ALFRED HITCHCOCK – 60’LI YILLAR
PSYCHO, 1960
IMDB’nin tüm zamanların en iyi filmler çizelgesinde 40. sırada kendine yer edinen, 1961 Akademi ödüllerinde yardımcı kadın oyuncu (Janet Leigh), en iyi yönetmen (Alf usta), en iyi siyah beyaz kamera (John L. Russell) ve en iyi çevre düzeni dallarında Oscar’a aday gösterilen; ama sadece çakma gülücüklerle ödüllendirilen, yine de hem bizde Cadı Cahide, Efsane Hayriy’anım, Cimri Cahide, Güner Teyze, hatta Sürvayvır dışında sadece tenis maçları izleyen Şampiyon Sevda’nın bile teveccühlerini kazanmış; bitmeyen efsane, batmayan güneş Alf ustanın en iyilerinden biri olduğunu söylemek bile fazla. Alf usta filmi Robert Bloch‘un aynı adlı romanından uyarlamış. Senaryo Joseph Stefano‘nun kaleminden çıkma.
Öykü Phoenix’de bir bankada çalışan sarışın Marion’un işinden soğumasıyla başlıyor. Kadın artık yemek paydoslarında sevgilisi Sam ile otel sevişmelerinden bile yorulmuş sanki! Bir Cuma akşamı bankaya yatırılan 40 bin dolar ona yeni bir hayat kurması için esin sunuyor. Böylece Marion arabasına atlayıp sevgilisinin yanına California’ya gitmeye koyuluyor. Ama çıkan fırtına ve uzun süre direksiyon kullanması yolda mola vermesine neden oluyor. Böylece Marion, Norman Bates’in işlettiği otele geliyor, gecesini orda geçirmek için. Sonrası hepimizin malumu.

Hitchcock finale kadar kusursuz bir gerilim çekmiş. Oyunculuklar, anlatım, öyküdeki gizem, hepsi çok güzel; ama sonda şaşkoloz bir ruhçözumcünün olan biteni, Norman’ın çifte kişiligini, bilinç yarılmasını uzun uzzzzuuuuunnnn anlatması hem gereksiz, hem sıkıcıydi (bunu eşşek olsa anlamış bir de kulaklarını sallamıştı zaten).
Tebrikler Alf usta, hedef on ikiden!
THE BIRDS, 1963
En iyi görsel efektler dalında 1964 Akademi ödüllerinde Oskar’a aday gösterilen ama tercihen terli avuçlarını yalayan, Fıransız paçavrası Cahiers du Cinéma 1963 tarafından en iyi 10 film arasında aday gösterilse de nedense listeye girmeyi başaramayan, 1964 Edgar Allan Poe ödüllerinde de Alf ustayı hayal kırıklığına uğratan ama 1964 Altın Küre ödüllerinde ölümsüz, soğuk sarışın Tippi Hedren‘in (19 Ocak 1930 New Ulm, Minnesota) kazandıği birincilikle minik bir teselli veren Kuşlar bugün gözüme daha çok bir ortaokul müsameresi ya da komedi filmi (ama kimse rahmetli Kemal Sunal abimiz gibi dişetlerini sergileyerek eşşoğleşek demediği için çok sevimli değil) olarak gözüküyor.

Melanie öykünün kahramanlarından en görkemlisi. Avukat Brenner ile bir kuş mağazasında karşılaşıyor ve adam ona anında aşık ediyor (karşı koymak mümkün mü Tippi’ye!). Ama tuhaf olan Melanie’nin de adama ilgi duyup, üstelik izini takip edip, avukatın yaşadığı Bodega Körfezi’ne gitmesi. Üstelik de saatlerce araba kullanıp San Francisco’dan yola çıkarak yapıyor bunu! Ama kasabaya geldiğinde kuşların çoğalması dikkat çekiyor. İlkin bir martı saldırıyor Melanie’ye. Sonra avukatın annesi komşusunu ölü buluyor kuşların marifetiyle! Ardından yoğun bir kuş bombardımanı izliyoruz!
Belli ki filim büyük zahmetle çekilmiş; ama Alf ustanın gayreti sadece seyirciyi korkutarak mangırları cebe indirmek olduğu için ben ustanın çabasını manasız buluyorum. Ayrıca kuş ailesinin sert, acımasız, yıkılmaz bükülmez üyesi Levent Şahin’in de bu kuş düşmanı şaşkoloz ve zararlı filme (saldırgan, pis, rezil ve şerefsiz olan insandır; kuşların, hatta Fatmagül’un suçu ne?) olan tepkisini de merak ediyorum!
MARNIE, 1964
Fıransız paçavrası Cahiers du Cinéma‘nın 1964’ün en iyi 10 filmi arasında aday gösterdiği ama sıralamaya sokamadığı Marnie Alf ustadan gelen düzgün işlerden biri. Bizde gösterime girdiğinde Hırsız Kız adıyla oynamıştı.

Alf usta filmi Winston Graham‘ın aynı adlı romanından uyarlamış. Senaryo Jay Presson Allen’in kaleminden çıkma. Hikaye hırsız ve ruh hastası olan karşı-kahraman Marnie (Tippi Hedren) ile ona aşık olan Mark (Sean Connery) üstüne kurulu. Kadın iş yerlerine sekreter olarak girip, kasaları soymayı alışkanlık edinmiş biri. Aynı şeyi Mark’a da yapayım derken adam onu iş üstünde yakalıyor. Ama polise teslim etmek yerine evlenme teklifinde bulunuyor. Marnie ister istemez kabul ediyor bu teklifi; fakat nikah kıyıldığında bile kocasının kendisine dokunmasına izin vermiyor. Bütün erkeklerin domuz olduğunu haykırıyor üstelik (bilgece bir saptama). Öykünün iyice karışması ise bir partide kadının eskiden dolandırdıģı bir patronla burun buruna gelmesiyle oluyor.
Marnie ağır tempolu bir filim. Tuzlu fıstık Tippi canlandırdıği itici role bile bir büyü katmış bence: filmin en olumlu ögesi kuşkusuz. Ancak 125 dakikalık uzunluk biraz sorun yaratıyor.
Bir de şu: Alf’ın seyirciye etki olsun diye bir atı can çekistire çekiştire alçakça öldürmesi bağışlanacak gibi değildi! Allah beterini başına dolasın Alf!
Son ayrıntı: Tippi’nin saç şekli de çok kötüydü!
TORN CURTAIN, 1966
Kurgubilim, Fantaaaağğğğziiii ve Korku Film Akademisi’nin Saturn, Cahiers du Cinéma’nin 1966’nın en iyi 10 filmi ödüllerine aday olsa da netice alamayan, üstelik de Cadı Cahide, Efsane Hayriy’anım, Guner Teyze ve Cimri Cahide’nin bile son yazısını örgü örerek, kabak çekirdeği çitleyerek, dedikodu yaparak görmeyi başardıkları bizdeki adıyla Esrar Perdesi’ni ciddi bir cenabetlik ve meymenetsizlik örneği olarak tanımlamak sanırım abartı olmayacak. Başarısızlığın faturasını ilkin senaryo yazarı Brian Moore‘a çıkarıp Alf ustanın kabahatini hafifleteyim. Ama iki sevimsiz oyuncusu Paul Newman ve Julie Andrews de zaten tatsız olan filmi iyice dibe vurduruyor.

Öykünün iki baş kişisinden Armstrong bir bilim adamı. Kopenhag’a bir fizik konferansına davetli olarak geliyor ilk sahnelerde. Yanında da asistanı ve nişanlısı Sarah da sürüklenmiş durumda. Ama Kopenhag’da Armstrong kadına, Ben burada bir süre kalıyorum ama sen şimdi hemen evine döneceksin, deyince kafamız karışıyor. Sonra adamı bir uçakta Doğu Almanya’ya giderken görüyoruz ama Sarah da uyanığın teki. Aynı uçakta o da mevcut! Armstrong’un ABD hükümeti tarafından reddedilen bir projesinin Demir Perde’de alıcı bulması, sosyalist bir bilim adamının kendisiyle ilgilenmesi ziyaret sebebi. Daha bir yığın kıvır zıvır.
Esrar Perdesi bir sıkıntı yumağı; çile! IMDB notu bile sadece 6.3.
TOPAZ, 1969
1931’den bu yana Amerika’da her Aralık başında başarilı film ödüllerini dağıtarak Oscar mevsimini gerçek anlamda başlatan ve abilerimizin Türçede “Sinemayı Takdir Edenler Cemiyeti” ismiyle andıkları National Board of Review‘in 1970 senesinde en iyi yönetmen ve en iyi yardımcı aktör (Philippe Noiret) dallarında ödüllendirdiği Topaz Alf ustanin oldukça cenabet filimlerinden biri.

IMDB’de filmi tanımlayan kavramlar arasında sıralanan 1960’li yillar, casus, Küba füze krizi, gizli ajan, entrika, casusluk faaliyetleri, Harlem, Manhattan, New York City, zina, çıplak göğüslü herifler (tercihen bol kıllı), siyasi dümenler (üstat Haydar abiyle alakası yok), Kopenhag (o tarihlerde kriterler belirlenmemişti), ana-kız ilişkileri (her zaman gergin galiba), baba-kız iliskileri (çok karmaşık olmalı) galiba Topaz’ın anıtsal sıkıcılığını yeterince işaret ediyor.
Öykü bir iltica ile başliyor. Yüksek rütbeli bir Rus görevlisi ABD’ye sığınıyor. Amerikalı ajan Nordstrom da adamı sorguya alıyor. Sorguda Rus’un bir itirafı çok önemli: Topaz isimli bir Fransız casusu Ruslar adına istihbarat yapmakta ve Nato sırlarını Varşova Paktı’na servis etmekte! Nordstrom da Nato için çalışan bir Fransız meslektaşını devreye sokup bu Topaz kimmiş, araştırmaya girişiyor.
Hitchcock’un bile sonuçtan memnun kalmadığı güdük bir çalışma Topaz. Alf bir deneye girişmiş çekimlerde; diyalogların yanı sıra kırmızı, sarı ve beyazın hakim olduğu renklerle öyküyü kurmaya çabalamış ama kendi de “Olmadı ulan” diyor! Dahası üç de ayrı final çekmiş ama netice hüsran! Dahası 4 milyon dolarlık bütçeye karşın gelir de sadece 1 milyonda kalmış! Dahası hep aksini söylemesine karşın, Topaz 143 dakikalık süresiyle sidik torbalarımıza da bir saldırı özelliğinde.