ATIF YILMAZ’IN FATMA GİRİK’Lİ FİLMLERİ
CENGİZ HAN’IN HAZİNELERİ (1962)
Y: Atıf Yılmaz, S: Suat Yalaz, M: Yalçın Tura, K: Çetin Gürtop, E: Abdullah Ziya Kozanoğlu, O: Orhan Günşiray, Fatma Girik, Aysel Tanju, Nuri Altınok, Sami Hazinses, Mümtaz Ener, Atıf Kaptan, Tülay Akatlar, Öztürk Serengil, Atilla Tokatlı, Ece Han, Hüseyin Satırlı, Yapımcı: Orhan Günşiray, Atıf Yılmaz

Yapımcılığa soyunan Yılmaz-Günşiray ikilisi tarihi bir filimle şanslarını denemişler gişede. Tabii Avare Mustafa ile yıldız konumuna yükselen Fatma Girik’in usta ile ilk çalışması da bu vasat filme bir mana vermeye çalışmış.
13. yüzyıl. Moğol İmparatorluğunun kurucusu Cengiz Han ölünce oğullarının dahi bilmediği bir yere gömülmüş. Mezarın olduğu yerde de büyük bir hazine olduğuna inanılıyor. Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Han babasının mezarı ve hazineyi bulanı güzel kızı Tolunay’la evlendireceğini söylüyor. Böylece otaktaki herkes hazinenin peşine düşüyor.
Karaoğlan lakaplı çoban başta inat olsun diye hazineyi bulacağını iddia ediyor. Otsokarcı ise Karaoğlan’ı bu tehlikeli fikrinden caydıramıyor. Bu arada Karaoğlan, Kubilay Han ve adamlarıyla girdiği savaşı da kazanıyor.
Karaoğlan yoluna yakın dostu Çakır’la devam ederken aralarına lacivert gözlü fıstık Çavdar Tarlası da katılıyor. Çöllerde geçen uzun ve yorucu maceralar süredursun Çavdar Tarlası ve Karaoğlan birbirlerine aşık oluyor.
Bu üçlü nihayet mezarı bulduklarında bu kez de karşılarına Otsokarcı çıkıyor. Karaoğlan gönülsüz de olsa onunla karşı karşıya geliyor ama onun babası olduğunu öğrenince kavgasından vazgeçiyor. Sonra Karaoğlan ve arkadaşları Ötügen ormanına giderek hazineyi buluyor ve tüm zorluklara rağmen hazineyi Çağatay Han’a ulaştırıp kahraman oluyorlar.
Filim tatsız tuzsuz bir tarihi serüven ve o dönemde pek tutulmadığı, gişede yapımcılara avuçlarını yalattığı için devamı çekilmemiş. Daha sonraki yıllarda ise Suat Yalaz’ın değiştirip tamir ettiği senaryoyla tekrar çekilmiş. Kartal Tibet’in de ilk filmiymiş bu.
Cengiz Han’ın Hazineleri acilen unutmamız gereken Yılmaz külliyatından bir parça!
KEŞANLI ALİ DESTANI (1964)
Y: Atıf Yılmaz, S: Atıf Yılmaz, Haldun Taner, M: Yalçın Tura, K: Çetin Gürtop, O: Fikret Hakan, Fatma Girik, Hüseyin Baradan, Danyal Topatan, Mualla Sürer, Hayati Hamzaoğlu, Sami Hazinses, Feridun Çölgeçen, Orhan Elmas, Aydemir Akbaş, Aziz Basmacı, Osman Alyanak, Turan Aksoy, Osman Türkoğlu, Talia Saltı, Mehmet Ali Akpınar, Nusret Özkaya, Eşref Vural, Selahattin İçsel, Hayri Caner, Süha Doğan, Mürüvvet Sim, Faik Coşkun, Lütfü Engin, Hakkı Haktan, Yapımcı: Memduh Ün

İlkin bazı şeyleri hatırlayalım. Ellilerin sonlarında yaptığı Ateşten Damla gibi onurlu bir Kurtuluş Savaşı filmiyle ilk iflasını yaşayan yönetmen-yapımcı Memduh Ün beş altı sene sonra bu kez bir başka başarılı bir filimle, Haldun Taner’in müthiş oyunu Keşanlı Ali Destanı ile ikinci iflasını yaşıyor. İyilik yap saadet bul!
Gülriz Sururi/Engin Cezzar Tiyatrosu’nda kapalı gişe oynayan, seyirci rekorları kıran oyun sinemaya uyarlanınca Ün anılarında salonların Türkiye’nin dört bir yanında da bomboş kalmasının açıklamasını yapamıyor.
Yılmaz bu içi dopdolu oyunu hakkıyla resimlemiş, süper bir oyuncu kadrosu kurmuş, ahaliyi iyi yönetmiş, Kuştepe’de ve Dolapdere’deki kalabalıklara iyi hakim olmuş. Baştan sona akıcı diliyle başarılı bir işe imzasını atmış.
İşlemediği bir cinayet yüzünden hapse giren Keşanlı Ali içerde olduğu süre içinde yaşadığı gecekondu mahallesinde bir kahraman haline gelir.Bu kahramana bir tek eski nişanlısı Zilha düşmandır; çünkü Ali’nin öldürdüğü sanılan kişi Zilha’nın dayısı Sineklidağ’ın belalısı İhsan’dır.
Ali Zilha’ya gerçeği anlatsa da Zilha ona inanmaz.Ali hapisten çıktığında mahallede kahraman gibi karşılanınca bunu fırsat bilip muhtarlığa adaylığını koyar ve kazanır.
Bu arada çok sevdiği karısını tarafından terkedilen zengin Bülent üzüntüden hastalanır. Adamları da Zilha’nın karısına benzerliğini farkedince Zilha’yı yanlarına alırlar. Zilha bir anda zengin Nevvare olur. Süslü püslü haliyle, elinde kanişiyle mahallesine gelip Ali ve mahalleliye havasını atmaktan geri kalmaz. Tam Bülent’le evlenecekken Nevvare sevgilisinden yediği tekmeyle evine geri döner. Böylece Zilha’nın Ali’sine geri döndüğünü izleriz.
Ali bu sahte kahramanlığın tadını çıkarırken asıl cinayet zanlısı Cafer Ali’nin gördüğü ilgiyi kıskanarak ortaya çıkar. Amacı Ali’yle hesaplaşmaktır. Sonunda Ali Cafer’i öldürmek zorunda kalır ve tekrar bu kez gerçekten işlediği bir suçtan hapise döner.
Belki de Yılmaz’ın müziklere yüklenmesi, Tura’nın müziklerinin de seyircinin Doğulu kulaklarına fazla Batılı gelmesi filmin sevilmemesine yol açmış olabilir. Ayrıca Yılmaz’ın uyguladığı epik yöntem (oyuncular kameraya konuşarak anlatıyorlar olan biteni) sevimsiz gelmiş olabilir.
Oysa oyuncular cuk oturmuş: Hakan, Girik, Topatan ve ötekiler.Kameraman Çetin Gürtop’un da herhalde hayatının utkusu bu. Tabi Girik’e Gülrüz Sururi, Hakan’a da Sadettin Erbil’in harika seslendirmeleri çok yakışmış.
KÖROĞLU, 1968
Y: Atıf Yılmaz, S: Ayşe Şasa, M: Yücel Paşmakçı, K: Gani Turanlı, O: Cüneyt Arkın, Fatma Girik, Hayati Hamzaoğlu, Reha Yurdakul, Mümtaz Ener, Hüseyin Baradan, Oktar Durukan, Aynur Akarsu, Adnan Mersinli, Behçet Nacar, İsmet Erten, Cevat Kurtuluş, Ahmet Turgutlu, Asım Nipton, Arap Celal, Eşref Vural, Talia Saltı, Ali Demir, Selahattin İçsel, Ahmet Sert, Muharrem Gürses, Saadet Gürses, Yapımcı: Memduh Ün

Köroğlu 16.yüzyılda yaşamış halk şairlerimiz içinde seçkin bir yere sahip bir ozan. Kavganın ve özgürlüğün simgesi olmuş bir yiğit. Şairin III. Murat zamanında (1574- 1595) Osmanlı ordusuyla İran Savaşlarına katıldığı (1578- 1584) yazılı Vikipedya’da. Ayrıca bir Celali eşkıyası olduğu da!
Ancak Köroğlu hakkında pek toplumsal artalan oluşturmamış yönetmen. Bir yanda kötülük yapan, seyis Yusuf’u padişaha hediye etmek için bir at bulmasını isteyen, getirilen tayı beğenmeyince de seyisin gözlerine mil çektiren, halkına eziyet eden bir Bolu Beyi, onun karşısında da babasının vasiyeti üstüne mazlumlara kol kanat geren, zalimler kök söktüren bir Cüneyt var! Tabii zalim beyin Köroğlu’na bir görüşte aşık olan kızkardeşi de üçgeni tamamlıyor; teğet geçen yan ögelerle birlikte.
Şöyle özetleyeyim: Zalim Bolu Beyi Pınarlı Köyünde haraç veremeyen köylüyü topraklarından sürer. Bu köyde Ruşen Ali ata binme ve onları yönetmedeki ustalığıyla Bey tarafından bile takdir edilir, yanına almak ister onu Bolu Beyi. Ancak o at yetiştiricisi babası Deli Yusuf’u yalnız bırakmak istemez.
Ve Deli Yusuf Bolu Beyi’ne her fırsatta kafa tutar.
Bolu Beyi padişaha hediye edilmek üzere bir at ister. Deli Yusuf da bu atı bulmak için yollara düşer. Ancak yoldan çirkin bakımsız bir tay alıp gelir. Deli Yusuf’a göre bu eşi bulunmaz bir taydır ve hikmeti sual olunmaz. Bolu Beyi tayı görünce sinirlenip Deli Yusuf’un gözlerine köy meydanında mil çektiririr.
Bunu duyan Ruşen Ali babasını bulur ancak adam kör olmuştur. Oğlundan tek istediği o tayı geri getirmesidir. Ruşen Ali ilk girişiminde başarılı olamaz. Bolu Bey’inin kızkardeşi Hüsnübala Hatun, Ruşen Ali’ye yardım etmek ister. Kendini de cariye Gülizar olarak tanıtır. Gülizar tayı abisinden almayı başarıp Ruşen Ali’ye gönderir.
Deli Yusuf tayla özel olarak ilgilenmeye başlar. Ahırı hiç ışık geçmeyecek hale getirir ve tayı buradan çıkarmaz. Gün geçtikçe güzelleşen at bembeyaz şahane bir at olur.
Bolu Beyinin adamları Deli Yusuf’u öldürür. Tabii ki Köroğlu olarak anılmaya başlayan Ruşen babasının intikamını almaya yemin eder. Beyin adamlarıyla amansız bir mücadeleye girer ve dağları mesken tutar. Babasının vasiyeti üzerine Cidalı Kenan diye anılan bir eşkiyanın kalesini zaptetmeye gider. Başarır da.
Köroğlu Bolu Beyinin kervanınının yolunu keser, mallarına el koyar. Bolu Beyi olanları duyunca delirir. Özellikle tüm hikmetin atta olduğunu duyunca atı ister. Bey atı getirene ödül vaat eder. Bunun için de yaşı küçük ama marifeti büyük Ayvaz isminde bir hırsız bulur. Ancak Ayvaz daha fazla paraya Köroğlu’nun tarafına geçer.
Köroğlu Ayvaz’ın getirdiği nottan Gülizar’ın Kara Vezir’le evleneceğini öğrenince onu kaçırmaya karar verir. Pazarda gezerken Gülizar’ın gerçek kimliğini öğrenir ama vazgeçmez. Düğün günü kızı kaçırır. Ağabeyi ve vezir Oylu Bey onların peşine düşer. Köroğlu bunları da alt eder ve Oylu Bey’e tüm gerçekleri anlatır. Oylu Bey de ona inanır ve dost olurlar.
Bolu Beyi Oylu Bey’i, Gülizar’ı ve dostu Demircioğlu’nu kaçırtıp Köroğlu’ndan karşılığında atı ister. Köroğlu mecburen kabul edip atı verir ancak bey sözünde durmadığı gibi onları idam edeceğini duyurur. Köroğlu Bolu Beyinin beklediği Kara Vezir kılığına girip saraya sızar. Tüm hainliklerin arkasında olan Cidalı oyunu farkeder ancak Köroğlu’na engel olamaz. Çıkan kavgada Bolu Beyi ölür Köroğlu da saraydakileri öldürüp sarayı ele geçirir.
Yılmaz sadece Cüneyt’in yeteneklerine yaslanıp bugün gözüme tatsız, sevimsiz gelen bir film çekmiş! Bu sinema tarihimizde dördüncü Köroğlu filmi. 1945 te Refik Kemal Arduman’ın, 1953’te Faruk Kenç’in (Köroğlu-Türkan Sultan) ve 1963’te Mehmet Dinler’in yönettiği (Dağların Kralı) Yılmaz öncesinde çekilenler.
Atıf Yılmaz’ın film hakkında değerlendirmesi şöyle: ’’Köroğlu ilginç bir denemeydi. Bizde Köroğlu efsanesine hep mitleştirilerek bakılmıştır. O da Kozanlar’dan beri gelen, Yaşar’lardan beri gelen Çamlıbel, özgür bir yeni toplum gibi değerlendirilerek yapılır. Biz tamamen taşbaskısı halk metinlerinden yararlanarak yaptık. Orada da Köroğlu oldukça tabansız, üçkağıtçı, sahtekar, korkak, çobandan üç koyun çalamayan, dayak yiyen birisi olarak anlatılıyordu. Biz daha çok o metni kulandık. Yani güldürü tarzında ve Köroğlu efsanesine farklı bir yaklaşımla, daha gerçekçi bir yaklaşımla baktık.’’
MENEKŞE GÖZLER (1969)
Y: Atıf Yılmaz, S: Safa Önal, M: Metin Bükey, K: Çetin Tunca, O: Sadri Alışık, Fatma Girik, Meral Küçükerol, Aynur Aydan, Asım Nipton, Sedef İnci, Doğan Tamer, Orhan Çoban, Ali Demir, Nermin Özses, Pervin Par, Yapımcı: Hulki Saner

İş yapan filimleri altmışlarda üretme konusunda bayağı mahir gözüken kurnaz yapımcı Hulki Saner, Yılmaz’a hep iş yapmış bir kalıbı teslim etmiş: dramatik yapılar kurma konusunda ustalaşmış Safa Önal’a teslim ettiği senaryoyla. İki yakın arkadaş aynı kadına delice bir tutkuyla bağlanır. Finalde biri büyük kıyak yaparak, göz yaşlar içinde özveriyle teslim eder ötekine sevilen kadını.
Saner bu sağlam kalıbın içine altmışlı yıllarda çok sevilen popçu, özellikle de kadınların bindiği arabaları beşik gibi salladığı iddaa edilen Erol Büyükburç’u ve şarkılarını yerleştirerek gişe garantisini nerdeyse filmin kopyaları basılmadan sağlamış bence.
Konu şöyle: Sadri gazinoda ud çalar assoliste. Uzatmalı sevgilisi Pervin’dir bu assolist. Sadri’nin en yakın arkadaşı Erol da aynı gazinonun meşhur şarkıcılarından biridir. Bir gece yeni dansözlerden Serap kıskançlık yüzünden başka bir dansöz tarafından iftiraya uğrar ve kovulur. Sadri bu işi yapmadığına inandığı, saflığını ve iyi niyetini gördüğü kıza sahip çıkıp evine götürür. Serap’ın iyiliğinden ve ev kadınlığından oldukça etkilenir.
Sadri’nin içinde yaşadığı yozlaşmışlıktan farklıdır Serap ve udi çok geçmeden Serap’a aşık olduğunu fark eder. Ancak duyguları karşılık bulmaz. Serap Sadri’yi abisi gibi görmektedir.
Pervin durumun farkındadır ve Serap’la konuşur. Serap mecburen Sadri’nin yanından ayrılır. Sadri her yerde arasa da sevdiği kadını bulamaz. Yine bir tesadüfle bu kez Erol, Serap’la tanışır ve kadın aynı tavırlarla Erol’u etkiler. Çok geçmeden de birbirlerine aşık olurlar. Sadri’ye de mecburen aradan çekilmek düşer.
Yılmaz bu masalı anlatabileceği kadar anlatmış işte. İlkin böyle dramatik rolleri abartıyla oynayıp seyirciyi etkilemesini bilen Sadri Alışık seçimiyle olumlu iş yapmış. Ancak Alışık’ın sarhoş olduğu sahnelerdeki oyunu, üstlendiği abartıyla gerçekten de kötü. Keşke Yılmaz denetleyebilseymiş oyuncusunu.
Büyükburç kendisini oynarken sevimli olmasını bilmiş, Girik ise gerçekten de çok şey katmış bu klişelerle dolu öyküde. Belki istikrarsız bir oyunculuk sergilemiş (kimi sahnelerde özgüvenli, cevval; kimi sahnelerde çocuksu, saf ve aşırı duyarlı) Girik ama etkili olan sahnelerde göz yaşartmış.
KAMBUR (1973)
Y: Atıf Yılmaz, S: Ayşe Şasa, Erdoğan Tünaş, K: Kaya Ererez, O: Fatma Girik, Kadir İnanır, Suzan Avcı, Danyal Topatan, İhsan Yüce, Muazzez Kurdoğlu, Sabahat İzgü, Orhan Çoban, Yapımcı: İrfan Ünal

Ustanın başarılı melodramlarından biri Kambur, finale doğru bol gözyaşı döktüren, kahır kusturan finaliyle. Belki gerçekçi, Fassbinder türü bir melodram değil Kambur ama Girik’in sadece gözlerini sevdiği kör kemancıya bağışladıktan sonra, Ayvalık’a döndüğünde oyunuyla öykünün geri kalanını unutturacak cinsten bir yoğunlukta.
Bir sahil kasabasında balıkçılıkla geçinen babasıyla yaşayan Azize yüzünün ve içinin güzelliğine rağmen sırtındaki kamburu yüzünden dışlanmış bir genç kız. Kasaba içinde küçüğünden büyüğüne herkes Azize’yi dışlamış, onu uğursuz ve bereketsiz ilan etmiş, hatta şiddet uyguluyorlar. Tecavüzcü Selim ve taş atan çocuklarla.
Babasının tek dileği kendisi ölmeden Azize’yi başgöz etmek. Azize’nin ise bir sevgilisi yok ancak sürekli rüyasında gördüğü genç bir adam, daha doğrusu bir yakışıklı bir prens var.
Azize’nin tek arkadaşı kasabanın fahişesi Tasula. Zaman zaman dertleşiyor iki kadın. Bir gün babasının yakaladığı balıkları bir gazinoya teslim etmek için gittiğinde rüyalarındaki adamı orda görüyor Azize. Gazinoda keman çalan Ali bu rüyalarında gördüğü prens.
Ali’yi takip edince kör olduğunu farkediyor Azize. Ali’nin kendisinin kamburunu fark etmeyeceğini anlayınca ondan uzak durmayı bırakıyor. Ali ve Azize arasında yakınlaşma başlıyor. Azize erkek kılığında gezmekten vazgeçip kadın gibi görünmeye koyuluyor ve Tasula da ona yardım ediyor.
Babasının ölümüyle de iyice yalnız kalan Azize Ali ile birlikte İstanbul’a dönüyor. Ali’nin annesi de Azize’yi çok sevip sahipleniyor. Ali eskiden umursamadığı körlüğü Azize’yi görme isteğiyle önem kazanıyor. Ancak bu sadece birinin gözlerini bağışlamasıyla mümkün. Azize Ali’ye öylesine aşık oluyor ki sonunda Ali’nin görebilmesi için kendi gözlerini feda edip Ali’ye bağışlıyor.
Ali görme yetisine kavuştuğunda Azize Ali’den kaçıp kasabaya geri dönüyor; kamburluğunun üstüne bir de kör olmuştur artık. Ancak Azize’nin fedakarlığını gören, eskiden onu taşlayan dalga geçen herkes Azize’ye iyi davranmaya başlıyor. Kusurlu olanlar af diliyor. Kasabanın kadınları Azize’yi kolluyor.
Ali sağlığına kavuştuktan sonra Azize’yi arıyor. Ancak Azize’nin tembihlerinden sonra kasaba halkı onu Ali’den saklıyor. Tasula bile Ali’ye gerçeği söylemiyor. Ali çaresiz geri dönerken Azize de deniz sularında kayboluyor.
Atıf Yılmaz’ın film hakkındaki değerlendirmesi şöyle: ’’Kambur biçim olarak ilginç bir denemeydi. Ama hikaye olarak inandırıcı bir hikaye değildi. Plastik görünüm olarak başarılıydı ama öyküsü kötüydü.’’
KUMA (1974)
Y: Atıf Yılmaz, S: Tarık Dursun Kakınç, M: Yalçın Tura, K: Çetin Tunca, E: Cahit Atay, O: Fatma Girik, Hakan Balamir, Nuran Aksoy, Aliye Rona, Tuncer Necmioğlu, Ülkü Ülker, Günay Güner, Muadelet Tibet, Yapımcı: Hürrem Erman

Yılmaz iddialı ama berbat bir film çekmiş yapımcısı Hürrem Bey’e. Cahit Atay’ın iki bin yirmili yıllarda oldukça pörtlek ve gerçeklikten uzak gözüken bir köy oyunundan uyarlamış Kuma’yı. Tepeden tırnağa dökülen bir çalışma olmuş Kuma.
Hanım ve Ali iki kahramanı öykünün. Batman’da çekilmiş galiba film, ilişkilerin feodal dönemde olduğundan pek farklı olmadığı, bir yobazın yönlendirdiği, kadınların kapalı, hatta çarşaflarla dolaştığı, hatta çokeşli evliliklerin hüküm sürdüğü, bol çocuklu ailelerin kapladığı, tarım ve hayvancılıkla geçinen bir köy burası.
Hanım ile Ali adamın annesiyle birlikte yaşıyor. Ali’nin anasının tek derdi kadının döl tutmasıyla ailenin erkek evlatlara sahip olması, böylece soyun devam etmesi. Ama nedense Hanım’ın bir türlü çocuğu olmuyor. Bunun sonucunda köy yerinde alay da ediliyor Ali ile.
Yıllar geçip de Hanım iyiden iyiye çocuğu olmayacağını kabullenince bu duruma kendince bir çare buluyor. Tüm serveti olan boynundaki altınları satıp parasıyla kocasına başka bir eş buluyor. Ali’sinin onurunu kurtarmak için kumaya razı oluyor. Ancak elindeki para oldukça az ve bu parayla ancak kör bir kız bulabiliyor. Zilha adı.
Zilha içinde bulunduğu fakirlik ve geçimsizlikten kurtulma ümidiyle Hanım’a çok iyi davranıyor ama iş Ali’den hamile kalmasıyla birden değişiyor. Artık Hanım’ı hizmetçi gibi kullanmaya başlıyor, ona her türlü eziyeti yapıyor. Hatta çok güzel ve genç olan Hanım’a Koca Avrat diye seslenmeye başlıyor. Hanım ise Ali ve doğacak çocuğun hatırına her şeyi görmezden geliyor.
Bu arada Ali ve Hanım sanki hiçbir şey değişmemiş gibi kumadan habersiz gizli gizli buluşmalarına devam ediyorlar.
Aradan geçen zamanda kumanın hamileliğinin dış gebelik olduğu anlaşılıyor ancak bu kez de Hanım hamile kalıyor. Kuma kıskançlıktan deliye dönüyor ve Hanım’a iftira atıyor. Zaten oldukça yobaz olan köylü takımı başlarındaki sarıklı hocayla Hanım’ı taşlamaya kalkıyor. Ama Ali her şeyi bildiğinden son anda karısını kurtarıyor. İkili finalde tüm bu baskı ve dedikodudan kaçmak için köyü terk ediyor.
Hikayenin ilkelliği, tüm tiplerin derinlikten yoksun karton mahluk oluşlarının yanında, Balamir’in zayıf, Girik’in sahneden sahneye nerdeyse değişen dengesiz oyunculuğu yüzünden Kuma’nın seyri bir eziyet. Necmioğlu klişe yobaz rolünde inandırıcı biraz. Nedense hak ettiği alkışı alamamış Nuran Aksoy Zilha’da filmin yıldızı aslında.
İşin tuhafı Kuma’nın Atıf Yılmaz için özel bir yeri olmuş olması ve Kadın Yılı’nda Paris sinemalarında gösterime girmesi ve Unesco tarafından da büyük ilgi görmüş olması!