HALİT REFİĞ SİNEMASI 1986-1989

TEYZEM, 1986
Y: Halit Refiğ, S: Ümit Ünal, K: Ertunç Şenkay, O: Müjde Ar, Mehmet Akan, Yaşar Alptekin, Ayşe Demirel, Haldun Ergüvenç, Necati Bilgiç, Ferit Ferman, Uğur Yücel, Serra Yılmaz, Yapımcı: Fedai Öztürk
Refiğ İmparator’dan ayrı, seksenlerde yaptığı seyrek filmlerinden birini Burç Film için gerçekleştirmiş ve genç senarist Ümit Ünal’a şans vermiş. Çaba olarak olumlu elbette, ama üzerinden kırk sene geçtikten sonra Teyzem gözüme cidden kötü gözüküyor. Teyzem’in zafiyeti ilkin senaryosunda gelen acemiliklerden, sonra da ne yazık ki yönetmenin hem kafa dağınıklığı, hem oyuncu yönetmedeki özensizliği, hem işçiliğinin aksaması, hem filmin süresini aşırı uzun tutuşu (105 dakika) ve temponun kağnı arabasından biraz hallice oluşundan kaynaklanıyor.
Öyküde darbe sonrası İzmir’den kopup gelerek anababa evine yerleşen Azade, kocası ve oğlunu görüyoruz ilkin. Herhalde Azade de, eşi de solcu ve barınamamışlar artık memleketlerinde. Ancak Azade’nin anası da, babası da dindar kimseler. Azade’nin kız kardeşi Üftade. Erkek kardeşi düğünlerde davul çalıyor. Bu uyumsuz ortamda ufak çocuk teyzesine sarılıyor.
Üftade’yi hayat dolu bir genç kadın olarak görüyoruz. Müzisyen Erhan’a da aşık ayrıca. Ama eş dostun gazıyla ana kuzusu bir gence varıyor, evleniyor. Bu arada Azade ve eşi de İzmir’e dönüyor.
İlerleyen sahnelerde Üftade’nin kişiliksiz kocasıyla geçinemediğini ana ocağına döndüğünü izliyoruz. Geriye dönüşlerde de babasının tacizlerine uğradığını. Ve annenin yatalak olduğunu. Böylece bir bilinç yarılması içine düşüyor Üftade ve sonu kendisini bir kamyonun altına atarak canına kıymasıyla gerçekleşiyor.
Refiğ ilkin teyzenin, çocuğun hayatında olmazsa olmaz olduğunun altını çizecek sahneler yaratamamış, çocuk rolünde feci bir seçim yaparak kendi bacağına kurşun sıkmış. Sonra Müjde Ar’ın bilincinin kaydığı sahnelerde düzgün bir oyun alamamış yıldızından. Ama özellikle Yaşar Alptekin’li sahneler gerçekten de yönetmenin amaçlamadığı bir kara gülmece tadı yaratıyor. Daha da kötüsü Refiğ’in işçiliğine de özen göstermemiş oluşu. Bitse de gitsek havasında çekilmiş tüm sahneler. Herhalde Refiğ yıldızı Ar’ı on sene sonra bulup da, kadının bedenini sergilemekle işin biteceğini, yeterli olacağını düşünmüş olmalı.
Filmin önemli tipi, dindar bir kimlik sergilemesine karşın her türlü şeytanlığı içinde barındıran, sapık ve kötü niyetli babayı Mehmet Akan olabildiğince yaşarlı kılmış. Tomris Oğuzalp’in çizdiği anne tipi için de olumlu şeyler söylemek mümkün herhalde.
Refiğ sonuçta fazla derinleştirmemiş Ünal’dan gelen malzemeyi, buna gevşek bir kurgu anlayışı da eklenince ortaya oldukça vasat bir film çıkmış.

KISKIVRAK, 1986
H: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Tarık Akan, Gülşen Bubikoğlu, Korhan Abay, Alev Sayın, Şemsi İnkaya, Nazan Ayas, Coşkun Göğen, İhsan Yüce, Yapımcı: Türker İnanoğlu
İmparator ile senaristi Tünaş kafa kafaya vermişler seksenli yıllarda da ve o günlerin geçerli olan formülünü Kıskıvrak’a da uygulamışlar işte. İlkin belli ki sırtını çirkin siyasetçiler ve bürokratlara dayamış olan (bu ilişki örtük elbette) bir mafyozo takımı yönlendiriyor olayları. Bu karanlık adamlar kadın ticareti yapıyor, uyuşturucu işiyle uğraşıyor, işine gelmeyen şekilde hareket eden yandaşlarını hunharca öldürüyor. Öte yanda da tatlı hayat özlemiyle kavrulan alt kültürlerden gelen masum kızlar, uyuşturucu batağına batmış, beyaz için bedenlerini vermeye hazır kaşar kadınlar var. Tabii bunlar arasında bir köprü işlevi görecek, emniyetin aslan yürekli, tercihen yakışıklı, attığını vuran, yumrukları balyoz lezzetinde delikanlıları.
İmparator’un seksenli yıllarda ürettiği filmlere baktığımızda, bu kalıplardan şaşmadığını görüyoruz. Bu filmde Tünaş’ın bir eklemesi dikkat çekiyor yine de: masum görünümlü; edebiyat yaparken, kanatlı sözler ederken de mesleği olan fotoğrafçılıkta sergilediği ustalığı gösteren bir katil fotoğrafçı!
Hikaye birbirini seven Reyhan (manken) ile Selçuk’un (kan dökmeyi seven fotoğrafçı) aşkıyla başlıyor. Genç adam ikna ediyor sevdiğini nikah masasına götürmeye. İnanır gibi oluyoruz, onun sevdiğiyle bir ömür geçirme arzusuna! Ancak fuhuş batağına sürüklenen genç kızlardan birinin ölümüyle ilgili Selçuk gözaltına alınıp da tutuklanınca öykü bambaşka bir mecraya doğru akıyor. Komiser Yılmaz sorguya çeken emniyet görevlisi Selçuk’u. Bu nedenle Reyhan’ın hakaretlerine maruz kalkıyor ilkin. Ancak ilerleyen sahnelerde Selçuk’un işlediği suçlar ortaya çıkınca Reyhan-Yılmaz aşkına tanık oluyoruz.
Dramatik yoğunluk Selçuk’un firar etmesi ve Reyhan’ı rehin almasıyla kızışsa da, finalde Komiser Yılmaz kötü adamların hakkından gelip seyircinin yüzünü güldürmeyi başarıyor.
Kıskıvrak ne bir gerilim filmi olarak düzgün bir iş (bütün düğüm çözülmeleri çok efti püften numaralarla kotarılmış, merak unsuru da Selçuk’un taaa en baştan katil olduğunun altını çizilmesiyle sıfırlanmış nerdeyse), ne de bir aşk filmi olarak elle tutulur bir yanı var (Bubikoğlu’nun İmparator’un sevgili eşi olduğunu, yatak sahnelerinde kafasını Akan’ın dudaklarından olabildiğince uzağa kaçıraracağını biliyoruz). Dahası Refiğ’in yine işçiliğine yeterince özen göstermemesi seyri epeyce zorlaştırıyor. Müzik kullanımı da allahlık doğrusu.

YARIN AĞLAYACAĞIM, 1986
Y: Halit Refiğ, S: İlhan Engin, K: Hüseyin Özşahin, M: Cahit Berkay, O: Kadir İnanır, Yaprak Özdemiroğlu, Eşref Kolçak, Gül Erda, Diler Saraç, İhsan Baysal, Aslan Altın, Hüseyin Kutman, Nuran Aksoy, Yapımcı: Nazmi Özer
Seksenli yıllarda İmparator’a, hem de bol olanaklı, gösterişli bir yığın gerilim/mafya filmleri üreten ama genellikle tatsız çalışmalarla bizleri yedinci sanattan neredeyse soğutan ustamız bu kez daha alçakgönüllü yapım koşullarında, eli ayağı düzgün bir gerilim sunuyor. Bence bu kez yönetmenin hedefi tutturmasının nedeni hem oyuncu seçiminde yaptığı doğru tercihler, hem senaryonun melodram ögeleriyle destekli oluşuna karşın daha gerçekçi bir tutumu benimsemiş olması.
Hikayenin kahramanı Kemal adında cesur bir komiser. Kemal Güneydoğu’da kaçakçılara karşı başarılı bir mücadele vermiş, bunun sonucunda da İstanbul’a tayin edilmiş. Öykünün başındaki iki mafya gurubunun hesaplaşması sonunda yığınla yaralı ve ölünün belirdiği olayı soruşturma görevi de kendisine veriliyor.
Bir başka önemli tip Dicle adındaki gazeteci kadın. Bu genç emekçi çalıştığı gazetede yolsuzlukların üstüne giden, cesurca araştırma yazılarıyla dikkati çeken bir başka mangal yürekli. Üstelik de polis muhabiri kimliğiyle tanıştığı Komiser Kemal’e de işine yarayacak sayısız bilgi sunuyor.
Kemal belki başarılı bir emniyet görevlisi ama ne yazık ki evinde mutlu gözükmüyor. Karısının babası oldukça zengin bir tüccar. Nevin de güç koşullarda, az bir maaşa talim eden kocasının mesleğe veda edip, kayınpederinin yanında cebini doldurmasından yana ama laf dinletemiyor elbette. Çiftin bir de on yaşlarında bir oğulları var.
Mazmanoğlu hakkında Kemal, Dicle’nin de yardımıyla bayağı bilgi topluyor. Bu arada eşinin evi terk etmesinden sonra gazeteci-komiser ilişkisinin romantik boyutta geliştiğini de görüyoruz.
Dicle’nin Mazmanoğlu ile görüşmesi ise bizi şaşırtıyor. Mazmanoğlu aklı başında bir mafya babası çünkü. Mantıklı laflar ediyor, kötülüğün büyüklerden kaynaklandığını söylüyor, balık baştan kokuyor, diyor. Üstelik de Dicle’nin patronunun kendisinden çok daha kirli işlere bulaştığının altını çiziyor.
Hikayenin devamında Nevin’in evine döndüğünü, Mazmanoğlu’nun emniyet güçlerince yakalandığını, Dicle’nin patronunun Mazmanoğlu tarafından öldürüldüğünü, iktidarlı güçlerin Dicle’yi telle boğdurarak katlettiklerini, dahası Kemal’in babasını ipe gönderdiğini izliyoruz.
Final epey acıklı: mesleğinden istifa eden ve babasını idama gönderdiği için gözyaşlarına boğulan ve teselliyi anasının yanında alan komiserin hüzünlü hali.
Kadir İnanır komisere çok yakışmış, anada Nuran Aksoy, sevimsiz karısında Gül Erda, Mazmanoğlu’nda Abdurrahman Palay’ın yorgun sesiyle (belki de son seslendirmesiydi) Eşref Kolçak rollerine cuk oturmuşlar. Komiser yardımcısında İhsan Baysal, kayınpederde Hüseyin Kutman ve kayınvaldede Diler Saraç da gerçekçilik duygusu katmışlar öyküye.
Yarın Ağlayacağım Refiğ’in seksenlerdeki tek elle tutulur mafya/gerilim filmi.

KURTAR BENİ, 1987
Y: Halit Refiğ, S: Mustafa Kutlu, Halit Refiğ, K: Çetin Gürtop, M: Sadun Aksüt, O: Gülşen Bubikoğlu, Talat Bulut, Tanju Gürsu, Fatoş Sezer, Nuri Alço, Neval Balçın, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Kurtar Beni özellikle senarist ve yönetmenin dramatik yoğunluk yaratmak amacıyla filmin son yarım saatine yerleştirdikleri gereksiz unsurlarla iyice zayıflayan talihsiz bir çalışma. Oysa Refiğ besbelli büyük özenle çekmiş filmi, iyi bir sinema yapmak için bayağı emek harcamış!
Kurtar Beni hikayenin başında ve sonunda yinelenen bir cümle, ancak başta bunu imama söyleyen seks işçisi kadınken, finalde aynı cümleyi bu kez din görevlisi imamın ağzından duyuyoruz.
Öyküde iki seks işçisi kadın tanıyoruz önce, bunlar Okşan ile Ayten. İlki yaşadığı hayattan mutlu gözüküyor, ikincisi ise bezgin ve yorgun. Bu nedenle Ayten’i Cihangir Camisini ziyaret ederken, huzur bulmak ve arınmak için mekanın imamıyla konuşurken izliyoruz. Ayten ile İmam Salih arasındaki arkadaşlık zaman geçtikçe derinleşiyor, başta kendini farklı tanıtan Ayten’in mesleği ortaya çıktığında ise ortalık kızışıyor.Özellikle kaptan olan İmam’ın abisi sonu evliliğe giden bu ilişkiye şiddetle itiraz ediyor. Ancak Salih’in kadına sahip çıkması, hatta bu uğurda mesleğinden ayrılmasını ve takalarda kaptanlık yapmaya başlamasını takdirle karşılıyoruz!
Ancak hikayenin tekdüze gitmemesi için Refiğ’ bu aşamadan sonra gereksiz bir anafor yaratıyor. Kaptan’ın mafyozoların başı Fettah ile kapışması, Fettah’ın adamlarının kendisini öldürmesiyle noktalanıyor. Aile meclisi toplanıyor ve kan yerde kalmasın diye Salih’in Fettah’ı öldürmesi kararı çıkıyor. Kocası hapse girmesin diye bu görevi yerine getiren Ayten oluyor!
Sonrası Ayten’in yıllarca hapiste kalması, çıktığında kocasını bir akıl hastanesinde bulması. Perişan haldeki Salih’in, hapisten yıpranmış değil, güçlenmiş çıkan Ayten’e söylediği cümle filmin başlığı.
Refiğ’in filmi 1988 Antalya Altın Portakal’da üç ödül kazandırmış yönetmene. En iyi oyuncu Gülşen Bubikoğlu, en iyi yardımcı kadın oyuncu Fatoş Sezer, en iyi yardımcı erkek oyuncu Tanju Gürsu. Ancak en iyi kadın oyuncu ödülü bence kesinlikle doğru adrese gitmemiş. Seks işçisini oynarken ayak parmaklarını bile göstermekten çekinen bir oyuncu için yorum yapmayayım ama bu ödülün süper bir oyunculuk sergileyen Fatoş Sezer’e verilmesi gerektiğini beyan edeyim büyük bir özgüvenle. Talat Bulut’un oyunculuğu da epey temiz, Tanju Gürsu da maço değerlerle donatılmış ağabeyde inandırıcı.
Sonuçta Refiğ çok emek verdiği bir tasarıda maalesef başarısız kalmış ama bunun faili kendisi; hareket yaratacağım diye gereksiz ne kadar şey varsa tıkıştırmış filmin heybesine!

KIZIMIN KANI, 1987
Y: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Tarık Akan, Neslihan Acar, Mine Baysan, Ayşegül Ünsal, Atilla Kunt, Kaya Sensev, Yüksel Gözen, Yapımcı: Türker İnanoğlu
İşte çiğnene çiğnene ağızlara sakız olmuş bir öykü; bunun yorgun bezgin bir işçilik ile beyaz perdeye aktarımı ve karşımızda en zayıf Refiğ filmlerinden biri duruyor: Kızımın Kanı. Hiçbir hayat emaresi göstermeyen senaryo kimbilir hangi Batı ya da Hint filminden alınmış, bilmiyorum ama Kızımın Kanı üstünden kırk sene geçtikten sonra hiçbir lezzet sunmuyor izleyicisine.
Hikaye yinelenip duran, yinelenip sonsuza kadar duracak olan atın intikamı öyküsü. Yani sakin ve huzurlu bir yaşam vardır, sonra kötü adamlar gelip bu ailenin masum bireyine bir şey yaparlar; ailenin hayatta kalan üyesi de kötülerin tek tek hakkından gelir.
Bugün içimizi bayıltan bu formül yetmişlerin ikinci yarısından başlayarak seksenler boyunca başta Cüneyt Arkın filmlerinde karşımıza çıktı. Tahammül gücümüzün sınırındayız ve işte Refiğ ustamız da sabrımızı zorluyor!
Öykünün kahramanı Cemil bir kayak hocası, 40 yaşlarında, dalyan gibi, sportmen, yakışıklı biri. Karısından – kumarbaz, alakasız bir tip olarak tanıtılan Ayşegül’den – ayrı yaşıyor. Çiftin 16 yaşlarında babasını çok seven, tertemiz bir kızları var, adı Figen. Figen annesinin yanında yaşıyor.
Olayların ivmelenmesi Figen’in Hakan isimli bir pisliğe aşık olmasıyla gerçekleşiyor. Çünkü Hakan mafyanın adamı ve kızları kötü yola düşürmek, onları uyuşturucu bağımlısı yapmak işinde uzmanlaşmış biri. Böylece Figen’in başına pişmiş tavuğun başına gelenden hallice şeyler geliyor, uyuşturucuyla kendinden geçirilip seks filminde kullanılıyor, sonra tehdit edilerek büyük patronla yatağa gönderiliyor. Ama patronun verdiği uyarıcı hapların etkisiyle ölüyor.
Gerisini tahmin etmesi güç değil, polisin numaralı türbün seyircisi gibi donuk ve etkisiz kalmasıyla harekete geçen acılı baba intikamını en merhametsizce, en kanlı şekilde alıyor.
Kızımın Kanı’nın elle tutulur tek yanı yok. Ne tecavüz, ne intikam sahneleri doğru düzgün çekilmiş, ne herhangi bir tipe gerçeklik duygusu verilebilmiş. Herşey karton tipler ve klişe bir hikayenin gerektirdiği yüzeysellik ve sevimsizlikle kotarılmış.
Kızımın Kanı’nda azıcık Neslihan Acar’ın şirinliği, azıcık da Ayşegül Ünsal’ın heybetli duruşu kıpırdıyor ama filmin zayıflığı içinde onlar da kaybolup gidiyorlar!

O KADIN, 1988
Y: Halit Refiğ, S: Nezihe Araz, K: Çetin Gürtop, O: Cihan Ünal, Gülşen Bubikoğlu, Arsen Gürzap, Kerem Yılmazer, Aslan Altın, Abdurrahman Palay, Alev Sayın, Haldun Dormen, Yapımcı: Türker İnanoğlu
O Kadın ustamızın seksenlerde çektiği melodramlardan bir başkası. Bu defa hoşgörülü olup faturayı senaryoyu yazan Nezihe Araz’a çıkaralım. Araz, dramatik yoğunluk yaratayım diye olayları iyice karıştırmış, içinden çıkılmaz, uzlaşının söz konusu olmadığı durumlar yaratmış, sonrasında da herkesi ortadan kaldırarak kolay yolu tutmuş. Oysa O Kadın bence dramatik yapısı yeniden düzenlense orta karar bir melodram düzeyine yükselebilirmiş, çünkü başoyuncular genelde rollerine oturmuşlar.
Hikaye zaman aşımlarıyla ilerliyor. İlk bölümde bir manken tanıyoruz, adı Gönül. Genç ve güzel bir kadın Gönül, nişanlı da. Haluk onun menajeri gibi aynı zamanda. Ancak pek sağlam bir ayakkabı değil bu Haluk. Gönül’ü bir reklam filminde oynatırken tanıyan patron Kazım’a peşkeş çekiyor. Gönül ilişkiye gönüllü olmadığı için de tecavüze uğradığında akıl hastanesine düşüyor, tedavi geçiriyor.
Hastanede Gönül’le ilgilenen doktor Cihat ise düzgün kişilikli biri. Zahmetli geçen iyileşme süreci boyunca bir yakınlaşma oluyor Gönül ile aralarında. Bu arada Cihat’ın karısı Alev ile sürtüştüğünü, kumar ve alkolle bayağı iç içe olan kadının iki çocuğunla da ilgilenmediğini görüyoruz.
Hikayenin sonrası Cihat-Gönül ilişkisinin yoğunlaşması, öte yandan da Alev’in ayrılmamakta direnmesi, hatta devreye Kazım’ı da sokarak bir intikam almakta kararlı tutumuyla geçiyor. Böylece işler arap saçına dönüyor. Çünkü Cihat’ın bakmakla sorumlu olduğu iki çocuğu var.
Finalde Cihat, kötü adamları (Alev, Kazım, Haluk) arabasına doldurup arabasını denize sürerek toplu ölümü seçiyor, son resimlerde ise çocuklara sahip çıkan Gönül’ü izliyoruz.
Cihan Ünal ve Arsen Gürzap doktor ve karısına boyut katmayı başarmışlar. Bubikoğlu bildiğimiz Bubikoğlu! Çok güzel gülümsüyor. Filmdeki öteki karakterler ne yazık ki oldukça karton. Hele hele Refiğ’in akıl hastanesinde dışavurumcu Alman oyuncularına taş çıkartan abartılarla oynattığı hastalara bakamadım bile (Baykal Kent, Muhteşem Durukan, Setçi Kıvırcık filan).

KIZIM VE BEN, 1988
Y: Halit Refiğ, S: Erdoğan Tünaş, K: Çetin Gürtop, O: Gülşen Bubikoğlu, Cüneyt Arkın, Yılmaz Zafer, Nilüfer Öz, Kerem Yılmazer, Bülent Ufuk, Cem Erman, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Refiğ’in seksenli yıllarda İmparator’a çektiği genellikle zayıf melodramlardan biri de kuşkusuz Kızım ve Ben. Tünaş’ın kentsoylu dünyasında geçen senaryosu da parlak lake kapaklı çoksatar romanlardan alınmış izlenimi veriyor.
Kızım ve Ben’in aslında dişe dokunur bir tarafı yok desem abartmış olmam herhalde. Kişiler de, olan biten de o kadar gerçeklikten uzak görünüyorlar ki! Kötüler kötü gibi değil, iyiler iyi gibi değil, hikayenin akışı mantık durduran cinsten. Hem de ilk karelerden sonuncuya kadar!
Hikaye gerıye dönüşlerle anlatılıyor. İlkin kocası Amerika’ya gitme düşleri kuran genç bir kadın tanıyoruz, adı Reyhan. Reyhan hamile, kocası çocuğu aldırsın istiyor ama kabul etmiyor kadın nedense. Sonra terk ediliyor, bebeğiyle birlikte hayat mücadelesine girişse de başaramıyor, intihar etmeye karar veriyor. Tabii kundaktaki çocuğunu bir cami köşesine bıraktıktan sonra veriyor bu meşum kararı.
Reyhan kendini bir binanın son katından atıyor ama kumlara düşüyor ve ağır yaralı kurtuluyor. Oradan rastlantıyla geçen bir zengin arabasıyla alıyor onu, hastaneye yetiştiriyor. Derken Vedat adlı bu prens iş veriyor Reyhan’a. Reyhan çalışıyor, işinde yükseliyor, hatta patronun ilkin sekreteri, sonra da zevcesi oluyor.
İyilik meleği Vedat ile eşi mutlu günler geçiriyorlar. Bu arada iki bela geliyor başlarına, biri eski koca, biri de Reyhan’ın hamile kaldığında çocuğunu düşürmesi. Ama iki bela da savuşturuluyor Vedat’ın iyicil ve şefkatli yaklaşımıyla. Derken Vedat cami köşesine bırakılan kızı da her nasılsa bulunca mutluluk perçinleniyor.
Zaman aşımıyla Çağla’yı genç kız olmuş görüyoruz. Kız belki iyi ama nedense arkadaş ortamı serserilerle dolu. Uyuşturucu, gece alemleri filan. Bu ortamda Çağla’nın gönlünü bir pisliğe, Cem’e kaptırması tatsız elbette. Ama Vedat’ın kalbinin duruşu daha da tatsızlaştırıyor ortalığı.
Çağla yanlışını büyütüp, ayartma gücü büyük olan Cem ile evleniyor. Tam beklediğimiz gibi, adam kendisini uyuşturucuya alıştırıyor. Üstelik de şiddet uygulayıp kızı kan revan içinde bırakarak dövünce, devreye Reyhan girip tabancasını ateşliyor Cem’in üstüne.
Refiğ naftalin kokan bir film çekmiş. Bubikoğlu ve Arkın karton tipler olarak dolaşmışlar film boyu, Öz ise zengin ve şımarık kızda çok zayıf. Kötü adamda ise Zafer dökülmeyen tek unsur kimliğinde gözüküyor.
Çok detaylı ve güzel bir içerik olmuş