DÜŞÜNCELER, KÜLTÜR YOLCULUĞU

Tiran’dan Arnavutluk’a: Bir Ülkenin Hafızası ve Bugünü

Arnavutluk’a gitmeden önce insanın zihninde birbirinden hayli farklı birkaç ülke beliriyor. Birinde Enver Hoca’nın sığınaklarla, yasaklarla ve dış dünyaya kapanmayla özdeşleşmiş ülkesi var. Bir diğerinde sosyalizmin çöküşünden sonra Batı’ya açılan, turizm yatırımlarıyla hızla değişen, yeni binaların ve otellerin yükseldiği bir Balkan ülkesi. Bir de İtalya’nın yakınlığını, Osmanlı geçmişini, Türkiye’nin kültürel etkisini ve Avrupa’ya ulaşma arzusunu aynı anda taşıyan Arnavutluk var.

Tiran’a vardığımda bu görüntülerin hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu anlamaya çalışacaktım. Birkaç günün içinde bunun kolay bir cevabı olmadığını gördüm. Çünkü Arnavutluk’un bugünü, geçmişinden kurtulmaya çalışan bir ülkenin hikâyesi olduğu kadar, geçmişinin bazı izlerini yeni bir hayatın içinde yeniden üreten bir ülkenin hikâyesiydi. Bazen bir meydanda, bazen bir müzenin karanlık koridorunda, bazen de bir taksicinin anlattıklarında karşıma çıkan şey buydu: Geçmiş bitmişti, fakat etkileri ortadan kalkmamıştı.

İlk izlenimler

İzmir’den İstanbul aktarmalı uçuşum hava koşulları nedeniyle gecikince Tiran’a ulaşmak da başlı başına küçük bir maceraya dönüştü. Aktarmayı kaçırma ihtimali, yolculuk boyunca uçak korkusunu bile ikinci plana itti. Sonunda şehre vardığımda ilk dikkatimi çeken şey, trafik oldu. Tiran’ın merkezinde otomobillerin, yayaların ve motosikletlerin birbirine karıştığı bir hareketlilik var. Şehir, bir yandan Balkan başkentlerine özgü tanıdık bir telaş taşıyor, diğer yandan son yıllarda hızla büyümüş olmanın izlerini gösteriyor.

Konakladığım otel, Blloku çevresindeydi. Buradan şehrin önemli noktalarına yürüyerek ulaşmak mümkündü. İlk gün kendimi İskender Bey Meydanı’na attım. Meydanın genişliği, çevresindeki kamu binaları ve tarihî yapılar, Tiran’ın hem ulusal kimliğini kurma çabasını hem de farklı dönemlerin mimari izlerini bir arada gösteriyordu. Arnavutluk’un ulusal kahramanı İskender Bey’in heykeli, meydanın merkezinde duruyordu. Yakındaki Opera Binası ve diğer yapılar da bu temsil dünyasının parçalarıydı.

Ethem Bey Camisi’ne girdiğimde meydanın kalabalığından uzak, başka bir zamanın içine geçmiş gibi oldum. Osmanlı döneminden kalan cami, şehrin tarihsel katmanlarını anlamak açısından önemliydi. Tiran’ın geçmişini sadece komünist dönemden başlatmak mümkün değildi; Osmanlı geçmişi, ulusal bağımsızlık mücadelesi ve Avrupa’yla kurulan ilişkiler de bugünkü şehrin içinde yaşıyordu.

Murat Toptani Caddesi’nde yürürken tarihî yapılar, ağaçlar ve kafeler arasında daha sakin bir Tiran’la karşılaştım. Tiran Kalesi çevresindeki restoranlar ve dükkânlar, eski şehir dokusunun bugünün tüketim alışkanlıklarıyla nasıl birleştiğini gösteriyordu. Yeni Çarşı ise ayrıca hoşuma gitti. Sebze ve meyve tezgâhları, küçük dükkânlar, yemek kokuları ve insanların gündelik telaşıyla yaşayan bir yerdi. Burada şehri bir turizm broşürünün düzenlenmiş görüntüsü üzerinden değil, kendi gündelik ritmi içinde görebiliyordum.

Tabakhane Köprüsü de geçmişin şehir hayatına bıraktığı izlerden biriydi. Osmanlı döneminden kalan bu yapı, çevresindeki modern binalarla yan yana duruyordu. Tiran’da yürürken insanın dikkatini çeken şeylerden biri, farklı dönemlerin birbirini bütünüyle silmeden aynı şehirde bulunması. Elbette bu, tarihî dokunun her yerde korunduğu anlamına gelmiyor. Yeni yapılaşmanın baskısı hissediliyor; eskiyle yeninin karşılaşması bazen uyumlu, bazen de oldukça hoyrat.

Yine de Tiran’ın merkezinde yürümek keyifliydi. Şehrin insanı içine çeken bir tarafı var. Birkaç gün içinde her şeyi anlayacağımı sanmıyordum; zaten bir şehri anlamanın yolu, görülecek yerleri tamamlamaktan geçmiyor. Bazen aynı sokaktan ikinci kez geçmek, bir kafede oturup çevreyi izlemek ya da hiç planlamadığın bir yere sapmak daha çok şey anlatıyor.

Piramidin tepesine çıkmak

Tiran’ın en ilginç yapılarından biri, kuşkusuz Piramit. Enver Hoca’nın anısını yaşatmak üzere 1980’lerin sonunda inşa edilen yapı, bir zamanlar ülkenin komünist liderine adanmış bir müzeydi. Rejimin çöküşünden sonra farklı amaçlarla kullanılan, uzun süre ne yapılacağı tartışılan bu beton kütle, bugün bambaşka bir işleve sahip.

Piramide tırmandım. Yukarı çıktıkça şehri farklı bir açıdan görmek mümkün oluyordu. Bir zamanlar liderin anısını yüceltmek için tasarlanmış bir yapının insanların üzerine çıkabildiği, çevresini seyrettiği ve vakit geçirdiği bir alana dönüşmesi bana anlamlı geldi. İktidarın simgesi olarak yapılmış bir mimari eser, zaman içinde insanların gündelik hayatına karışmıştı.

Elbette bir yapının işlevinin değişmesi, geçmişin bütün yükünün ortadan kalktığını göstermez. Fakat bu dönüşümün kendisi üzerinde düşünmeye değer. Geçmişin anıtları bazen yıkılır, bazen korunur, bazen de yeni anlamlarla yeniden kullanılır. Piramit’in hikâyesi, Arnavutluk’un komünist geçmişiyle kurduğu ilişkinin küçük bir özeti gibiydi. Ülke, geçmişini tümüyle silemiyor; onunla ne yapacağını da bir türlü kesin biçimde kararlaştıramıyor. Şimdilik betonun üstünde yeni bir hayat kurmayı deniyor.

Yeraltındaki ülke

Arnavutluk’un komünist dönemini anlamak için ziyaret ettiğim iki yer, Bunk’Art ve House of Leaves oldu. Bunk’Art, eski bir sığınağın içinde kurulmuş bir müze. Ülkenin dış saldırı ihtimaline karşı hazırlanmış bu yeraltı yapıları, Hoca döneminin kuşatılmışlık duygusunu somutlaştırıyor. Sığınakların varlığı, rejimin kendi halkına sunduğu güvenlik fikriyle de yakından ilişkiliydi: Dış dünya tehditlerle doluydu; ülke kendi içine kapanmalı ve her türlü saldırıya hazırlanmalıydı.

Bunk’Art koridorlarında ilerlerken klostrofobim kendini hissettirdi. Dar geçitler, kapalı odalar ve yeraltında olduğunuzu sürekli hatırlatan atmosfer bana zaman zaman ağır geldi. Bir süre sonra insan, sergilenen nesnelerden çok mekânın kendisini düşünmeye başlıyor. Bir ülke, neden bu kadar çok sığınak inşa etme ihtiyacı duyar? Toplumu sürekli bir tehdit altında yaşatmak, güvenlik duygusunu güçlendirir mi, yoksa korkuyu gündelik hayatın bir parçasına mı dönüştürür?

House of Leaves ise komünist dönemdeki gizli polis teşkilatının gözetleme ve dinleme faaliyetlerine odaklanıyor. Burada insanın kendi evinde, işinde, arkadaşlarıyla konuşurken bile izlenebileceği bir düzenin nasıl kurulduğunu görmek mümkün. Devletin yurttaş üzerindeki denetimi, yalnızca yasalar ve cezalar aracılığıyla işlemiyordu; insanların birbirinden kuşkulanması, sözlerini tartarak konuşması ve kendilerini sürekli denetlemesi de bu düzenin parçasıydı.

Müzelerdeki anlatımın belirgin bir antikomünist çerçevesi vardı. Rejimin baskıcı niteliğini anlamak açısından bu belgeler ve mekânlar önemli. Ancak tarihsel bir dönemi yalnızca suçların ve baskının dökümüne indirgemek, o dönemde yaşayan insanların toplumsal ilişkilerini, beklentilerini, gündelik hayatlarını ve rejimin nasıl bir tarihsel zeminde ortaya çıktığını anlamaya yetmiyor. Bir dönemin baskı mekanizmalarını göstermek başka, o dönemin bütün tarihini açıklamak başka bir şey.

Arnavutluk’un komünist geçmişi üzerine düşünürken bu ayrımın önemli olduğunu hissettim. Rejimin otoriterliğini tartışmaya açmak, sosyalizmin bütün tarihini tek bir karanlık anlatıya sıkıştırmayı gerektirmiyor. Tarihsel açıklama, hüküm vermekten daha zahmetli bir iş.

Blloku’nun tuhaf ironisi

Blloku, bugün Tiran’ın restoranları, kafeleri, barları ve gece hayatıyla öne çıkan bölgelerinden biri. Sokaklarda gençler, turistler ve dışarıda vakit geçiren insanlar var. Şehrin daha hareketli, daha rahat ve daha tüketim odaklı yüzünü burada görmek mümkün.

Fakat bölgenin geçmişi, bugünkü görünümünden epey farklı. Komünist dönemde parti yöneticilerinin ve üst düzey devlet görevlilerinin yaşadığı, sıradan yurttaşların erişiminin sınırlı olduğu bir yerdi. Bugünse restoranların ve eğlence mekânlarının sıralandığı, para harcayabilenlerin rahatça dolaştığı bir bölge.

Bu değişim bana tuhaf bir ironi gibi geldi. Bir zamanlar siyasal iktidarın ayrıcalıklı yaşam alanı olan bir bölge, şimdi piyasanın ve tüketimin ayrıcalıklı mekânlarından birine dönüşmüş. Ayrıcalığın biçimi değişmiş; fakat şehirde kimin hangi imkânlara sahip olduğu sorusu ortadan kalkmamış.

Blloku’da otururken geçmişle bugün arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak elbette doğru olmaz. Parti yöneticilerinin ayrıcalığıyla bugünkü ekonomik eşitsizlikler aynı tarihsel koşullarda ortaya çıkmadı. Yine de bir şehrin seçkinlerinin yaşadığı mekânların nasıl dönüştüğünü izlemek, toplumsal değişimin bazı yönlerini görünür kılıyor. Eski iktidar çevresinin yerini yeni zenginler, işletmeler ve turizm ekonomisi alırken kentin kullanım biçimi de değişiyor.

Bir kitapçıyla Enver Hoca ve Kadare üzerine

Kitapçılara girmek, bir ülkeyi tanımanın sevdiğim yollarından biri. Tiran’da karşılaştığım kitapçılardan birinde tarih ve coğrafya öğretmenliği yapmış bir adamla sohbet ettim. Konu, doğal olarak, Arnavutluk’un geçmişine ve Enver Hoca dönemine geldi. Ardından edebiyatın önemli isimlerinden İsmail Kadare üzerine konuştuk.

Kadare’nin Arnavutluk tarihindeki yeri kolayca tek bir kalıba sığdırılabilecek gibi değil. Komünist rejimin içinde yazmış, uluslararası alanda tanınmış ve rejimle ilişkisi farklı dönemlerde farklı yorumlara konu olmuş bir yazar. Onu yalnızca rejimin sözcüsü olarak değerlendirmek de, iktidarla ilişkisini bütünüyle göz ardı ederek özgür bir edebiyatçı portresi çizmek de yeterli değil. Edebiyatın otoriter bir siyasal düzen içindeki konumu, çoğu zaman doğrudan muhalefet ile açık destek arasındaki basit ayrımlardan daha karmaşık.

Kitapçıda gördüğüm bazı eserler de bu tarihsel tartışmanın günümüzde nasıl sürdüğünü düşündürdü. Enver Hoca’nın uzun gölgesini anlatan kitaplar ve dünya komünizminin tarihini ele alan çalışmalar arasında dolaşırken, geçmişin bugünkü siyasal ihtiyaçlara göre yeniden anlatılabildiğini hissettim. Antikomünist yayıncılıkta sıkça karşılaşılan sorun, bir tarihsel dönemi anlamak yerine onu önceden verilmiş bir hükmün kanıtlarıyla açıklamak.

Bu, baskıların ya da tarihsel suçların görmezden gelinmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Tersine, bunları doğru dürüst anlamak için daha fazla tarihsel bilgiye ihtiyaç var. Bir rejimi anlamak, yalnızca onun ne yaptığını sıralamakla bitmiyor; nasıl kurulduğunu, hangi toplumsal koşullarda güç kazandığını, nasıl bir insan ve toplum tasavvuru yarattığını da araştırmayı gerektiriyor.

Kitapçıdaki sohbetten aklımda kalan, Arnavutluk’un geçmişinin hâlâ canlı bir tartışma konusu olduğuydu. Geçmiş burada müzelerde kapatılmış, üzerine son sözü söylenmiş bir dönem değil. Kitaplarda, aile anlatılarında ve insanların siyasal kanaatlerinde yaşamaya devam ediyor.

Din, Bektâşilik ve sokaktaki kadınlar

Arnavutluk’un kültürel yapısını anlamak için din meselesine de bakmak gerekiyor. Osmanlı döneminden kalan Müslümanlık mirası, Ortodoks ve Katolik toplulukların varlığı, komünist dönemin din karşıtı politikaları ve sonrasında dinî hayatın yeniden görünür olması, ülkenin tarihsel dokusunu oluşturan unsurlar.

Bir dükkânda çalışan gençle yaptığım kısa sohbet, bu tarihsel katmanlara küçük bir pencere açtı. Yeniçeriler, Şiilik ve Bektaşilik üzerine konuşurken, Bektaşiliğin Arnavutluk’taki yerini yeniden düşündüm. Bektaşilik, tarihsel olarak Osmanlı dünyasıyla ve Yeniçeri Ocağı’yla güçlü bağlar kurmuş, Şiilikle bazı ortaklıklar taşıyan, ama kendine özgü inanç ve ritüelleri bulunan, kamil insan yetiştirme, insan sevgisi ve hümanizm odaklı bir tasavvuf geleneği.

Tiran, dünya Bektaşi merkezine ev sahipliği yapması bakımından da bu açıdan önemli.

Enver Hoca yönetiminin 1967’de dinî hayatı yasaklamaya yönelmesi, Arnavutluk’un toplumsal tarihinde çok sert bir kırılmaydı. Dinî kurumlar kapatıldı, ibadet kamusal hayatın dışına itildi. Rejimin sona ermesiyle birlikte dinî hayat yeniden canlandı; ancak uzun süreli yasakların ardından toplumun dinle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiği ayrı bir araştırma konusu.

Tiran sokaklarında dolaşırken kadınların giyim kuşamı da dikkatimi çekti. Başörtülü kadınlara seyrek rastladım; genç kadınların çoğu modern Batı tarzı kıyafetler giyiyordu. Bu, birkaç günlük gözlemimin sınırları içinde kalan bir izlenim. Ülkenin bütününü, kırsal bölgeleri ya da farklı kuşakların hayatını bu görüntüden hareketle değerlendirmek mümkün değil. Yine de Tiran’da dinin gündelik hayatta görünürlük biçiminin, Türkiye’de alışık olduğum manzaralardan farklı olduğunu söyleyebilirim.

Burada beni asıl düşündüren, bir toplumun kültürel kimliğinin tek bir unsur üzerinden açıklanamayacağıydı. Osmanlı geçmişi, komünist dönemin laikleştirici ve baskıcı politikaları, Avrupa’yla ilişkiler ve bugünkü yaşam biçimleri iç içe geçmiş durumda. Arnavutluk’un kimliği, bu farklı tarihsel deneyimlerin karşılaşmasından oluşuyor.

İtalya’nın sesi, Türkiye’nin ekranı

Tiran’da İtalya’nın kültürel etkisini fark etmemek zor. Yemek kültüründen müziğe, televizyon yayınlarından gündelik alışkanlıklara kadar İtalya’nın sesi sık sık duyuluyor. İki ülkenin Adriyatik’in karşı kıyılarında bulunması, tarihsel ve ekonomik ilişkiler, göç hareketleri ve medya dolaşımı bu yakınlığın arkasındaki nedenlerden bazıları.

Bir makarna reklamında Bella Ciao melodisini duymak hoş bir sürprizdi. Antifaşist mücadelenin ve daha sonra dünya çapındaki sol kültürün simgelerinden biri haline gelen bu şarkının ticari bir reklamda kullanılması, günümüz kültürünün kendine özgü çelişkilerinden birini gösteriyordu. Bir zamanların mücadele şarkısı, reklam dünyasının tanıdık bir sesine dönüşmüştü. Şarkının tarihsel anlamı ortadan kalkmıyor elbette; fakat kültürel semboller dolaşıma girdikçe farklı amaçlarla kullanılabiliyor.

Türkiye’nin kültürel etkisi ise özellikle televizyon dizilerinde karşıma çıktı. Çukur gibi Türk dizilerinin bilinirliği, Türkiye’deki televizyon üretiminin Balkanlar’daki dolaşımını gösteriyor. Bu diziler yalnızca eğlence ürünü olarak tüketilmiyor; karakterleri, aile ilişkilerini, mahalle hayatını ve belirli bir Türkiye imgesini de beraberinde taşıyor.

Bu iki kültürel etki, Arnavutluk’un dış dünyayla kurduğu ilişkilerin farklı yönlerini hatırlatıyor. İtalya daha eski ve güçlü bir komşuluk ilişkisini temsil ederken Türkiye, ortak tarihsel mirasın yanı sıra güncel medya ve popüler kültür aracılığıyla da varlığını sürdürüyor. Bir ülkenin kültürel dünyası, sınırları içinde üretilenlerle sınırlı değil; izlediği diziler, dinlediği şarkılar ve benimsediği gündelik alışkanlıklarla da şekilleniyor.

Bira, şarap ve futbol

Bir ülkeyi tanımak için müzeler kadar barlara, lokantalara ve insanların maç izlediği yerlere de bakmak gerekiyor. Tiran’da yerel biraları denedim; genel olarak hepsini beğendim. Tirana ve Korça gibi markalarla karşılaştım. Şarap da içtim; birkaç farklı yerde denediklerimden memnun kaldım.

Fakat asıl dikkat çekici olan, futbolun şehirde yarattığı ortak heyecandı. Arnavutluk millî takımının oynadığı bir maç sırasında kafelerde ve barlarda bayraklar görülüyor, insanlar maçı izlemek için ekranların çevresinde toplanıyordu. Maç 2-1 sonuçlandı. Futbolun gündelik hayat içindeki yerini gözlemlemek için uzun bir araştırma yapmaya gerek yoktu; insanların yüz ifadeleri, sevinçleri ve tepkileri yeterince açıklayıcıydı.

Otel çalışanlarından biriyle sohbet ederken Arnavutlar hakkında konuşuyorduk. Bana, “Arnavutlar ciddi insanlardır,” dedi. Bu cümle aklımda kaldı. Bir ülkenin insanları hakkında söylenen bu tür genellemeleri olduğu gibi kabul etmek mümkün değil; her toplumda birbirinden farklı karakterler var. Yine de insanın kendisi ve toplumu hakkında kurduğu cümle, bazen bir tür öz imgeyi yansıtır. Ciddiyet, gurur, dayanıklılık ya da çalışkanlık gibi özellikler, bir toplumun kendisini nasıl görmek istediğine ilişkin ipuçları verebilir.

Futbolun yarattığı coşku ile bu cümleyi yan yana düşündüğümde, gündelik hayatın küçük ayrıntılarının bir ülkenin kendilik algısını anlamak bakımından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hissettim.

Dures’e  doğru

Tiran’dan Dures’e otobüsle gitmek yaklaşık kırk dakika sürüyor. Yol boyunca şehirle kıyı arasındaki ekonomik hareketliliği görmek mümkün. Otomobil galerileri, yedek parça dükkânları, servisler, satış yerleri ve farklı ticari işletmeler sıralanıyor. İlk izlenimim, bölgenin otomotiv üretiminden çok otomobil ticareti, bakım ve hizmetleri etrafında şekillendiği yönündeydi. Burası bir sanayi merkezinden çok, ticaretin ve hizmetlerin öne çıktığı bir koridor görünümündeydi.

Dures’e yaklaştıkça denizle kurulan ilişki değişiyor. Şehir bana Ege kıyılarını hatırlattı. Deniz, liman, sahil boyunca uzanan yapılaşma ve turizm hareketliliği, Dıraç’ın ekonomik hayatını belirleyen unsurlar arasında. Liman faaliyetleriyle turizm ve inşaatın yan yana gelişmesi, kentin yalnızca bir sahil kasabası olarak düşünülemeyeceğini gösteriyor.

İtalya’nın etkisi burada da hissediliyor. Adriyatik’in iki kıyısı arasında kurulan tarihsel bağlar, ticaret ve göç hareketleri, kültürel yakınlığı beslemiş. Dıraç’ın bugünkü görünümünde limanın, ulaşımın ve turizmin payı büyük.

Fakat turizm yatırımlarının yarattığı değişim, yalnızca ekonomik büyüme açısından değerlendirilemez. Kıyıların nasıl kullanıldığı, yerel halkın denize erişimi, yapılaşmanın doğal çevre üzerindeki etkisi ve ekonomik kazancın kimlere dağıldığı da önemli. Bir sahil kentinin büyümesi, o kentin sakinlerinin yaşam kalitesini kendiliğinden yükseltmiyor. Bu sorular, Arnavutluk’un bugününü anlamak bakımından giderek daha belirleyici hale geliyor.

İki taksici, iki Arnavutluk

Bir ülkenin yakın tarihini anlamak için resmî anlatılara başvurmak gerekli; fakat bazen bir taksinin arka koltuğunda duyduklarınız da başka bir kapı açıyor. Arnavutluk’ta iki farklı taksiciyle yaptığım sohbetler, geçmiş ve bugün arasındaki mesafeyi daha iyi görmemi sağladı.

Dures’ten Tiran’a dönerken konuştuğum yaşça büyük taksici, komünist dönemi yaşamıştı. Anlattıklarında belirgin bir hayal kırıklığı vardı. Ona göre komünizm, biçim değiştirerek de olsa devam ediyordu. Ülkeyi yönetenlerin eski yöneticilerle akrabalık ve ilişki bağları bulunduğunu, gerçek anlamda demokrasinin kurulamadığını, işsizliğin sürdüğünü söylüyordu. Arnavutluk’u bir tür “narko-devlet” olarak nitelendirdi; Küba’yla da karşılaştırmalar yaptı. Komünizmin teoride eşitlikçi, hatta ütopik bir fikir olduğunu, fakat uygulamada işlemediğini düşünüyordu.

Bunlar elbette bir kişinin deneyimleri ve siyasal değerlendirmeleriydi. Bunları ülkenin tamamı hakkında kesin hükümler olarak almak doğru olmaz. Fakat sözleri, komünist geçmişin bazı insanlar için yalnızca nostaljiyle ya da yalnızca baskı anılarıyla hatırlanmadığını gösteriyordu. Geçmişi değerlendiren kişi, çoğu zaman bugünkü hayatından memnun olup olmamasına göre de konuşuyordu. Bugünün sorunları, dünün hatıralarını yeniden biçimlendiriyordu.

Havaalanına giderken bindiğim taksinin şoförü ise çok daha gençti. Türkçeyi iyi konuşuyordu; İstanbul’da ve İzmir’de yaşamış, Hava Harp Okulu’nda eğitim görmüş, pilot olmayı hedeflemişti. Daha sonra Macaristan’da sivil havacılık alanında eğitim arayışına girmiş, çeşitli deneyimler edinmişti. İstediği işi bulamayınca taksiciliğe başlamıştı. Bu işi bir son durak olarak değil, yeniden pilotluk eğitimi alabilmek için para biriktirmenin yolu olarak görüyordu.

Genç adamın anlattıklarında dikkatimi çeken şey, hayatına ilişkin oldukça belirgin bir hedefinin bulunmasıydı. Önüne çıkan engelleri anlatırken bile planından vazgeçmiş görünmüyordu. Taksicilik, onun için mesleki hayalinin yerine geçen bir iş değil, o hayale ulaşmak için geçici bir araçtı.

Siyaset üzerine de konuştuk. Mevcut sistemin kâğıt üzerinde iyi görünebildiğini, fakat uygulamada insanın çıkarcılığı, yolsuzluk, kayırmacılık ve zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum yüzünden bozulduğunu düşünüyordu. Mafyanın etkisinden ve gençlerin özgürlük beklentilerinden söz etti. Anlattıkları, yaşlı taksicinin geçmişten hareketle yaptığı değerlendirmelerden farklı bir yerden geliyordu. Biri komünist dönemi ve sonrasındaki değişimi yaşamış, diğeri geleceğini kurmaya çalışan genç bir insandı. Fakat ikisinin konuşmalarında da siyasal düzenin nasıl işlediğine ilişkin memnuniyetsizlik vardı.

Bu iki sohbetten hareketle Arnavutluk toplumunun tamamı hakkında sonuç çıkarmak mümkün değil. Yine de iki farklı kuşağın anlatılarında ortak bir soru beliriyordu: İnsanlar kendi hayatları üzerinde ne kadar söz sahibi olabiliyor? Birinin yanıtı geçmişin hayal kırıklıklarından, diğerininki geleceğe ulaşma çabasından besleniyordu.

Dajti ve betonun hafızası

Tiran’ın yakınındaki Dajti Dağı’na teleferikle çıkmak, şehirden uzaklaşmak için iyi bir fırsattı. Yolculuk yaklaşık on beş dakika sürüyor. Aşağıda kalan yapılaşma, yollar ve binalar yavaş yavaş küçülürken dağın yeşili belirginleşiyor. Fakat yükseliş sırasında kabinin yavaşlaması klostrofobimi yeniden harekete geçirdi. Kapalı bir kabinde, yere basmadan asılı kalmak bana pek iyi gelmiyor. Neyse ki yolculuğun iniş kısmını daha rahat geçirdim.

Yukarıda yürüyüş yapmak, manzarayı izlemek ve ormanın içinde biraz vakit geçirmek mümkündü. Fakat dağda da Arnavutluk’un geçmişini hatırlatan izlerle karşılaşmak şaşırtıcı değildi. Beton sığınaklar, ülkenin savunma kaygısının toprağa kazınmış işaretleri gibi duruyordu. Hoca döneminde ülkenin farklı bölgelerine yayılan bunkerler, bir zamanlar dış saldırı ihtimaline karşı alınan önlemlerin simgesiydi. Bugünse birçoğu terk edilmiş halde; kimi manzaranın içinde kaybolmuş, kimi gündelik hayatın parçası olmuş.

Bir de atlar vardı. Bazılarının hali beni rahatsız etti. Hayvanların yorgun ve bakımsız görünmesi, turizm faaliyetlerinin arka planında kalan meseleleri düşündürdü. Daha önce İzmir yakınlarında bir Özbek köyünde ata binmiştim; oradaki deneyimimle buradaki görüntüler arasında ister istemez karşılaştırma yaptım.

Atlar bana bir başka hikâyeyi de hatırlattı: Nietzsche’nin Torino’da bir ata sarıldığı anlatısını ve Béla Tarr’ın Torino Atı filmini. Nietzsche’nin hayatının son dönemine ilişkin bu olayın ayrıntıları tartışmalı olsa da, hikâyenin kültürel hafızadaki yeri güçlü. Tarr’ın filminde ise bir atın ve onunla yaşayan insanların giderek daralan dünyası üzerinden hayatın tükenişi anlatılır. Dajti’de gördüğüm atlarla film arasında doğrudan bir benzerlik kurmak elbette mümkün değil; fakat bir görüntünün insanda başka hikâyeleri uyandırması, yolculuğun düşünsel taraflarından biri.

Dajti’den Tiran’a bakarken, dağın yeşiliyle şehrin betonu arasında bir mesafe vardı. Fakat bu mesafe yalnızca coğrafi değildi. Beton sığınaklar, geçmişteki korkuların izlerini taşıyordu; aşağıdaki şehir ise başka bir geleceğe yetişmeye çalışıyordu. Arnavutluk’un geçmişi, bazen müzelerin içinde, bazen de bir dağın yamacında karşınıza çıkıyor.

“Komünist misiniz?”

Gezinin son günlerinde akşam saatlerinde bir hükümet karşıtı gösteriye denk geldim. Merak edip kalabalığın arasına girdim, fotoğraflar çektim ve insanlara ne olduğunu sordum. Arnavutluk’un tarihini düşünerek bazı kişilere “Komünist misiniz?” diye de sordum. Aldığım yanıtlar, gösterinin neyle ilgili olduğunu anlamamı hemen sağlamadı. Çevreden bazı kişilerin protestoculara “pis komünistler” diye seslenmesi de kafamı karıştırdı. Sonradan anladım ki bu söz, göstericilerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları bir ifade değil, onlara yöneltilen bir suçlama ya da kışkırtmaydı.

Gösterinin arka planını daha sonra araştırdığımda, meselenin önemli bir çevre ve kamusal alan tartışması olduğunu öğrendim. Arnavutluk’un güneybatısındaki Vjosa-Narta sulak alanı ve Sazan Adası’nda planlanan büyük ölçekli lüks turizm projeleri tepkinin çıkış noktalarından biriydi. Projeler, Ivanka Trump ve Jared Kushner’ın adlarıyla ilişkilendirilen yatırım girişimleriyle gündeme gelmişti. Vjosa-Narta, flamingoların ve çok sayıda göçmen kuşun uğradığı, ekolojik açıdan hassas bir bölgeydi. Çevreciler, koruma altındaki alanların yapılaşmaya açılmasından, kıyılara kamusal erişimin kısıtlanmasından ve karar süreçlerinin yeterince şeffaf yürütülmemesinden kaygı duyuyordu. Flamingo figürü de bu yüzden protestonun sembolüne dönüşmüş, hareket “Flamingo Devrimi” olarak anılmaya başlamıştı.

“Arnavutluk satılık değildir” sloganı, itirazın özünü özetliyordu. Protestocuların tepkisi tek başına Donald Trump’a ya da ailesine yönelik değildi. Trump ailesiyle bağlantılı bir yatırımın ülkenin doğal mirası, kıyıları ve turizm politikası hakkındaki daha geniş bir tartışmanın merkezine yerleşmesi söz konusuydu. Hükümet projeyi ekonomik büyüme ve uluslararası yatırım açısından önemli bir fırsat olarak sunarken, eleştirenler bu büyümenin bedelini kimin ödeyeceğini soruyordu. Turizmden elde edilecek gelir gerçekten yerel halka mı yayılacaktı, yoksa doğal alanların ve kıyıların kullanımından doğan kazanç belirli yatırımcıların elinde mi toplanacaktı?

Bu soruların yalnızca Arnavutluk’a özgü olmadığını düşünüyordum. Akdeniz’in pek çok kıyısında benzer bir gerilim yaşanıyor: Bir yanda turizm gelirleri ve ekonomik büyüme vaadi, diğer yanda kıyıların betonlaşması, doğal yaşamın zarar görmesi ve yerel halkın kendi yaşadığı yerden uzaklaşması ihtimali. Yatırımın büyüklüğü, tek başına toplumsal yararın da büyük olacağını göstermiyor. Kimin karar verdiği, hangi alanların korunduğu, kazancın nasıl bölüşüldüğü ve halkın karar süreçlerine ne ölçüde katıldığı belirleyici.

Yazıyı yeniden toparlarken, bu protestonun kısa sürede daha geniş bir siyasal hoşnutsuzluğun parçası haline geldiğini de gördüm. Ekim 2026’da Tiran’da öğrencilerin de katıldığı gösteriler, eğitim masrafları, kamusal hizmetlerin yetersizliği, yolsuzluk iddiaları ve Edi Rama hükümetine yönelik tepkilerle büyüdü. Güncel haberler, başlangıçta belirli bir çevre ve turizm projesine karşı gelişen hareketin giderek daha geniş bir hükümet karşıtı harekete dönüştüğünü aktarıyor. “Al Jazeera’nın 20 Ekim tarihli değerlendirmesi” (https://www.aljazeera.com/news/2026/10/20/horizontal-revolt-why-albanias-young-protesters-want-pm-rama-to-go) bu dönüşümü ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Benim sokakta gördüğüm gösterinin bütün bu gelişmelerin neresinde durduğunu, orada bulunduğum sırada bütünüyle kavramam mümkün değildi. Zaten birkaç günlük bir yolculukta bir ülkenin siyasal hayatını anlamak iddiası da fazla büyük olurdu. Fakat karşılaştığım manzara, Arnavutluk’un geçmişle bugünü arasında kurduğu ilişkinin yeni bir boyutunu gösteriyordu. Bir zamanlar devletin ve liderin simgeleriyle dolu meydanlarda şimdi kamusal alanın kime ait olduğu tartışılıyordu. Dün ülkenin ne kadar kapalı olacağına karar veren iktidar, bugün ülkenin doğal ve kamusal zenginliklerinin nasıl kullanılacağına karar veriyordu. Sorunlar ve koşullar farklıydı; buna rağmen insanların kendi hayatları ve ülkeleri üzerinde söz sahibi olma isteği değişmeden kalıyordu.

Oda’da bir doğum günü

Son akşam Tiran’da Oda adlı restoranı bulmaya çalıştım. Biraz dolaştıktan sonra ulaştığım mekân, dışarıdan bakıldığında kolayca gözden kaçabilecek türdendi. İçerideyse sıcak, samimi bir atmosfer vardı. Balkan müziği çalıyor, insanlar yemek yiyip sohbet ediyor, müzikle birlikte mekânın havası değişiyordu.

Garsonlardan Hristo biraz Türkçe biliyordu. Sohbet sırasında adımı sordu. Bir süre sonra müzik ve yemek telaşının arasında küçük bir sürprizle karşılaştım: “Happy Birthday Ufuk!” diye seslendiler. Önüme tek mumlu küçük bir pasta getirdiler. Bir an şaşırdım; ne yapacağımı bilemedim. Ardından gülmeye başladım. İnsan bazen hiç beklemediği bir anda kendini bir masanın etrafında, tanımadığı insanların iyi niyetiyle çevrelenmiş bulabiliyor.

O küçük kutlama, yolculuğun en sıcak anlarından biri olarak kaldı aklımda. Bir ülkeyi tanımak, yalnızca tarihini ve siyasetini öğrenmekten ibaret değil. Bir restoranda karşılaştığın insanların davranışları, bir garsonun birkaç kelime Türkçe konuşması, tanımadığın birinin sana küçük bir mutluluk yaşatması da deneyimin parçası. Büyük tarihsel anlatıların yanında, insan ilişkilerinin küçük jestleri var.

O gece Balkan müziği eşliğinde otururken yolculuğun farklı görüntüleri zihnimden geçti. Sığınaklar, meydanlar, müzeler, kitapçı, deniz, taksiler ve dağın yamacındaki beton yapılar… Hepsi aynı ülkeye aitti. Fakat hiçbiri tek başına Arnavutluk’u anlatmaya yetmiyordu.

Arnavutluk’tan ayrılırken

Arnavutluk’tan ayrılırken zihnimde kesin bir yargıdan çok, birbirine eklenen gözlemler kaldı. Tiran’ın meydanları ve yeni binaları, komünist dönemin sığınakları, Blloku’nun değişen yüzü, Dures’in limanı ve kıyı boyunca süren yapılaşma, kitapçıda yapılan tarih sohbeti, iki taksicinin farklı kuşaklardan gelen anlatıları… Bunların her biri, ülkenin bugünü hakkında başka bir şey söylüyordu.

Arnavutluk’un yakın tarihi, büyük kırılmalarla dolu. Osmanlı geçmişi, bağımsızlık mücadelesi, komünist rejim, dış dünyaya kapanma, 1990’larda yaşanan dönüşüm ve piyasa ekonomisine açılma… Bu kadar sert değişimlerin ardından toplumun bugünkü hayatını anlamak kolay değil. Birkaç gün içinde bütün bunları kavradığımı söyleyemem. Fakat yolculuk, tarihsel değişimin yalnızca siyasi rejimlerin değişmesinden ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi. Kentler, binalar, ekonomik ilişkiler, insanların beklentileri ve geçmişe dair anlatılar da değişiyor.

Komünist dönemin mirası, bugün hem müzelerdeki anlatımlarda hem de insanların kişisel değerlendirmelerinde varlığını sürdürüyor. Buna karşılık yeni ekonomik düzenin vaatleri de her yerde aynı ölçüde gerçekleşmiş görünmüyor. Turizm ve yabancı yatırımlar ülkeye gelir ve istihdam sağlayabilir; fakat bunun nasıl bir toplumsal gelişme yaratacağı, yatırımın miktarı kadar önemli. Bir ülkenin büyümesiyle o ülkede yaşayan insanların hayatlarının iyileşmesi her zaman aynı şey değil. Flamingo protestosunun çevre koruma talebinden daha geniş bir siyasal itiraza dönüşmesi, bu sorunun Arnavutluk’ta da gündemde olduğunu gösteriyor.

Tiran’dan ayrılırken aklımda bir başka düşünce de belirdi: Arnavutluk sineması üzerine daha kapsamlı bir çalışma yapmak ilginç olabilir. Ülkenin komünist döneminde üretilen filmlerle rejim sonrasında ortaya çıkan sinemayı birlikte ele almak, tarihsel değişimi farklı bir açıdan görmeyi sağlayabilir. Sinema, resmî tarihin anlattıkları kadar, bir toplumun kendisini nasıl hayal ettiğini, hangi çelişkileri görünür kıldığını ve neleri perdelediğini de gösterir. Bu şimdilik bir araştırma fikri; önünde izlenecek filmler, okunacak kaynaklar ve yapılacak karşılaştırmalar var.

Yolculukların ardından insanın elinde çoğu zaman tamamlanmış cevaplar bulunmuyor. Daha çok yeni sorular, bazı görüntüler ve uzun süre akılda kalan konuşmalar kalıyor. Arnavutluk bana böyle bir izlenim bıraktı. Geçmişin beton sığınaklarıyla bugünün yükselen otelleri, komünist dönemin hatıralarıyla yeni kuşakların gelecek arayışları aynı ülkenin içinde yan yana duruyor. Bir ülkenin hafızası da belki böyle oluşuyor: Geçmişin izleri silinmeden, bugünün çatışmaları ve beklentileriyle yeniden anlam kazanıyor.

Tiran’dan ayrılırken Arnavutluk’u bütünüyle anladığımı düşünmüyordum. Ama artık onu yalnızca Enver Hoca’nın ülkesi ya da yeni turizm yatırımlarının yükseldiği bir Balkan memleketi olarak görmüyordum. Karşılaştığım insanların hikâyeleri, sokakların görüntüsü ve kamusal alan üzerine yükselen itirazlar, çok daha karmaşık bir ülkeye işaret ediyordu. Hafızasıyla hesaplaşan, geleceğini kurmaya çalışan ve bu sırada kendi içinde yeni mücadeleler yaşayan bir ülkeye.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir