıyor.

Annenin ölmesi, Perihan’ın kocasının devreye girmesi ama Taylan tarafından öldürülmesiyle iyice karışan olaylar finalde Anadolu insanına sunulan iletiyle çözülüyor. Sevenler birbirine kavuşuyor (Taylan ile Filiz), Nevzat’tan olma çocuğunu doğururken ölen Perihan’ın ardından yalnız, bir başına üstelik de bu kez iflas etmiş gözüken kahramana inat, her kadının sadece ana olarak değer taşıması, çocuk büyütmekle mükellef olması zorunluluğu bu ileti.

Cennetin Kapısı’nın sadece 7 dakikalık jeneriğindeki cinnet geçiren kızlı erkekli gurup, ya da Kayhan Yıldızoğlu’nun canlandırdığı Georges kişiliği, Sevda Ferdağ ve Gül Tener’in güzelliği, Arzu Okay’ın şirinliği, öykünün zıplaya zıplaya manasızca ilerleyişi, kavga sahnelerinin inanılmaz acemiliği nedeniyle yönetmenin asla hayal etmediği bir lezzet kazanmış. Bu nedenle Fikrat Hakan’ın rol kestiği sahneleri bağışlayabiliriz.

Refiğ’in filmi bırakması herhalde parasal nedenlerle olmuş olmalı, kalan sahneleri Hakan çekti deniyor ama izlediğim kopya 64 dakikaydı ve sahneler arasında sürekli kopukluluklar yer alıyordu.

AŞK-I MEMNU, 1974

Refiğ ustanın pek sevdiği, önemsediği Halit Ziya Uşaklıgil’in ölümsüz yapıtı Aşk-ı Memnu’yu televizyon dizisi olarak çekmiş olması hiç şaşırtıcı gelmiyor bana. Çünkü ustanın yazara duyduğu tutkunun ötesinde, özellikle altmışlı yıllardaki savlı/savsız filmlerine tıka basa yerleştirdiği yasak aşk izleği romanın da ana izleği konumunda.

Refiğ TRT’ye altı bölüm halinde çekti romanı. Karşılaştırma yaptığımızda kitaba sadık bir uyarlama görüyoruz. Ancak yönetmenin senaryoya eklediği ve kişilerin ağzından aktardığı bazı siyasi olaylar romanda yer almıyor.

Yasak Aşk demişken hemen yazar Ali Can Sekmeç’in yapıtla ilgili değerlendirmesine değineyim. Sekmeç yasak aşk izleğinin II.Abdülhamit döneminde yayınlanan birçok romanda yer aldığını söylüyor. Fatma Aliye’nin Muhadarat, Hüseyin Rahmi’nin Bir Muadele-i Sevda, Mehmet Rauf’un Eylül’ünde olduğu gibi.

Sekmeç bunu dönemin bol jurnalli, bol sansürlü havasına ve çevrilmeye başlayan ve gerçekçilik peşinde koşan Fransız doğalcılarının romanlarının yarattığı etkiyle ilişkilendiriyor. Bu bağlamda Uşaklıgil’in ahlakçı bir tutum benimsememesi, yani olaylar nasılsa aktarmasını, ahkam kesmemesini Zola’nın, Flaubert’in, Maupassant’ın bizim edebiyatçılar üstündeki esinlerine bağlıyor.

Uşaklıgil’in gerçekten de evlilik dışı yaşanan ilişkileri ele alışı, bunları hem yakın çevre içinde, hem de toplumsal ve siyasal olaylar içinde işleyişi, eşlerin arasındaki sorunları (söz gelimi yaş farkı, kişisel çıkarlar vb) dile getirişi ustaca.

Buna ilave olarak Uşaklıgil’in romana soktuğu Matmazel De Courton karakteri benzerleri de dönem romancılarının yapıtlarında yer alıyor. Bu yabancı mürebbiyelerin Tanzimat sonrası romanlara girmesi kuşkusuz varlıklı ailelerin çocuklarını yetiştirirken bu tür kişileri hizmete almaları nedeniyle olmuş. Ali Can bu konuda da Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ve Rakım Efendi, Hüseyin Rahmi’nin Mürebbiye’sini örnek veriyor. Bu yapıtlardaki Jozefin ve Anjel Uşaklıgil’in romanındaki kadın tiplemesine benzer biri.

Aşk-ı Memnu romanı zamanında tefrika edildiğinde büyük ilgi görmüş, yazarın en çok sevilen kitabı olmuş, Servet-i Fünun dönemi Türk yazınının başyapıtı olarak değerlendirilmiş.

Şimdi kısaca kahramanlara göz atalım. Eşini kaybetmiş olan Firdevs bir yalıda yaşayan orta yaşlı bir kadın. Peyker ve Bihter adlı iki de kızı var Firdevs’in. Ama ana kız ilişkilerinin pek sıcak olmadığını görüyoruz yaşamlarına baktığımızda. Peyker evlenmiş bu arada.

Firdevs’in yaşının geçkinliği evlenme isteğini engellemiş değil asla. Gözü dönemin zenginlerinden Adnan’da. Ama Adnan’ın gözü Bihter’de ne yazık ki . İlerleyen sahnelerde Firdevs bu evliliğe evet demek zorunda kalıyor. Adnan dul biri. İki de çocuğu var. Nihal isimli kızın Bihter ile iyi anlaşması evlilikte pürüz yaratmıyor. Ancak geçen bir iki sene sonunda Adnan ile Bihter arasındaki yaş farkı sorun çıkarıyor, kadın soğuyor kocasından. Adnan’ın yeğeni yakışıklı Behlül ile kırıştırmaya başlıyor.

Refiğ özene bezene çekmiş filmi, oyuncu seçimini başarılı yapmış (Müjde Ar, Itır Esen, Salih Güney, Neriman Köksal vb) , akışlı bir dil tutturmuş. Ve yetmişli yıllardaki başyapıtını dosta da, düşmana da sunmuş.

YAŞAM KAVGASI, 1978

Y: Halit Refiğ, S: Halit Refiğ, Nezihe Araz, K: Cahit Engin, O: Fatma Girik, Can Gürzap, Ahmet Mekin, Leman Akçatepe, Zerrin Egeliler, Reha Yurdakul, Hakkı Kıvanç, Yapımcı: Memduh Ün

Dönem yetmişli yılların sonları ve Refiğ ustası ve kendisine yönetmenlik yaşamında büyük olanaklar tanıyan Memduh Ün’le son kez bir araya geliyor ve sinemamızın sönük yıllarına çok güzel bir yapıt armağan ediyor.

Film dört kahramanlı aslında, olaylar bu dörtlünün çevresinde şekilleniyor. Reşit Zonguldak’ta bir maden emekçisi, karısı Emine, babası Vehip, biri kundakta oğlan, biri 8-9 yaşlarında kız çocuğuyla birlikte alçakgönüllü bir yaşam sürüyor. Reşit’i oldukça huysuz ve maço bir tip olarak görüyoruz, gündelik hayatta hiçbir şeyden memnun olmayan, hort zort eden, ama belden aşağısı kaşındığında yumuşayan bir tip olarak.

Emine ise evde bunalmış biri olarak çiziliyor, oğlana mı yetişsin, kıza mı yetişsin, artık bir başka çocuk olarak kendisine huysuzluk eden Reşit’in babasına mı yetişsin bilemiyor. Saçını süpürge yapmış ama kimselere yaranamamış ne yazık ki.

Hikaye bir grizu patlamasıyla başlıyor. Göçükte kalan Reşit, olay sonrasında kurtuluyor ama kafasına da işten tazminatımı alıp ayrılayım, taksicilik yaparak devam edeyim diyor.

Öykünün ivmelenmesi ise ailenin komşusu Şükran’ın Reşit ile mercimeği fırına vermesiyle gerçekleşiyor. İkiliyi basan Emine’nin olay çıkarması ile de aile parçalanıyor. Eve Şükran’ın yerleştiğini görüyoruz, Emine’nin de oğluyla teyze evine gittiğini.

İlerleyen sahnelerde Reşit’in kaçak bir maden ocağında çalışmaya koyulduğunu, Şükran’ın bu kez sevgilisinin patronu Cevat Bey ile kırıştırdığını izliyoruz. Final sevişen çiftleri basmasıyla temayüz eden Emine’nin Şükran’ın foyasını ortaya çıkardığını, pişmanlık içinde eşinden kendisini affetmesi için yalvar yakar olan Reşit’in aileyi yeniden toparlamasıyla mutlu şekilleniyor.

Refiğ hem Zonguldak sahnelerinde kömürlü ve çamurlu kenti fonda çok iyi kullanmış, hem madendeki sahneleri iyi çekmiş, kalabalıklara yetkince hakim olmuş. Dahası kadroyu cuk oturtmuş. Başta Mümtaz Ener babada muazzam oynamış, Can Gürzap ve Girik iyi bir çift olmuş, Ahmet Mekin teyze oğlunda, Reha Yurdakul zampara kaçak madencide, Zerrin Egeliler de ayartan kadın rolünde başarılı oyunlar sergilemişler.

Yaşam Kavgası Refiğ’den yetmiş sonlarına başarılı bir atış, hedef nerdeyse ortasından vurulmuş!            

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir