ALFRED HITCHCOCK – 40’LI YILLAR
FOREIGN CORRESPONDENT, 1940

Suratsız, meymenetsiz dış görünüşüne karşın aile içinde ve yakın arkadaşlar arasında şakacı bir kimliğe girmesini beceren, bir söyleşide, Almanya’da sinema öğrenimi görse, usta Alman yönetmenlerin yanında çalışsa daha yetkin bir sinemacı olabileceğini itiraf eden, çekeceği filmler için son sözü hep hayat arkadaşı Alma’ya söyleten, kendisiyle yapılan röportajlarda asla özel hayatıyla ilgili sorulara cevap vermeyen, yönettiği kadın oyunculara hep kötü muamele etmesine karşın nedense Tippi Hedren‘e daha yumuşak ve anlayışlı davranan, asistanı Roy Wardbaker‘a bakılırsa yapımlarının en küçük ayrıntısına dahi dev titizlik gösteren Alf ustadan değil hedef tahtasına değmek, semanın derinliklerinde kaybolan bir ıska atış Foreign Correspondent.
Senaryo Charles Bennett ve Joan Harrison‘un kalemlerinden çıkma. Jones hikayenin kahramanı, New York’ta bir gazetede haberci olarak çalışıyor. Ama yetenekli Jones yaptığı kuru haberlerden epey sıkılmış ki müdürüyle konuşup Avrupa’ya dış haberler yapması için gönderilmesini istiyor. Böylece Jones iki Avrupa ülkesinin gizlice yaptıkları bir anlaşmanın takibi için Eski Kıta’ya ayak basıyor. Ama haber takibi yapayım derken başı belaya giriyor, bir yığın casus peşine düşüyor. Jones da yardım için genç bir kadının himmetine muhtaç kalıyor.
Film İkinci Dünya Savaşı senelerinde çekilmiş. Öykünün anlaşılır bir yanı var elbette ama mahallelimizin de ezelden beri bu tek dişi kalmış, bayat hikayelerden midesinin iflah olmaz biçimde bulandığının altını çizmek isterim.
Foreign Correspondent 1941 Akademi ödüllerinde 6 dalda ödüle aday gösterilmiş ama nedense Oscar alamamış ve 1940’ta eleştirmenlerin seçtiği en iyi 10 film arasına girmenin tesellisiyle gözyaşlarını kurulamış. IMDB notu ise 7.6.
REBECCA, 1940

Charles Chaplin ile birlikte, hem Tippi Hedren, hem de Norman Lloyd‘u yöneten tek sinemacı olan, Kongre Kütüphanesi tarafından sekiz filmi takdire değer ilan edilen (Rebecca, Shadow of a Doubt, Aşktan da Üstün, Arka Pencere, Ölüm Korkusu, Gizli Teşkilat, Sapık, Kuşlar), şişko bedenini ilk kez seyircisine The Lodger’da teşhir eden, sanat dünyası şaşkolozlarının teveccühünü altmışlı yılların başında Fransız yönetmen François Truffaut‘nun gerçekleştirdiği ve kendisini bulutlara çıkardığı nehir söyleşisi sonrası kazanan Alf ustadan mahallemizin çilekeslerince düzgünce bulunan bir çalışma Rebecca.
Usta filmi Daphne du Maurier‘nin aynı adlı romanından uyarlamış. Senaryo Robert E. Sherwood ve Joan Harrison‘un kalemlerinden çıkma.
Biraz çekingen ama fıstık genç bir kadın Monte Carlo’da varlıklı Winter ile tanışıyor ve evleniyor. Ama adam kaybettigi eski eşinin etkisinde, biraz uzakta sanki. Dahası çiftin yaşadığı köşkteki hizmetliler de bu tavrı sürdürüyor ve yeni sahibelerine soğuk davranıyorlar. Rebecca bu eski eşin adı. Kadın Cornwall’da bir deniz kazasında boğulmuşmuş filan!! Final şaşırtıcı: gördüğümüzü sandığımız şey aslında yanılsama. Gerçekler bambaşka çünkü. Yani Rebecca kanserli ve intihar etmiş durumu umutsuz olduğu için. Ve kimse bilmiyormuş rahatsızlığını!
Rebecca götürdüğü iki Oskar ve sayısız onur ödülüyle sinema tarihinin şuşularından biri!
SUSPICION, 1941

‘’Bir filmin uzunluğu seyircinin mesanesinin tahammül edebileceği sınırı asla aşmamalıdır; Sapık‘ı (1960) insanlar ürkütücü bir film olarak nitelediler ama benim icin daha çok bir komedi filmi; kötü filmlerimden bile yapımcılar çok para kazanıyor, dahası yıllar geçtikçe eleştirmenler onlara klasik etiketi yapıştırıyorlar; film çekerken seyircinin olabildiğince çok ızdırap çekmesini amaçlıyorum; sinema ve tiyatro sanatları bence yaşadığımız hayattan bizde kalan ekşilik ve sıkıntıların ifadesidir’’ gibi sözleriyle mahallemizde alkış toplayan büyük usta Alf’dan kelimenin tam manasıyla feci bir film Suspicion. hem de, Annnneeeee imdaaaaatttt nidalarıyla salondan kaçırtan, dvd’yi göstericiden söküp alıp duvarda parçalatan cinsten.
Alf usta senaryoyu Anthony Berkeley‘in aynı adlı romanından uyarlamış. Senaryo ise Samson Raphaelson, Joan Harrison ve Alma Reville‘e ait. Hikayenin iki kahramanından Aysgarth çok yakışıklı bir kumarbaz. Arkadaşları ve tavladığı saf kadınlardan aldığı paralarla geçinen bir asalak. Lina ise çekingen bir kız. Kumarbaz ile bir tren yolculuğunda karşılaşıyor. Adam ucuz numaralarla ayartıyor Lina’yı. Evleniyorlar çok geçmeden! Lina kocasının ne mal olduğunu, hayatta ne haltlar karıştırdığını balayı sonrası anlıyor ancak (günaydın).
Dahası Aysgarth’ın kankası Beaky öldürülünce şüphelere düşüyor. Sıra bende mi, diye!
Suspicion özellikle Alf ustanin Cary Grant tipine yüklediği ve seyirciyi gıdıklama amaçlı yaptığı sevimsizlikler ve ucuzluklarla gerçekten de çekilmez bir çöp filim! Yine de kendimi tutup, temiz hava ve oksijeni (usta oyuncu Yıldırım Önal ‘okşizen’ derdi, Allah gani gani rahmet eylesin) içime çekip, sakinleşeyim ve bela okumayayım.
Efendilik bende kalsın Alf!
MR. & MRS. SMITH, 1941

‘’Ulan nasıl da yayıyorlar bu palavraları; güya ben oyuncularımdan nefret ediyormuşum!! Yaw bir sinemacı James Stewart‘tan, Jack L. Warner‘den nefret edebilir mi? El insaf! Bu edepsiz lafları kim neresinden uydurdu, bilmiyorum ama galiba bir yerlerde, oyuncular için, bunlar sığır, dediğimi yazmıştı kötü niyetli gazeteciler. Oyuncu arkadaşlarım elbette benim böyle terbiyesiz, yakışıksız sözler söylemeyeceğimi bilirler. Ama şunu demiş olabilirim bakın: oyunculara sığırlara davrandığınız gibi davranın, doğru muamele şekli budur’’ sözleriyle sinema tarihine bir inci sunmuş olan Alf ustadan kelimenin tam manasiyla sapır sapır dökülen bir çöp film Bay ve Bayan Smith!
Alf filmi Norman Krasna‘nın saçma sapan bir öyküsünden çekmiş; senaryoyu da yazar yazmış bizzat. Hikaye bir çift üstüne kurulu. bunlar New York sosyetesinden Bay ve Bayan Smith: David ile Ann Krausheimer. Üç yıllık evli bu ikili ve film başında oldukça mutlu ve uyumlu gözüküyorlar. Ancak anlaşılıyor ki belediye kayıtlarında olan feci zırva bir nedenle evlilik işlemi aslında yasal olarak gerçekleşmemişmiş! Yani nikah geçersizmiş! Sonrasında David’in kadına söylediği bir laf yüzünden (Ann’a, Yeniden dünyaya gelsem asla seninle evlenmezdim, demişti) çift kopma noktasına geliyor. Çünkü incinen Ann, Sen benimle evlenmezsen, ben de seninle evlenmem ulan, diyor. Sonrası kocanın karısını yeniden tavlama çabalarıyla geçiyor haliyle! Ama Ann’ın eski eşinin bir kankasıyla yakınlaştığını izliyoruz bu arada!! Falan filan: bir yığın zırva!
Hitchcock bu filmi neden çekmiş anlamıyorum! Ustanın yumuşak komedilere yatkınlığı sıfır çünkü.
Mr and Mrs Smith’in IMDB çöplüğündeki notu bile 6.5!
SABOTEUR, 1942

Irving Thalberg anısına konan ödülü aldığında, kürsüye gelip, sadece “Teşekkür ederim” diyerek tüm zamanların en kısa kürsü konuşmasına imza atan, Amerikan Film Enstitüsü’nün yaşam boyu sinemaya katkısı nedeniyle verdiği ödülü aldığında ise “Ben bu başarıya dört değerli kişinin beni desteklemesiyle ulaştım. İlki filmlerimi kurgulayan, ikincisi senaryolarımı yazan, üçüncüsü kızım Patricia’yı doğuran, dördüncüsü ise evimin mutfağında bana harika yemekler yaparak mutluluğumu tavan yaptıran bir aşçı. Ve dördünün de adı Alma Reville” diyerek sadık eşine mükemmel bir vefa borcu ödeme gösterisi sergileyen Alf ustadan yine bir başka sıkıcı, tatsız tuzsuz bir filim bu Saboteur (yeter ama Alf, Alma’nın emeklerine yazık oluyor!).
Senaryoyu Hitchcock’un bir öyküsünden yola çıkıp Peter Viertel, Joan Harrison ve Dorothy Parker yazmış. Hikayenin kahramanı Barry Kane Los Angeles’te bir uçak yapım fabrikasında çalışan bir emekçi. Ve Barry haksız bir suçlamayla tutuklanıyor. Bir arkadaşının ölümüne neden olan bir sabotajla suçlanıyor. Adam kaçıyor ve New York’a geliyor. Amacı Tobin isimli görünürde saygın ama faşist eğilimli, kaka işlerle uğraşan bir çete liderinin çevirdiği dolapları ortaya dökmek. Barry’nin yolu Pat Martin ile kesişiyor New York’ta. Ve ikili bir başka sabotaj vakasını önlüyor. Finalde de ilk sabotaj eylemini gerçekleştiren Frank adaletin pençesine teslim ediliyor.
Saboteur 1942 senesinde çekilmiş, yani İkinci Dünya Savaşı sırasında. Bu nedenle konu o günler için ne kadar kaçınılmazsa, mahallemizin bin yıldır bu savaş filmlerinden öğürme, hayır, kusma aşamasına gelmiş gariban çilekeşleri için bir kabus niteliğinde.
Hadi Alf, biraz gayret et, Reville güceniyor ama!
SHADOW OF A DOUBT, 1943

Michelangelo Antonioni‘nin Blow Up‘unu (1966) izlediğinde, Ulan bu genç İtalyan benim tahtıma göz dikmiş, walla çok tedirgin oldum, diye beğenisini ifade eden, Bazı filmler hayattan dilimlerdir, benim filmlerim ise kek dilimleridir, deyisiyle mahallemizde yüzlerde güller açtıran, Seyircimle kurduğum ilişki bir piyanistin piyanosuyla kurduğu ilişkinin benzeridir, deyişiyle sanatının anahtar kavramını dillendiren, yıldız oyuncusu Ingrid Bergman kendisine, Yaw Alf, dediğin duyguyu ifade edemiyorum, bu dediğin şeyi hissedemiyorum, diye diklendiğinde, İngrid, madem hissetmiyorsan o zaman dediğim şeye öyķünmeye çalış, taklit et bu duyguyu, diye oyuncusunu teskin etmeyi başaran Alf ustadan düzgünce bir çalışma bizdeki adıyla Kuşkunun Gölgesi.
Alf filmi Gordon Mc Donell‘in bir hikayesinden uyarlamış beyazperdeye. Senaryo Thornton Wilder, Sally Benson ve Alma Reville‘e ait.
Charlotte ana babasıyla ve kızkardeşiyle birlikte sürdürdüğü sakin ve olaysız hayatından pek memnun gözükmüyor filmin başında. Hayatı serüvenlerle renklensin istiyor. Bu fırsat da Charles dayı evlerine geldiğinde çıkıyor karşısına Charlotte şapşalının. Dayı feleğin çemberinden geçmiş bir kaşalot. Charles dayının kasabaya gelişiyle kadınlar çevresinde deli divane oluyor; kayınçosunun çalıştığı bankanın müdürü de öyle! Ancak Charles dayının bir gazeteden kestiği haber dikkatimizi çekiyor. Bir katille ilgili bir haber bu, zengin kadınlarla evlenip onları öldüren bir alçakla! Dahası iki emniyet görevlisinin Charles dayıyı gözlemeye başlaması da gözünden kaçmıyor Charlotte’un. O hayran olduğu dayısının bir katil olduğu şüphesine kapılıyor böylece.
Shadows of a Doubt biraz tanış öyküsü, biraz abartılı oyunculuklarıyla, ustanın tutarlı anlatımıyla çıtasını makul bir yüksekliğe çıkartıyor. Ayrıca Alf ustanin en iyi filmim dediği bir çalışma.
LIFEBOAT, 1944

Gençliğimde olağanüstü sakillikte bir mahluktum, Çektiğim şeyler şunun şurasında film işte, büyütmeyin, üstelik de bayağı para kazanıyoruz bu işten, En iyisi cesedinizin suya gömülmesi, hem çok temiz bir iş bu, hem de suç kapsamına girmiyor pek, İnsanlar sadece cinayet işleyerek tatmin olmuyorlar, onların şefkate de, pohpohlanmaya da, yüreklendirilmeye de, gururlarının okşanmasına da ihtiyaçları var, Topaz‘da yıldızlaşan Claude Jade genç ve cesur bir kadın ama kendisinin bir taksinin arka koltuğunda neler yapacağından pek emin değilim, Charles Laughton‘u yönetmek mümkün değil, onu ancak rol yaparken izleyebilirsiniz, özdeyişleriyle sinema eleştirmenlerinin gönüllerinde taht kuran Alf ustadan vasat bir çalısma bizdeki adıyla Tahliye Sandalı.
Alf usta bu kez John Steinbeck‘in bir romanından yola çıkmış, senaryo Jos Werling‘e ait. Dönem İkinci Dünya Savaşı günleri. Atlas Okyanusu’nda bir gemi ile bir Alman denizaltısının dalaştığını görüyoruz. Sonuç ikisinin de sulara gömülmesi.
Gemiden kurtulanların bir kısmı tahliye sandallarından birine sığınıyor. Hepsi farklı farklı kişilikler: biri gazeteci, biri iş adamı, biri radyocu, biri hemşire, biri kamarot, biri denizci, biri komünist mühendis. Hikayenin ivmelenmesi ise denizden çıkardıklari bir kazazedenin Alman denizaltından gelmiş olmasıyla gerçekleşiyor.
Film 1945 Akademi ödüllerinde yarıştıysa da (en iyi yönetmen, senaryo ve kamera) bir başarı elde edememiş, ancak National Board of Review 1944’un en iyi 10 filmi içine sokarak onurlandırmış.
Tahliye Sandalı ne yazık ki Kahpe Zaman Ana’nın ıskartaya çıkardıģı, naftalin kokan bir başka yapıtı ustanın!
SPELLBOUND, 1945

Cep kitaplari ilginç ve kullanışlı belki ama ben kalın kaplı olanları yeğliyorum, çünkü takoz işlevi de görüyorlar, Cinayet sahnelerini ben aşk sahneleri gibi çekiyorum, aşk sahnelerini de cinayet sahneleri gibi, Adım çıkmış bir kere, Cinderella’yi 1937’de çektiğimde bile seyircimin gözleri at arabasına gizlenmiş ceset aramaktaydı, Eğer eli ayağı düzgün bir filmse izlediğimiz, sesini kıssak bile perdede neler olup bittiğini anlamakta hiç zorlanmayız, Yediğimiz güzel bir akşam yemeği, gittiğimiz başarılı bir tiyatro oyunu gibi, becerikli bir bebek bakıcısına verdiğimiz paranın karşılığıdır düzgün bir film de, Konulu sinema filimlerinde yönetmen tanrıdır, belgesellerde ise tanrı yönetmendir, özdeyişleriyle mahallemizde alkış alan Alf ustadan ne yazık ki vasatı bile bulamayan tatsız bir çalışma bizdeki tuhaf adıyla Öldüren Hatıralar.
Alf filmi John Palmer ve Hilary St George Sanders ikilisinin romanından uyarlamış; senaryo Ben Hecht‘in kaleminden çıkma.
Öyķünün kahramanı doktor Constance bir ruhçözümcü; kayıp ruhları sağaltmaya çalışıyor umarsızca. Green Manors adındaki deliler evinde görevli. Kurumun başı emekliye ayrılınca Edwards adında deneyimli bir doktor atanıyor başlarına. Constance ile Edwards arasında duygusal bir ilişkinin filizlendiğini görüyoruz bu arada. Ama herif tuhaf davranışlar sergiliyor ve anlıyoruz ki asıl doktorun yerine geçip gelmişmiş Green Manors’a! Adı da Ballantyne! Ve Ballantyne’in hafızasını kaybetmiş olması da olaylara bir esrar katıyor. Falan filan.
Spellbound Miklos Rozsa’nın müzikleriyle bir Oskar sahibi 1946’da ama Alf ustaya sadece nasihat verilmiş ne yazık ki! Filmin IMDB notu 7.6 olsa da, abuk öyküsü ve özellikle Gregory Peck’in berbat oyunuyla vasat bir görünümde!
NOTORIOUS, 1946

Kuşlar‘ı (1963) izleyen İngiltere Kuşları Koruma Derneği’nin film hakkındaki düşüncelerini çok merak ediyorum, diyen, Cary Grant uzun meslek hayatımda sevmiş oldugum tek oyuncuydu, itirafında bulunan, Bence en iyi rol tercihlerini Walt Disney yaptı, oyuncuların kaprisleriyle uğraşma zahmetine hiç katlanmadı, açıklamasıyla gülümseten, En büyük kurbanları hep sarışınlar imal etmiştir, onları kanlı ayak izlerini sergileyen yeni yağmış kar yığınlarına benzetebiliriz, görüşüyle esmerleri sevindiren, Aslında çok korkak biriyim; küçük çocuklar, polisler, yüksek yerler, bir sonraki filmimin sonuncusundan daha iyi olamama olasılığı uykularımı kaçırır, beyanıyla mahallemizde şaşkınlık yaratan gerilim ustası Hitchcock’tan modası gecmiş, can sıkıcı bir İkinci Dünya Savaşı öyküsü daha bu bizdeki adıyla Aşktan da Üstün.
Senaryo Ben Hecht‘e ait. İki kahramandan Alicia Alman kökenli bir kadın. Yani babası Alman. Adam ABD aleyhine casusluk yapmış, hapse atılmış. Alicia bol içki ve hovardalıkla günlerini. İkinci kahraman bir istihbarat elemanı, Devlin. İkili Rio de Janeiro’ya uzanıp burada Birleşik Devletler’e düşman kaka adamları öğrenmek ve bunları nasihat, dayak ya da daha etkili yöntemlerle dize getirmek niyetinde. Tabii ateş ile barut yan yana duramayacağı için başta bir nefret ilişkisi içinde olan ikilinin yükselen aşkı da maceraya tuz biber ekiyor.
Notorious iki dalda aday gösterildiģi 1947 Akademi ödüllerinde ve 1946 Cannes’da bir varlık gösterememiş ama maşallah IMDB çöplüğündeki notu 8.
Ingrid Bergman‘in yaydıģı büyü yeterli değil artık, ayrıca yönetmenin pek sevdiği, Cadı Cahide’nin de aşık olduğu Cary Grant da bayağı sinir bozucu.
THE PARADINE CASE, 1947

Bir oyuncu bana gelip de, filmde canlandıracağı kişiliği tartışmak, irdelemek istediğinde, senaryoda yazıyor ulan, diyorum, Peki, motivasyonum ne olacak, diye üstelediğinde de, alacağın para, diye kestirip atıyorum, Filmlerde deneyselliğe başvurmak aptalca bir şey çünkü herşey kağıt üstünde halledilmeli. Bir müzikçi de bunu kağıt üstünde yapıyor zaten. Bir bestecinin işi kağıdıyla, kalemiyle, nota kağıdıyla. Bunları kafasındaki şahane tınılarla birleştirdiğinde doyumsuz müzikler yaratılıyor. Bu nedenle sinema okulu öğrencilerine öyküyü nasıl görselleştirecekleri öğretilmeli. Ben genç yönetmenlerde bu eksikliği gözlemliyorum. Çünkü hepimizin yapması gereken boş bir dörtgenin içini gereken şekilde doldurmak. İşte bütün mesele bu, özdeyişleriyle mahallemizin çilekeş garibanlarını ışığa, nura boğan Alf ustadan şahane bir film, bizdeki adıyla Celse Açılıyor. Bir başyapıt galiba (Sevin Okyay ablamıza danışmak lazım herhalde, bakalım onaylıyor mu).
Alf usta filmi Robert Hichens‘in bir romanından uyarlamış. Senaryo Alma Reville ve yapımcı David O’Selznick‘in kalemlerinden çıkma.
Filmin kahramanı Londralı avukat Anthony Keane. Adam Paradine isimli bir kadının davasının savunmasını üstleniyor. Paradine bir zamanların harp kahramanı, kör kocasını zehirlemekle suçlanıyor. Ancak davanın ilerleyen günlerinde avukatın tutuklanan müvekkiline aşık olduğunu ve aşkın vezir edeceği söylense de neyse ki rezil eden etkisiyle epey sersemlediğini görüyoruz.
Savunma zaferle sonuçlansa da bunun sadece gavurların deyişiyle bir “Pirrus zaferi” olduğunu belirtmekte yarar var. Final şaşırtıcı epey.
Alf usta kişilere derinlik katmış, öyküyü hakkıyla anlatmış, gerilimi dozunda vermiş, oyuncularını, kendi deyişiyle sığır gibi güderek, onlardan iyi verim almış.
The Paradine Case‘in 1948 Akademi ödüllerinden Oscar çıkaramamasını ben seçici kurulun dalkız üyelerinin körlüğüyle ilişkilendiriyorum. Filmin IMDB çöplüğündeki notu ise 6.5.
Anladımsa Arap olayım!
THE ROPE, 1948

Güzel bir film yapmak için üç şeye ihtiyacımız var: senaryo, senaryo ve yine senaryo, diyen, North by Northwest‘in adını hiç beğenmiyorum, aslında niyetim The Man in Lincoln’s Nose koymaktı, diyen, Daha önce de altını çizdiğim bir şey var, televizyonların artık cinayet filimleri göstermelerini çok olumlu buluyorum çünkü cinayet dediğimiz şey yerli yerine oturuyor böylece, yani evlerimizin içine, diyen, Yaşam boyu yumurta korkusu cektim, aslında buna korkudan çok bir ürperti, bir tiksinti de diyebilirim, yani şu deliksiz beyaz daire var ya, sarının çevresindeki. Sonra yumurta kırıldığında, sarı sıvısını akıtması dışarı. Kan da böyle bir kıvamda ama kıpkırmızı. Yumurta sıvısı sapsarı, yemesi ne kadar tiksinti verici olmalı, diye buyuran gerilimlerin ustası Alf’dan ciddi sıkıcı bir filim bizdeki adıyla İp, daha doğrusu gösterime girdiği zamanki adıyla Ölüm Kararı.
Alf filmi Patrick Hamilton’un bir oyunundan uyarlamış. Senaryo Hume Cronyn, Arthur Laurents ve Ben Hecht‘e ait. Hikayenin iki baş kişisi Brandon ve Philip iki genç adam, New York’ta bir daire tutmuşlar, orada yaşıyorlar. İkisi de bayağı bilgili, gelişkin, parlak tipler ve arkadaşları David’den çok üstün görüyorlar kendilerini. Bu nedenle oğlanı öldürmeye hakları olduğuna karar veriyorlar. Bunu da uyguluyorlar bir ip yardımıyla. İkili cesedi salonlarındaki bir sandığa yerleştirip bir parti veriyorlarlar sonrasında. Partiye zawallı David’in babası, nişanlısı ve üniversitedeki uyanık hocaları Rupert de geliyor. Ancak Rupert finalde ikilinin yediği haltı ortaya çıkarmakta fazla zorlanmıyor.
İp mantık sınırlarını fazla zorlayan, temposuz, durağan, feci tiyatro kokan uyuz bir filim; son yazısinı görene kadar walla afaganlar basıyor! Tabii Alf bu kadar cenabet bir filim çekince IMDB notlayıcıları da İp’e 8 notunu layık görmüşler.
UNDER CAPRICORN, 1949

Bir gazetecinin kendisine, Yaw bu İngiliz hükümeti neden size bir şövalyelik ünvanı vermekte bu kadar yıl bekledi sorusuna, Özensizlik, tembellik, ilgisizlik insanoğlunun en has özelliğidir elhamdülillah, diye yanıt veren, Korku dediğimiz şeyi anlamak hiç de güç değil, çocukluk günlerimizi hatırlayalım bir, kırmızı başlıklı kızın kocamış hain kurtla karşılaştığı günden bu yana değişen bir şey olmadı ki! Bizi bugün korkutan şeyler ile geçmiste ürktüğümüz şeyler arasında en küçük bir fark yok aslında. Sadece değisen kurdun artık farklı bir kurt olması, hepsi bu. Bu korku dediģimiz karmaşık duygu hepimizde var, özdeyisiyle mahallemizin garibanları arasında büyük alkış tufanı yaratan gerilim filmlerinin ustası Alf’den bir başka ömür törpüsü, son yazısına ulaşmak için sıkıntıdan tutam tutam saç ağartan bir çalışma bu bizdeki adıyla Kapri Yıldızı.
Usta filmi John Colton ve Margaret Linden‘in oyunundan uyarlamış beyazperdeye, ama oyun da Helen Simpson‘un aynı adlı zırva romanından uyarlanmış sahneye. Senaryo James Bridie‘nin.
Sene 1831. İrlandali Adare Avustralya’nın yolunu tutuyor; amacı kuzeninin de yardımıyla yeni bir hayata merhaba demek. Adare yeni topraklara ayak bastığında eski bir kulağı kesik olan toprak sahibi Flusky ile tanışıyor. Flusky ona bir iş ortaklığı teklif ediyor.
Bir başka ilginç karşılaşma ise Flusky’nin evinde verilen bir partide gerçekleşiyor. İrlandalı, toprak sahibinin karısı ile tanıştığında Henrietta’yı İrlanda’daki çocukluk günlerinden hatırlıyor. Kadın alkolik olmuş artık, deliliğin eşiğinde. Gerisini tahmin etmesi kolay, eşşek olsa anlar, kulaklarını sallar!
Kapri Yıldıziı ağır naftalin kokulu, eskimiş, bitmiş tükenmiş bir film. IMDB çöplüğündeki notu bile ancak 6.2.