DÜŞÜNCELER

KARİKATÜRÜN DİLİ (12): AYKIRILIĞIN BEDELİ

Aykırılığın başımıza açtıklarını karikatürünüze konu yapmak istiyorsunuz. Nasıl bir metafor kullanırdınız?. Bu yazımızda olduğu gibi bazen bir konunun tek bir metaforu olmayabilir.  Aykırılık, bir yanıyla toplumlarda huzursuzluk yaratan ve dışlanan bir durum iken diğer yandan toplumların gelişmesi, aykırı görülen düşünce ve eylemlerin yaşama geçmesiyle olanaklıdır. Onun bu çetin çelişkisi tam da karikatüristin ekmeğine yağ sürer. Bu nedenle çelişkinin yakalandığı her köşede bir mizahın doğuşuna tanık olunabilir.

Aykırılık, sıra dışılık ya da genel geçer normların dışına çıkma durumu, tarih boyunca toplumlarda her zaman bir dirençle, hatta bazen şiddetli bir dışlanmayla karşılaşmıştır. Bu durum, sosyolojik, psikolojik ve evrimsel dinamiklerin bir bileşkesi olsa gerek. Toplumlar, ortak kurallar, değerler ve normlar üzerine inşa edilmiş yapılar. Bu normlar, sosyal yaşamı öngörülebilir kılıyor. Kimin, hangi durumda, nasıl davranacağını bilmek toplumsal huzuru ve güven hissini besliyor. Aykırılık ise bu öngörülebilirlik zincirini kırıyor. Düzenin sarsılması endişesi ise, statükoyu koruma refleksini tetikliyor. Öte yandan, insan evrimsel olarak bir gruba ait olma, koruma kalkanı altında kalma eğiliminde. Toplumlar, “biz” bilincini ortak ritüeller ve kabuller üzerinden kuruyorlar. Aykırı birey veya fikir, grubun sınırlarını ve kimliğini tehdit eden bir “öteki” olarak algılanıyor.  Grubun bütünlüğünü koruma içgüdüsü, aykırı olanı ya hizaya getirmeye ya da dışarıda bırakmaya çalışır. Yerleşik inançlar ve toplumsal doğrular, bireylere ve kitlelere bir zihinsel konfor alanı sağlıyor. Aykırı bir fikir, bu hazır şablonları ve “doğru” kabul edilenleri sorgulamaya zorluyor. Sorgulamak ve yeni bir paradigmayı sindirmek entelektüel ve duygusal bir maliyet gerektiriyor.  Çoğunluk, var olan bilişsel şemalarını yıkmak yerine, aykırı fikri “yanlış”, “tehlikeli” veya “sapkın” olarak etiketleyip reddetmeyi daha kolay buluyor.

Şimdi yazı dizimiz boyunca yaptığımız gibi örnekler üzerinden ilerleyelim.

Kişisel olarak hayranı olduğum çizerlerden Arjantinli Guillermo Mordillo, yazımızda, bu konuda iki karikatürüyle yer alacak. Çizimlerde bazı benzerlikler olsa da, karikatürlerin farklı mesajları bulunuyor. İlk karikatürde kentin bir banliyösünde kesin bir düzen içinde yapılmış ve birbirinin aynısı evler görüyoruz. Evler bacalarına kadar tek tip ve grinin tonlarıyla boyanmış. Bu tekdüzeliği evlerden biri bozuyor. Kılık kıyafetiyle bir ressam olduğu anlaşılan ev sahibi elindeki paletinden aktardığı renk renk boyalarla evini bir tabloya dönüştürmekle meşgul. Bu aykırılığın keyfini yaşarken ona komşu evin bacasına tünemiş bir kuşun aşkla destek verdiği görülüyor. Buraya kadar mutlu bir sahne yaşanıyor olsa da sabah gün ışıdığında başkalarının tepkisi sizce nasıl olurdu?

Paylaşacağım ikinci karikatüründe de Mordillo bir aykırılık durumu ortaya koymuş. Gecenin karanlığında her yer ıssız ve sessiz. Tüm evlere gecenin de etkisiyle tekdüzelik oluşturan gri tonlar hakim. Bunun tek istisnası ise evini o tekdüzelikten kurtarmak için rengarenk boyamakta olan birine ait. Öyle ki merdiven dayadığı çatısını bile pembe-kırmızı  dalgalarla süslemiş. Ne var ki bu aykırılığın bedeli var. Kapıya dayanmış iki polis zor kullanarak ev sahibini derdest ederek karakola götürüyor. Toplumsal yapılar aynı zamanda güç ve hiyerarşi ilişkileri üzerine kurulu. Mevcut normlar, genellikle o toplumdaki egemen güçlerin (siyasi, dini, akademik veya ekonomik) çıkarlarını ya da dünya görüşünü meşrulaştırıyor. Her aykırı çıkış, potansiyel olarak mevcut güç dengelerine bir eleştiri veya tehdit taşıyor. Bu nedenle otorite figürleri ve sistemin statükosundan beslenenler, aykırılığı bir “güvenlik sorunu” olarak sunarak toplum nezdinde itibarsızlaştırıyorlar. Mordillo bu yaman çelişkiyi harika bir şekilde hicvetmeyi başarmış.

Bir Michel Carlin karikatürü ile devam edelim. Usta Fransız çizer Carlin’in karikatüründeki aykırı, bu kez betonlaşmış kentlerimizden. Bu aynı zamanda bir yabancılaşma görüntüsü. İki yanında yükselmiş aynı renkten ve apartmanlardaki kadınlı erkekli meraklı gözler “aykırımıza” bakmaktalar. Tekdüze ve soğuk apartmanlar, modern toplumun dayattığı “standartlaşmayı” temsil ediyor. Pencerelerden bakan insanlar neredeyse birbirinin kopyası; yüzlerinde bir bıkkınlık, yabancılaşma ve melankoli hâkim. Bu binalar, sistemin bireyden beklediği rasyonel, öngörülebilir ve kutulanmış yaşam biçimini simgeliyor. Herkes kendi payına düşen küçük gri hücreye yerleşmiş durumda. Aykırımız bu kez kentin betonlaşmasına karşı çıkıp tek katlı ve rengarenk evi ve meyve ağaçlarıyla dolu bahçesinde keyif sürmekte olan bir vatandaş. Ortadaki küçük, bahçeli bu ev tam anlamıyla bir vaha ve aykırılık simgesi. Geometrik katılığı kıran organik formlar (ağaçlar, çiçekler, kıvrımlı patika) ve canlı renkler, yaşamın, yaratıcılığın ve doğallığın henüz evcilleştirilememiş halini gösteriyor. Evin içindeki adam, devasa kütlelerin baskısına rağmen kendi alanını koruyabilmiş, doğayla bağını koparmamış ve bu yüzden farklı ama mutlu kalabilmiş tek figür. Bu yüzden ona bakan gözler sadece meraklı değil, bu durumu anlamıyor olduklarını düşündüren anlamsız ve boş bakışlar içeriyor.

Binalardaki onlarca insanın tek bir noktaya, bu küçük eve, kilitlenmiş olması çok katmanlı bir anlama sahip. Monotonluğa sıkışmış çoğunluk, aslında içten içe o aykırı yaşamın özgürlüğüne ve renklerine imreniyor. Kendi cesaret edemedikleri bir yaşam formunu izliyorlar. Diğer yandan bu yoğun bakış, aykırı olanın üzerindeki toplumsal spot ışığıdır. Farklı olan her zaman izlenir, incelenir ve normun dışına çıktığı için gözetim altında tutulur. Karikatürün mesajı açık. Apartmanda yaşamak, toplumun dayattığı kalıplara uyum sağlamak, güvenli ve genel geçer bir yol olabilir ama insan ruhunu çoraklaştırır. Aykırı kalmayı seçmek ise etrafınızı saran devasa bir gri dünyaya karşı renkleri, çiçeği ve kendi doğanı savunma direnişidir

Çocuklar, yaşamın dayatma ve gerçekleriyle törpülenene kadar özgürlüğün rüzgârıyla aykırılığın tadını çıkarır. Ancak bu durumdan en çok etkilenen de onlardır. Endonezyalı çizer Jitet Kustana’dan aldığımız bu karikatür, savaşın, militarizmin ve otoritenin çocuk dünyası üzerindeki yıkıcı etkisini ve perspektif körlüğünü çarpıcı bir tezatla ele alıyor. Çizer, mekânı ve nesneleri iki farklı gerçeklik düzlemine bölerek güçlü bir hiciv oluşturmuş. Karikatürün en sarsıcı unsuru, zeminde ve arka plandaki silüetler ile duvardaki tebeşir resmi arasındaki zıtlık. Üniformalı ve silahlı askeri figür, yerdeki ceset silüetlerini ve ağır silah hatlarını (suç mahallerinde tebeşirle çizilen insan hatları gibi) tamamen kanıksamış durumda. Hatta parmağıyla o dehşeti işaret ederek çocuğa adeta bir norm, bir gerçeklik dikte ediyor veya onu bu sınırların dışına çıktığı için azarlıyor. Askerin duruşu baskıcı, buyurgan ve heybetli. Çocuğun üzerine doğru eğilerek hem fiziksel hem de sembolik bir tahakküm kuruyor. Şiddetin sıradanlaştığı bir dünyada, masum bir ev çizimini bile bir “aykırılık” ya da kurallara uymayan bir eylem gibi konumlandırıyor.

Yıkıntılar arasında, yalın ayak kalmış çocuk ise elindeki tebeşirle duvara çok ilkel ama evrensel bir umudu çizmiş: Sıcak bir yuva ve parıldayan bir güneş. Çocuğun zihni, etrafını saran tüm o şiddete ve ölüme rağmen hâlâ yaşamı ve barışı hayal etme refleksini koruyor. Çocuğun duruşu boynu bükük, suçlu hissettirilmiş ve savunmasız. Ancak elindeki tebeşiri sımsıkı tutuyor olması, o çocuksu direncin ve yaratıcılığın henüz tamamen yok edilemediğinin de bir işareti.

Polonyalı çizer Jan Potoczek de aykırılığa ödetilen bedeli harika bir örnekle çizmiş. 1980 tarihli bu çarpıcı karikatür toplumsal normların “hakikat” üzerindeki tahakkümünü epik bir anlatımla gözler önüne seriyor. Matematiksel olarak 2×2=4 ifadesi, yoruma kapalı, evrensel ve nesnel bir gerçektir. Tartışmaya, ideolojiye veya inanca göre bükülemez. Ancak kimi özgün koşullarda, örneğin Öklid geometrisi dışına çıkıldığında bu denklik doğru olmayabilir. İşte tam da burada aykırı düşünme devrededir ve bir bedel ödemek zorunda kalır. Karikatürde adamın boynuna asılan tabela bu dayatmayı, yüzündeki bantlar da gördüğü eziyeti açıklıkla anlatmakta.

Geldik son örneğimize. Belçika’lı karikatür sanatçısı Luc Decheemaeker işlediğimiz aykırılık konusunu en klasik metaforu olan “sürüdeki kara koyun”u ele almış. Ancak sürüden kovulan bu kez bir ak koyun. Koyunu sürüden atan çoban ise karikatürdeki zıtlığı veren bir siyahi. Ne yazık ki bir başka insanlık gerçeği: herkes kendine göre öteki ve aykırı olanı atıyor kabilesinden.

Sakın içiniz kararmasın. Toplumlar aykırılığı dışlama eğiliminde olsa da, insanoğlunun bilimsel, sanatsal ve felsefi sıçramalarının neredeyse tamamı bu aykırılığı göze alan, yerleşik paradigmaları sarsan “uyumsuzlar” sayesinde gerçekleşmiştir. Toplum, hayatta kalmak için statükoya, gelişmek içinse aykırılığa ihtiyaç duyar. Tarih, bugünün aykırılığının, yarının normu haline gelme sürecinden ibarettir. Gelecek yazıda görüşmek dileğiyle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir