ALFRED HITCHCOCK – 50’Lİ YILLAR
STAGE FRIGHT, 1950

‘’Sapık’ı 1960’da çekmeden önce filmin feci korkunç olduğu, izleyenlerin dilinin tutulacağı söylentisi yayılmıştı çevrede, ekibimdeki arkadaşlara söyledim, onların karıları için özel bir gösterim yaptık, film bittiğinde kadınlar bayağı korkmuş gözüküyordu ama maşallah dilleri tutulmamıştı, hepsi bülbül gibi şakıyordu, Sette başlayan tüm aşk sahnelerinin soyunma odalarında devam etmesi kaçınılmazdır, Şakacı biriyim, doğru, bir keresinde evimde parti vermiş, tüm yiyecekleri mavi renkli olanlardan seçmiştim, Sapık’ta kullanmak için tasarımcılarıma bir çakma insan bedeni yaptırmıştım, bıçak sapladığınızda kan fışkırıyordu bundan, ama kullanmadım, çünkü bıçağın mekanizmasının kurulması, kadının yüzü, ayakları ve herbir şey o kadar hızlı oluyordu ki 45 saniyede 78 ayrı görüntü beliriyordu’’, özdeyişleriyle mahallemizde yüzlerde gülümsemeler yaratan Alf ustadan düzgün bir çalışma bizdeki adıyla Sahne Korkusu.
Alf usta senaryoyu Selwyn Jepson‘un Man Running adlı romanından uyarlamış beyazperdeye. Senaryo Alma Reville ve Whitfield Cook‘un kalemlerinden çıkma. Cooper kahramanlardan biri. Polis kendisinden şüpheleniyor sevgilisinin kocasını öldürdü diye. Cooper’a deli gibi aşık olan Eve ise adamı saklıyor. Cooper gerçeği söylüyor kadına. Asıl katil ölenin karısı, sevgilisi aktris Charlotte. Sonrasında ise Eve ile olayı araştıran dedektif arasında yükselen aşkı izliyoruz! Final ise mutlu!
Sahne Korkusu eleştirmenlerce 1950 senesinin en iyi on filmi arasında gösterilmiş. Locarno’da övgüye değer bulunmuş. IMDB notu 7.1. Hitchcock’un en iyileri arasında sayılabilir kolayca.
STRANGERS ON A TRAIN, 1951
‘’North by Northwest’te bir sahne çekmek istemiştim ama koşulları yaratamadık, hatırladıkça üzülürüm. Detroit’te çekmek istiyordum bunu. İki adam konuşuyordu caddede, çerçeveye bir de otomobil giriyordu. Sonra adamlardan biri ilerliyor, biz arabayı görüyoruz, kapı açılıyor ve içinden cansız bir beden yola düşüyor, Elli küsur yıl önce şahane bir Alma benim evlenme teklifimi kabul etmeseydi, yerim bu salonda değerli şu ödülü aldığım kürsüde değil, asık bir suratla sizlere hizmet eden garsonlar arasında olurdu, Gerçeklik dediğimiz şeye hiçbirimizin hiçbir zaman katlanma gücümüz yoktur, Ben sadece ruhsal derinlikleri olan öyküleri seviyorum’’, özdeyişleriyle Tulip Karamanbey’in günlüklerinde yer bulmuş olan Alf ustadan başarılı bir çalısma bizdeki adıyla Trendeki Yabancı.

Alf usta filmi ABD’nin yetiştirdiği en büyük yazarlardan, Ornette’in memleketlisi Patricia Highsmith’in (19 Ocak 1921- 4 Şubat 1995) aynı adlı şahane romanından uyarlamış. Senaryoyu bir başka gerilim ustası Raymond Chandler (23 Temmuz 1888- 26 Mart 1959) ile Czenzi Ormonde yazmış.
İki baş kişiden Bruno boktan bir herif, kendisinden nefret eden babasından kurtulmak için planlar yapıyor. Guy ise başarılı bir tenisçi. Sevdiği bir kadın var ama mutsuz bir evlilik yaptığı Miriam’dan kurtulması gerekiyor. Trende karşılaşıyor ikili. Bruno’nun planı gereği iki cinayetin çapraz işlenmesi konusunda fikir birliğine varıyorlar. Falan filan.
Alf filmi belki iyi çekmiş ama ben romanı da okuduğum için Highsmith’in derinliğini ustanın filmde tam manasıyla sergilediğinden emin değilim!
I CONFESS, 1953
‘’Herşeyin sapkınlaşmış bir yanı mevcuttur, Çizgi film yönetmenlerine imreniyorum, eğer bir oyuncudan memnun kalmadıklarında çöpe atabiliyorlar çünkü, Filmlerde gerilim şöyle yaratılıyor: Diyelim ki dört kişi bir masa çevresinde oturmuşlar ve beyzbol geyiği yapıyorlar, beş dakika sürüyor bu, sıkıntıdan esnemeye başlıyorsunuz. Birden bir bomba patlıyor, ortalık kan gölüne dönüyor. Ama eğer aynı sahneyi seyirciye masanın altına bir bomba koyulduğunu söyleyerek çekerseniz, onların tepkileri elbette farklı olacaktır! Demek ki burada o sıkıcı beyzbol geyiğinin önemi var’’, özdeyişlerini büyük sinemasever İsmet Işık’ın lacivert kaplı günĺüğüne dolma kalemiyle not aldığı Alf ustadan çok başarılı bir gerilim bizdeki adıyla İtiraf Ediyorum.

Alf usta filmi Paul Anthelme‘nin bir oyunundan uyarlamış. Senaryo George Tabori ve William Archibald‘a ait. Hikayenin kötü adamı Otto Keller eski bir nazi. Karısı Alma ile birlikte Quebec City’de bir katolik kilisesine kapıcı olarak sığınmış. Keller paraya ihtiyaç duydugu için ara sıra bahçıvanlık yaptığı evin sahibini boğazlıyor. Sonra gelip bu suçunu çalıştığı kilisenin papazına itiraf ediyor. Logan dehşetle dinliyor katilin anlattıklarını ama bu günah çıkarmalar saklı kalmak zorunda olduğu için polise gitmiyor. Ama gelişen olaylar kendisini suçlu konuma düşürüyor. Ve Logan’ın pirincin taşını ayıklaması bayağı güç oluyor!
I Confess başarılı bir çalışma, kişiler iyi çizilmiş, anlatım duruşma sahnelerinde yer yer sarkıklıklar olsa da tempolu, Logan’ı yaşatan Montgomery Cliff (17 Ekim 1920- 23 Temmuz 1966) de süper oynamış. I Confess‘in 1953 Cannes‘da büyük ödülü Henri-Georges Clouzot‘nun Le Salaire de la Peur‘une kaptırması ise tuhaf doğrusu! IMDB notu ise 7.3.
I Confess Hitchcock’un mutlak utkularından biri.
REAR WINDOW, 1954
‘’Michelangelo Antonioni ve Federico Fellini bizlerden en az 100 sene ileride parlak yönetmenler, Blow Up (1966) da, Otto e Mezzo (1963) da başyapıtlar bence, Bana neden komedi filmi yapmadığımı soran gafillere, çektiğim tüm filmlerin komedi olduğunu hatırlatırım, Cinas dediğimiz şey, yani ustalıkla yapılan kelime oyunları edebiyat sanatının incileridir’’, özdeyişleriyle sinemasever Güçlü Yılmaz’ın da mor kaplı hatıra defterinde yer bulan Alf ustadan, ismi çok büyük, ama çıtası aslında makul bir yükseklikte salınan bir çalışma bizdeki adıyla Arka Pencere.

Hikayenin kahramanı Jeff bir fotoğrafçı ama araba yarışlarını görüntülerken bir kaza geçirip bacağını kırıyor, böylece New York’taki dairesine kapanıp arka pencereden komşuları dikizlemeye başlıyor ve bir cinayete tanık oluyor.
Arka Pencere 1955 Akademi ödüllerinde 4 Oscar’a aday olmuş ama sadece adaylıkta kalmış. 1954’te Venedik’te Altın Aslan için savaşsa da hayal kırıklığı yaşamış. Ancak IMDB’nin tüm zamanlarin en iyi filim çizelgesinde 48. sırada! Notu da 8.5.
Ancak 112 dakikalık bitmez tükenmez süresi ve Amerikan kalası James Stewart‘ın varlığıyla benim gözüme bir başyapıt gibi gözükmüyor, Cadı Cahide aksini iddaa etse de! Ancak müthis güzelligi ve başarılı oyunculuğuyla Grace Kelly’i (12 Kasım 1929- 14 Eylül 1982) izlemesi büyük mutluluk.
DIAL M FOR MURDER, 1954
‘’1955 senesinde televizyonda Alfred Hitchcock Sunar dizisini takdim ederken, Bu diziyi 2000 senesinde izleyen seyirciler lütfen bize mektup yazıp düşüncesini belirtsinler, çağrısına uyan çilekeş mahallelilerimizin diklenmeleri nedeniyle mezarında ters dönen, zorlu anlar yaşayan, Eğer siz görüntüleri doğru düzgün tasarladınızsa, İngilizce bilmeyen Capon seyirciler de, Hintli garibanlar da aynı anda çığlık atar’’, fetvasını verse de, altyazısız filmlerinde mahallemizin çilekeşlerinin sıkıntıyla esneyerek salonu terk ettikleri gözlemlenmiş, ‘’Hasta olmak ne sıkıcı ulan, daha da kötüsü kişinin ölmesi’’, deyişiyle efsane şair Tosun’u bile kıskandıran büyük gerilim ustası Alf’dan epey vasat bir film bizdeki adıyla Cinayet Var.

Hitchcock filmi Frederick Knott‘un bir oyunundan uyarlamış. Senaryo da yazara ait. Olaylar Londra’da geçiyor. Varlıklı Margot Amerikalı yazar Halliday ile kısa bir aşk macerası yaşıyor. Karı evli. Bu yasak serüven kocası profesyonel tenisçi Tony maçlar için kent dışına çıktığında gerçekleşiyor. Daha da kötüsü tenisçinin hayatını karısına adamak için sporu bırakması ve düzenli bir işe girmesi oluyor.
Bu arada yazar Amerika’dan gelip çifti ziyaret etme münasebetsizliğinde bulunuyor. Margot’nun yazardan gelen aşk mektuplarından birinin çalındığını fark etmesi ise öyküyü ivmelendiriyor .
Tuhaf ama Cinayet Var IMDB notlamalarında tüm zamanların en iyi 153. filmi seçilmiş. IMDB notu ise 8.2 (ohaaa). Oysa bitmiş tükenmiş, pörtlek bir filim görünümünde bugün! Grace Kelly bile ışık katamıyor bu çöpe!
Üzgünüm Alf usta!
TO CATCH A THIEF, 1955
1944 yapımı Lifeboat‘ta sandaldaki genç kadınlardan birini canlandıran Mary Anderson hakkında, ‘’Mary hırslı bir kızdı, amacı büyük bir yıldız olmaktı. Bir gün sütyeninin içine klineksler doldurup göğüslerini dolgun göstermeye çalıştığının farkına varmıştım. Bir ara yanıma yaklaştı ve bana sordu, Sayın Hitchcock en çok neremi beğeniyorsunuz, neremi, neremi? Üstüne oturduğun taraf var ya şekerim, işte en çok oranı, oranı, diye cevap vermiştim, North by Northwest’te kahraman Thornhill’i pekala karanlıkta, ayın ışığı vuran ıssız caddelerde, bir limuzinle kovalatabilirdim ama ben onu kırsal bölgede, açık alanda bir helikopterle takip ettirmeyi tercih ettim. Ama bunun bugün birçok filmde kopya edildiğini görüyorum. Oysa klişelerden kaçınmamız lazım, Filmler asla konuşan kafaların görüntülerinden ibaret olmamalıdır’’, özdeyişleri sinema tutkunu Gökhan Koçak‘ın gri kapaklı günlüğünün ilk sayfalarını süsleyen Alf ustadan epey vasat, geçen senelerin soldurduğu, silikleştirdiği bir çalışma bizdeki adıyla Kelepçeli Aşık.

Alf usta filmi David Dodge’un bir romanından uyarlamış. Senaryo John Michael Hayes‘e ait. Robie hikayenin kahramanı. Amerikalı, sürgünde yaşayan eski bir hırsız. Şimdi Riviera’ya yerleşmiş, yasadışı işlerle alakası kalmamış biri. Hikayenin gelişmesi Robie’nin yöntemlerini kullanarak Paris’te bir yığın yeri soyan bir hırsızın ortaya çıkışıyla gerçekleşiyor. Polis eski kulağı kesik heriften şüpheleniyor. Böylece bir kaçma kovalamaca başlıyor. Falan filan. Final aldatmacalı, soyguncu bir kadın çıkıyor çünkü.
Kelepçeli Aşık başarılı kameramanı Robert Burks‘e Akademi ödüllerinde bir Oscar kazandırmış. Ancak yarıştığı 1955 Venedik’te Alf ustanın yüzünü güldürememiş!
Kelepçeli Aşık‘tan bugüne kalan tek güzellik büyüleyici yıldızı Grace Kelly ama tek çiçekle baharın gelmemesi de başka bir mesele!
ALFRED HITCHCOCK, THE TROUBLE WITH HARRY, 1955
1938’te The Lady Vanishes için 50 bin, 1941’de Suspicion için haftada 2.500, 1946’da Notorious için haftada 7 bin, 1954’te Rear Window için 150 bin artı filmin gelirinden yüzde on hisse artı filmin negatif mülkiyeti, 1956’da The Man Who Knew Too Much için 150 bin artı filmin gelirinden yüzde on hisse artı filmin negatif mülkiyeti, 1958’deki Vertigo için 150 bin artı filmin gelirinden yüzde on hisse artı filmin negatif mülkiyeti, 1959’daki North by Northwest için 250 bin artı filmin gelirinden yüzde on hisse, 1960’daki Psycho için filmin net karının yüzde altmışını alıp zaten şiskin olan cebine dolduran ama bizim Davutpaşa 1926 spor kulübüne bir kuruş yardım etmek aklına bile gelmeyen Alf ustadan cenabetin en beti, meymenetsizin en etsizi feci bir filim The Trouble With Harry. Alf’ın uzak ara en kötü filmi bu.

Alf usta filmi Jack Trevor Story’nin tapon bir romanından uyarlamış. Senaryo John Michael Hayes‘e ait. Filim bir rastlaşma ile başlıyor. Vermont kasabasında tepelere bir sabah gezmesine çıkan Albert tenhada bir cesede rastlıyor. Harry isimli biri bu; tavşan avlayım derken ölmüş (beter ol diyecem; ama zaten allahından bulmuş)! Sonrasında kasabalının bölgede arzı endam ettiğini ve cesetle ilgili yorumlar yaptığını izliyoruz dehşetle (Alf usta, sende gülmece duygusu mevcut değil, neden bir kara gülmeceye soyunmuşsun, anlaşılır gibi değil!).
Alf’e tapan mahallemizin değerli hanımlarından Cadı Cahide bile, hatta Cimri Cahide bile, hatta hatta efsane Hayriy’anım bile filmi zerrece olumlu bulmamıştı, söylemek bile fazla!
THE WRONG MAN, 1956
29 Nisan 1980’de Los Angeles, California’da noktaladığı 80 yıllık yaşamına 29 yapımcılık, 27 senaristlik, 3 kurguculuk sığdıran, 39 filminde de yağ tulumu gövdesiyle hayranlarına selam yollayan gerilim ustası Alf’den çok başarılı bir çalışma bizdeki adıyla Lekeli Adam. Bu utkunun bizim milli takımın tarihi Macaristan galibiyetiyle aynı şanlı seneye denk düşmesi de şirin bir rastlantı (16 Şubat 1956).

Alf usta filmi Maxwell Anderson‘un bir hikayesinden uyarlamış. Senaryo yazarın ve Angus MacPhail’in kalemlerinden çıkma.
Öykünün kahramanı Manny bir caz konturbasçısı, dinine bağlı bir katolik, düzgün bir eş, şefkatli bir baba. Geceleri bir kulüpte çalarak çorba parasını doğrultuyor. Aile Manny’nin eşi Rose’un diş masrafları nedeniyle zor günler geçiriyor.
Manny’nin diş için kaynak arayışı onu bir sigorta şirketine yönlendiriyor. Ancak orada bazı memurlar kısa süre önce şirketi soyan bir hayduta benzetiyorlar basçıyı. Ve suçsuz müzikçinin hayatı kararıyor. Tutuklanıyor, sorgudan geçiyor. Ama ne dese dinletemiyor polislere. Dahası benzer yöntemle soyulan birçok yerdeki suçların faili olarak da görülüyor! Neyse avukat O’Connor devreye giriyor da Manny kim vurduya gitmekten kurtuluyor!
Lekeli Adam etkili öyküsü, başarılı siyah beyaz görüntüleri, tempolu anlatımı ve çarpıcı oyunculuklarıyla en iyi Hitchcock filimlerinden biri. Özellikle Henry Fonda‘nın (16 Mayıs 1905- 12 Ağustos 1982) oyunculuğu süper. Lekeli Adam‘ın IMDB notu da 7.5.
THE MAN WHO KNEW TOO MUCH, 1956
1957 Akademi ödüllerinde en iyi müzik oscar‘ını (Jay Livingstone & Ray Evans) kapan, Ascap film ve televizyon ödüllerinde yine aynı dalda birincilik alan, 1956 Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilse de sonuca ulaşamayan, bizim diyarda gösterime girdiğinde Tehlikeli Adam adıyla seyircilere ulaşan bu gerilim Alf’in iyi yapıtlarından biri. Usta filmi Charles Bennett ve D.B. Wyndham-Lewis‘in iki öyküsünden uyarlamış. Senaryo ise John Michael Hayes‘in kaleminden çıkma.

Öykünün kahramanı Amerikalı fizikçi doktor McKenna. Paris’e bir tıp kongresine katılmak icin gidiyor. Yanında şarkıcı eskisi karısı Jo ve oğlu Hank da var. Kongre sonrası topluca Fransız Fas’ının Marakeş’ine tatile gidiyor aile. Fizikçinin orda tanıştığı Bernard’ın bıçakla öldürülmesi hikayeyi ivmelendiriyor. Öykünün Londra’ya taşan bölümleri ise mavi kanlıların başbakanına yapılması tasarlanan suikast ve fizikçinin bunu kahramanca engellemesiyle ilişkili.
Alf usta Tehlikeli Adam‘ın Marakeş bölümlerinde iyi bir tempo yakalamış, aynı şeyi paralel kurguyu iyi işlettiği Albert Hall‘daki suikast sekansı için de söyleyebilirim. Ama 120 dakikalık süre biraz bayıcı!
Usta demiştin ya, hani filmin uzunluğu mesanelerimizin dayanıklılığıyla eşit orantılı olmalı diye! İki kez durdurdum dvd göstericisini ihtiyaç gidermek için!
VERTIGO, 1958
IMDB’de tüm zamanların en iyi filimleri sıralamasında 84. yeri işgal eden, Akademi ödüllerinde en iyi çevre düzeni ve en iyi ses dallarında aday olsa da Oscar alamayan ama Ulusal Film Koruma Kurulu’nca restorasyonuna karar verilen, ayrıca Cadı Cahide, Efsane Hayriy’anım, Cimri Cahide ve Güner Teyze tarafından süper bir film olduğu Abdülaziz günlerinden bu yana iddaa edilen Vertigo çıtası makul yükseklikte salınan bir çalışması ustanın.

Scottie emekli bir dedektif. Yükseklik korkusundan muzdarip. Eski bir okul arkadaşı kiralıyor dedektifi. Amaç adamın karısını izlemesi. Kadında intihar saplantısı mevcut çünkü. İzleme sırasında izleyen ile izlenen arasında bir aşk filizleniyor. Ama kadın kendini bir kuleden atıyor ve ölüyor. Dedektif de üzüntüden bunalıma giriyor, hastanede tedavi görüyor. Gariban seyirciler böylece salon kapılarına yöneleyazarken, ikinci filmin başladığını görüyoruz. Kuleden atılan iş adamının asıl karısı çünkü. Yani dedektifin aşık olduğu kadın kiralanmış biri, asıl karısı değil iş adamının.
Dedektif ile kadın bir kez daha karşılaşıyor ama kadın farklı biriymiş gibi davranıyor; seven de benzerlik sanıyor bunu. Finalde emekli polis çözüyor olayı, bir kule atlaması daha gerçekleşiyor böylece. Kolayca tahmin edilebileceği gibi kadın hem sevdalandığı, hem de “suçlu cezasız kalmasın” savsözü gereği betonla öpüşüyor.
Vertigo ağır ama okkalı temposuyla, dolgun yan öyküleriyle, buzdan tanrıça Kim Novak’ın varlığıyla, James Stewart kalasına karşın pörtlememiş bir çalışması Alf’ın.
NORTH BY NORTHWEST, 1959
Filmin başrolünü Cary Grant‘in üstlenmesinin ilginç bir öyküsü var. Hitchcock Vertigo’yu çekerken değişmez oyuncusu, Amerikan tomruğu James Stewart‘a söz etmiş bu tasarısından. Stewart da, Aman çok sevdim bu işi, Thornhill rolü benim, diye nara atmış. Hitchcock’un da kafası karışmış çünkü rolün Cary için cuk oturduğunu düşünüyormuş. Hitchcock bu nedenle bir kurnazlığa başvurmuş. Stewart yönetmen Otto Preminger’in Bir Cinayetin Tahlili başlıklı filim teklifini kabul ettiğinde yapmış önerisini! Stewart da hayır deyince rahatlamış, kimse kırılmamış, gücenmemiş.
Gizli Teşkilat sinema tarihinde Atilla Dorsay abimize bakılırsa, ilk James Bond (okunuş Cames Bond şeklinde, güzel türkçemizde j’lere geçit yok) filmi olarak da yer almasıyla önemliymiş. Cadı Cahide, Güner Teyze, Cimri Cahide ve Efsane Hayriy’anım da aynı görüşte.

Hikaye bir yanlış anlama üstüne kurulu. Bu kez Thornhill kahraman, Madison Avenue’nun reklamcısı. Casuslar onu George Kaplan adındaki başka bir casusla karıştırıp peşine düşüyorlar. Daha kötüsü cinayet suçlamasıyla polis de Thornhill’in izini sürüyor. Böylece ikili bir takibin kıskacında bunalan Thornhill’in sonu -hamdu senalar olsun- neşeli biten serüvenini izliyoruz.
Gizli Teşkilat 136 dakikalık süresiyle baysa da, beylik numaralarla biraz somurtsa da, Hitchcock‘un kalbur üstünde kalmış yapıtlarından biri. Özellikle helikopterin Grant’i kovaladığı sahneyle babalarımızın, halalarımızin efsaneleri arasına girmişti.
Gizli Teşkilat IMDB’nin tüm zamanların en iyi filimleri sıralamasında da 91.sırada.