HALİT REFİĞ SİNEMASI 1966 – 1969

ÜÇ KORKUSUZ ARKADAŞ, 1966
Y& S: Halit Refiğ, E: Alexandre Dumas, K: Memduh Yükman, O: Tanju Gürsu, Nilüfer Aydan, Reha Yurdakul, Kuzey Vargın, Suzan Avcı, Necdet Çağlar, Muzaffer Yenen, Yapımcı: Memduh Ün (Uğur Film)
Refiğ’in oldukça yüklü geçen altmışlı yıllardaki iddialı filimlerden sonra 1966-67 seneleri içinde ustası, yönetmen-yapımcı Memduh Ün’e dört adet filim çektiğini görüyoruz. Bunlardan ilki bir Alexandre Dumas uyarlaması olan Üç Korkusuz Arkadaş başlıklı uyarlama.
İlkin Vikipedya’ya bir göz atıp Dumas Pere kimdi öğrenelim. 24 Temmuz 1802- 5 Aralık 1870 tarihleri arasında yaşayan Fransız yazar döneminin en çok okunan yazarıydı kuşkusuz. Özellikle macera türünde tarihi romanlar yazmıştı. Eserlerinin 100 dile çevrilmiş olması okunurluğunun bir tanıtı. Monte Kristo Kontu, Üç Silahşörler, Yirmi Yıl Sonra ve Demir Maskeli Adam hem sayısız filme konu olmuş, televizyon dizileri olarak da çıkmıştı seyirci karşısına.
Dumas’ın oldukça maceralı bir yaşamı oldu, 3.Napolyon’un seçilmesinin sonrasında ülkesini terk etti, Belçika, Rusya ve İtalya’da uzun yıllar yaşadı, ülkesine 1864’te döndü.
Üç Silahşörler yazarın 1844 senesinde tefrika edilmiş olan en ünlü romanıydı. Dönem 13. Louis yönetimi. Athos, Porthos ve Aramis kıralın muhafız birliğinde görev yapan silahşörler. Bunlara D’Artagnan adlı bir genç daha katılıyor ilerleyen günlerde. Roman kahramanları kıralı düşürmek isteyen Kardinal Richelieu’nün komplolarına karşı mücadele ediyor.
Refiğ ise üç kahraman seçmiş, biri kız kardeşi silah kaçakçılığı yapan ve Türkiye’de kazandıkları paralarla Kıbrıs’taki Rum çetelere silah gönderen Rum iş adamlarının listesini ele geçirdiği için kaçırılan Efe Rıza, biri aşık olduğu Rum kadın kendisini kahpece boynuzladığı için elini kana bulayan ve teslim olmayıp kanundan kaçan Bitirim Ahmet, üçüncüsü ise aslında emniyet için çalışan ama bunu gizleyen Mektepli.
Hikaye Rum çete ile bizim üçlü arasında geçiyor. Refiğ bu mücadeleyi ne yazık ki ırkçı bir düzleme taşımış. Yönetmen sanki 6-7 Eylül 1955 bu ülkede olmamış gibi, sanki 1964 Rumları ülkeden kaçırtma tasarısı hiç uygulanmamış gibi kaba bir ırkçılık tutumunu benimseyip filmin tamamına bir kafatasçı yaklaşım yaymış. Kahramanlar Rumların isimleriyle alay etmiş, Bitirim’in kahpe karısına yığınla kötülük ettirmiş, nerdeyse başımıza gelen tüm belaları bu gayrı-müslimlere fatura kesmiş.
Refiğ’in bir başka eksisi de bu saçma sapan filme o alıştığımız kadın tiplemelerini yerleştirememiş olması. Rum yosma baştan çıkarıcılığı ve seksiliğiyle karton bir yaratık, Ayşe tipi de en küçük bir sahicilik taşımıyor. Bence filmin iki artısı Bitirim Ahmet’e sıcaklık getiren usta oyuncu Reha Yurdakul ile Rumların ceberrut şefini siyah gözlükleri ve sert görünümüyle yetkince canlandıran yapımcı Memduh Ün. Bu arada Ün’ün dönemdeki arabası Ford 34 FE 506 plakalı otomobil de başarılı bir rol üstlenmiş bu manasız keşmekeşte.

ERKEK VE DİŞİ, 1966
Y: Halit Refiğ, S: Halit Refiğ, Bülent Oran, K: Mustafa Yılmaz, O: Fikret Hakan, Selda Alkor, Reha Yurdakul, Kuzey Vargın, Memduh Ün, Yapımcı: Memduh Ün (Uğur Film)
Memduh Ün’ün anılarını okuduğumuzda 1966-67 senelerinde yapımcı-yönetmen ile eski asistanı Refiğ’in 4 filimlik iş birliğinin öyküsünü öğreniyoruz. Ustasının yanına giden Refiğ’in konu sıkıntısı çeken (malum ya sansür belası nedeniyle yurdum gerçeklerini anlatması mümkün değil) Ün’e, Abi sen artık çağdışı kaldın, sana çağdaş öykülerden bir demet sunayım, demesi oldukça ilginç aslında. Ama insaniyet gereği, parlak sözlerden çok ortaya konan işlere baktığımızda ne yazık ki ne Üç Silahşörler uyarlaması Üç Korkusuz Arkadaş, ne de dizinin ikinci çalışması olan Erkek ve Dişi için tek olumlu söz etmek deveye hendek atlatmak kadar zor bir iş!
Refiğ bu çağdaş yapımı bir klasikten uyarlamış. Yazar aynen Dumas gibi bir Fransız: Prosper Mérimée (28 Eylül 1803- 23 Eylül 1870). Romancı, tarihçi, arkeolog, çevirmen olan Mérimée, yapıt ise ilkin besteci Bizet’ye ünlü Carmen operası için esin sunacak olan aynı adlı roman. Ancak Carmen’in toplumumuz için muazzam Fransız kaldığının altını, hatta üstünü de çizmek gerekiyor 2020’li yıllarda bile: hem de çok Fransız.
Öykünün iki kahramanından Burhan şiddet kullanmaktan kaçınmayan bir kanun adamı, ancak belli ki kodamanlarla sağlam ilişkilerde bulunan Faik isimli uyuşturucu tacirinin kardeşi Recep’i tutukladığında ve güzelce benzettiğinde başı belaya giriyor. İlkin Babaeski’ye sürgüne gönderiliyor, ardından da ilçeye gelen bir seyyar tiyatro kumpanyasında dansözlük yapan Sevtap yüzünden sorunlar yaşıyor.
Sevtap bir gece kumpanyadan arkadaşı şarkıcı Nurinisa’yı bıçakla yaralayınca Burhan tarafından tutuklanıyor. Ancak kadın tuvalet bahanesiyle girdiği derme çatma yapıdan kaçınca bu kez Burhan Tokat’a, hem de masa başı bir göreve sürülüyor. Böylece Burhan’ın hayatının kaydığını izliyoruz. Oysa Meral isimli namuslu bir ev kızıyla evlenmek üzere.
Sevtap kadınlığını koyup Burhan’ın aklını başından alıyor ama ilerleyen sahnelerde Faik ile bir beraberlik sürdürdüğünü öğreniyoruz. Hikayenin ivmelenmesi ise beylik bir numarayla Burhan’ın Faik’in avukatını öldürmesi (aslında öldürmüyor), olayın polise intikal etmemesi için uyuşturucu tacirinin çetesine girmeyi kabullenmesiyle gerçekleşiyor.
Final Sevtap’ın Meral’e giderek aşkından feragat etmesi, Burhan’a açıklamayı ise, Artık onu sevmiyorum biçiminde yapması ve şiddete meyilli eski polis tarafından ölüme postalanmasıyla gerçekleşiyor.
Refiğ çok sevimsiz bir uyarlama yapmış, konu yadırgı olduğu için de hiçbir şey yerli yerine oturmamış. Fikret Hakan ağzında pis cigarası, salladığı yumruklar ve hem ahlak, hem mesleksel sapmalarla sevimsiz bir başkişi olmuş. Selda Alkor belki güzelliğini sergilemiş, cesurca öpüşmüş ama ne yazık ki canlandırdığı tip sahicilikten yana çok kavruk.
Filmin yapımcısı Memduh Ün ise merhametsiz iş adamının kalıbını doldurmuş, üstelik de Hakan ile giriştiği bıçaklı kavga sahnesinde futbolculuğundan gelen çevikliğini konuşturmuş. Reha Yurdakul poliste, Kuzey Vargın da genç fırlama/yasadışı da rollerinin içini doldurmuşlar.

KARAKOLDA AYNA VAR, 1966
Y& S: Halit Refiğ, K: Necati İltaç, O: Fatma Girik, Sadri Alışık, Suphi Tekniker, Semih Sergen, Ergun Köknar, Orhan Çoban, Yılmaz Gruda, Yapımcı: Memduh Ün (Uğur Film)
Refiğ’in ustası Ün’ü çağdışılıktan kurtarmak için 1966-67 senelerinde Uğur Film’e getirdiği dört tasarıdan üçüncüsü Karakolda Ayna Var adını taşıyor ve iki bin yirmili yıllarda epey eskimiş, dökülmüş, hasar görmüş bir çalışma özelliğinde. Yani Karakolda Ayna Var ne bir gerilim olarak, ne yerli Bergman’ımızın bir kadın filmi olarak, ne de bir Ulusal Sinema akımı içinde yer alan bir örnek olarak ne yazık ki sıfır değer taşıyor. Filmin tek erdemi Dört Yapraklı Yonca’nın lacivert gözlü yıldızının (Gülriz Sururi’nin şahane seslendirmesiyle) dövüş sanatlarına yatkınlığını sergilemesi, denebilir.
Senaryo Refiğ’e ait görülüyor. Filimde Demirçiçek isimli bir emniyet mensubunu izliyoruz öncelikle. Kadın işlenen bazı cinayetleri çözmek amaçlı bir mahalleye gönderiliyor, semtin külhanbeyi Taşkasaplı Necati ile ilişki kursun isteniyor. Adamdan şüpheleniliyor çünkü. Bir de işin içine polis muhabiri, yakışıklı bir gazeteci de karışıyor.
Hikayenin saçmalığı ciddi efsane. Refiğ’in ustası gibi, Osman F. Seden gibi, Natuk Baytan gibi gerilimleri sağlam çeken bir yönetmen olmaması da tuz biber ekiyor filmin yerlerde sürünmesine.
Sonunda çete reisinin Demirçiçek çıkması da, Taşkasaplı’nın çetenin eline düştükten sonra hapsedildiği mekandan kaçması da, Taşkasaplı’nın finalde tebdili kıyafet gezen bir doktor olması da, Alışık’ın kabadayı görünümünde yumruk sallaması da ciddi olarak filmin çıtasını çamurlara buluyor.
Dahası yönetmenin filme serpiştirdiği Türk Müziği şarkıları (Sadri Alışık söylüyor çoğunu) da, Taşkasaplı’nın kattığı gülmece duygusu da tüyleri diken diken eden cinsten.
Karakolda Ayna Var Refiğ’in altmışlı yıllarda yaptığı işlerin en kötülerinden biri olarak gözüküyor günümüzde.
KIZ KOLUNDA DAMGA VAR, 1967

Y& S: Halit Refiğ, K: Cahit Engin, O: Fatma Girik, Sadri Alışık, Sevda Nur, Eva Abrahamson, Altan Günbay, Behçet Nacar, İsmet Erten, Enver Dönmez, Adnan Uygur, Orhan Çoban, Yapımcı: Memduh Ün (Uğur Film)
Refiğ’in ustası Ün ile olan dört filimlik anlaşması ilk üç filmin fiyaskosu sonrası sevimli bir James Bond filimleri parodisiyle sona eriyor. Kız Kolunda Damga Var şirin bir çalışma.
Kız Kolunda Damga Var bir devam filmi aslında, Karakolda Ayna Var’ın bıraktığı yerden başlıyor. Daha doğrusu Fatma Girik’in başarıyla canlandırdığı Demirçiçek tipi aracılığıyla bir ortak payda taşıyor. Demirçiçek gördüğümüz kadarıyla mesleğinde başarılı olmuş, dövüş sanatlarında bayağı ileri gitmiş, üstelik gerektiğinde erkek ayartma konularında da uzmanlaşmış başarılı bir emniyet görevlisi.
Hikaye Bond filimlerinde kalıplaşmış bir numaraya dayanıyor. Bir bilim adamı var, bu adam çok değerli, aya gitmek, hatta Satürn’e gitmek konusunda araştırmalar yapan bir mucit. Ve Türkiye’ye bir panele daveti olan bilim adamını kötü adamlar kaçırıyor. Tabii bu kez hem kraliçenin hizmetindeki Bond, hem de Sovyetlerin KGB’si bilim adamının peşine düşüyor. Tabii Bond’un peşine takılan Demirçiçek de olaylara duhul ediyor.
Öyüyü renklendiren bir unsur da Bond’un benzeri bir üçkaatçı. Bu herif de evlenme vaadıyla kandırdığı bir kızın haydut kılıklı kardeşleri tarafından kovalanıyor.
Finalde kötü adamlar tepeleniyor ama bu kez bilim adamını Çinliler kaçırarak ters köşe yapıyorlar.
Refiğ rol keserken de, bet sesiyle şarkı söylerken de beni etkilemekte pek mahir gözükmeyen Alışık’ta hem Bond, hem de düşkün serseri rollerinde sevimli bir karşı-kahraman yaratmış. Rus ajanlarda kafası kazılı oynayan Günbay ve Nacar ikilisinden gülmece ögeleriyle besili katkı almış, Çinlilerin finalde devreye girmesi de çok sevimli olmuş. Fatma Girik de komedi yeteneğini, sayısız adamı beceriyle dövdüğü şiddet sahnelerinde pekiştirmiş. Yan tiplerde de güzelliğiyle ve seksiliğiyle, ilerleyen yıllarda yönetmenin eşi olacak olan İsveçli Eva Abrahamsson özellikle dikkat çekiyor.
Sonuçta Kız Kolunda Damga Var Ün-Refiğ birlikteliğinin elle tutulur tek örneği olmuş. Ancak Ün’ün anılarına bakılırsa bu dört filmin de gişede sınıfta kalması tatsız olmuş, Keşanlı Ali Destanı gibi görkemli bir filme imza atan yapımcının yaralarına derman getirmemiş. Ama Kız Kolunda Damga Var yönetmenin altmışlardaki başarı hanesine yazılan bir artı.

BİR TÜRK’E GÖNÜL VERDİM, 1969
Y& S: Halit Refiğ, K: Cengiz Tacer, O: Eva Bender, Ahmet Mekin, Bilal İnci, Osman Alyanak, Seden Kızıltunç, Yıldırım Yanılmaz, Aynur Akarsu, Yapımcı: Erman Film (Hürrem Erman)
Altmışların sonunda Metin Erksan, Lütfi Akad, Atıf Yılmaz ve Ertem Göreç ile birlikte Ulusal Sinema Kavgası adını verdiği, Kemal Tahir’in Kerim Devlet ve Osmanlı’ya dair düşüncelerinden fazlasıyla etkilenmiş sinemacılarla, Sinematek’in Batı şakşakçısı tayfasına karşı onurlu bir mücadele veren Refiğ bu kez işi abartıya vuruyor ve Bir Türk’e Gönül Verdim başlıklı, zamanında bayağı ses getirmiş, alkış almış ama iki bin yirmili yıllarda ne yazık ki Batı karşısında duyulan ezikliğin, Türk milliyetçiliğinin, hatta İslamın yüceltilmesiyle oldukça ucubik gözüken bir çalışma üretmiş.
Öykü bir Alman kadının Kayseri’ye gelişiyle başlıyor. Kadının yanında bir de yedi sekiz yaşlarında bir oğlan görüyoruz. Oğlanın babası Kayseri’de bir fabrikada ustabaşı olan çalışan İsmail. Belli ki adam Almanya’ya işçi olarak gittiğinde kadın ile sonu ayrılıkla biten bir ilişki yaşamış, bu ilişkiden de bir çocuk doğmuş.
Alman’ın adı Eva, yani Havva; yasak elmayı yiyip de cennetten kovulan kadını ilkin bu tutucu Orta Anadolu kentinin, hem de köy yerinde bayağı zorluklar içinde izliyoruz. Çünkü İsmail Usta hem evli, dahası karısından gizli gizli sevip okşadığı bir emmi kızını barındırıyor evinde. Böylece Eva’yı ilerleyen sahnelerde bir otel odasına sıkışıp kalmış görüyoruz.
Ancak kul sıkışınca Hızır imdada yetişiyor ve Hızır’ın adı bu kez kamyon şöförü olan Mustafa. Adam Eva’ya sahip çıkıyor, köyde yaşayan anababasının yanına yerleştiriyor. Eva köy yaşantısına ayak uyduruyor, Türkçesini ilerletiyor, Mustafa’nın Türk işi sevgisine, yani erkek bu, sever de, döver de anlayışına gönül düşürüp, bizimkinin evlilik teklifini bile kabul ediyor.
Ancak final sekansı acıklı bir olayla başlıyor: İsmail kendi mülkü olarak gördüğü kadını bir başkasına kaptırmayı yediremeyip kurşunluyor Mustafa’yı, yar etmiyor bir zamanlar sevdiğine. Ancak devamı oldukça ilginç çünkü Eva’yı Almanya’ya götürmek için gelen abisi Hans’ın ‘geri dön’ çağrısını iplemeyen bizim Havva’nın köy için artık hayati önem taşıyan ‘su getirme’ işine katılacağını söyleyerek köyde kaldığını izliyoruz.
Refiğ’in hikayesi şaşırtıcı bugün. Almanya gibi sosyal devlet anlayışının bizden bir ışık yılı ilerde olan bir ülkenin vatandaşının Kayseri’nin Allah’ın unuttuğu bir köyüne, üstelik de peşine küçücük yaşta bir çocuğu takıp gelmesi olur şey değil. Eva’nın Havva’ya dönüşmesi, üstelik de köylülerle kaynaşmak için ilkel bir yaşantıyı seçmesi, hatta Müslümanlığı seçmesi de filmde herhangi bir itici örnekle açıklanmıyor, yani yönetmen emrediyor (erkektir emreder) , Eva da yapıyor. Tamam, Mustafa seviyor da, yeri geliyor dövüyor da ama bu yeterli mi? Bulgur pilavı, akşam yemeklerinde yaşlı babanın sunduğu rakı, çevredeki kiliselerin duvarlarını süsleyen İsa resimlemeleri yeterli mi! Ben şüphe duyuyorum!
Refiğ’in amacı Batı’nın en gelişmiş ülkesinin bir bireyi de, ortak paydamız insan olduğuna göre bizim yiğitlerimize aşık olabilir, aşkları insaniyetle birleştiğinde adetlerimize, geleneklerimize uyum sağlayabilir, çamaşır makinası yerine, su kenarında taşla kirlilerini yıkar, duş yerine köy yerinin banyo teknesini, televizyon yerine de akşamları anlamadığı dilden, birbiriyle geyik yapan köylü kadınlarıyla yarenlik yapabilir diyor Refiğ.
YAŞAMAK NE GÜZEL ŞEY, 1969

Y& S: Halit Refiğ, K: Ali Uğur, O: Öztürk Serengil, Selda Alkor, Engin Çağlar, Fatma Karanfil, Eva Bender, Turgut Boralı, Reha Yurdakul, Yapımcı: Ali Dilber, Renkli
Refiğ’in bu ilk renkli filmini neden çektiğini belki tarihi bağlama baktığımızda anlayabiliriz. Altmışlı yılların ilk yarısında Sound of Music ve Les Parapluies de Cherbourg gibi filmlerin kazandığı festival ve gişe başarıları, Dormen ve Gülriz Sururi/Engin Cezzar tiyatrolarında bol seyirciye oynayan müzikli yapıtlar ustaya herhalde esin vermiş olmalıydı.
Yaşamak Ne Güzel Şey çok iyimser, müzikleri destekleyen sabun köpüğü kıvamındaki öyküsüyle Refiğ’e hiç yakışmayan, komedisi diş gıcırdatan, çağdışı bir çalışma görünümünde.
Hikayenin iki baş kişisi bir çift. Şükrü Güler düzensiz yaşamı, kadınlara olan zaafı nedeniyle dibe çakılmış bir komedyen. Eşi Mualla May şarkıcı, bir as solist. Kadın eşini terk etmiş, çocuğunu kendi almış, babaya göstermiyor.
Şükrü tam intiharın eşiğindeyken, eski arkadaşı Anadolu’ya gezgin kumpanya götüren Rıfkı’yla karşılaşıyor. Ve aldığı teklifle hayata dönüyor.
Kumpanya ilginç tiplerle dolu. Celep sevgilisiyle evlenmemek için nikah günü firar eden ve şarkıcılığa soyunan İnci, genç ve yakışıklı solist Özcan, Rıfkı ve aralarına nasılsa katılan İsveçli bomba Monica gibi.
Hikayeyi sürüklemek için Refiğ bir de nikahtan kaçan İnci’yi kovalayan celep sevgilisi ve adamlarını eklemiş öyküye. Final elbette mutlu son ile. Özcan ile İnci’nin birleşmesi ve Şükrü’nün Mualla ile yeniden bir araya gelmesiyle.
Refiğ danslarla, müziklerle kurmuş filmini; filmin renkli oluşu nedeniyle farklı kentlerde yapmış çekimleri. Bursa, Adana, İzmir ve Ankara’da gerçekleşmiş kumpanyanın gösterileri.
Refiğ’in söz gelimi bir Sırrı Gültekin ya da Mehmet Dinler’in çekeceği vasat bir tasarıyı üstlenmesi tatsız bence. Sadettin Erbil’in seslendirmesiyle komiklik yapmaya çalışan Serengil (Mücap Ofluoğlu demek ki bırakmıştı o günlerde), iyimserlik anıtı Boralı, parlak yüzüyle Çağlar ve içi dolmamış rolünde varlık gösteremeyen Alkor oldukça vasat görünüyorlar.
Oyunculuk bağlamında ise taze ve enerjik oyunuyla Karanfil, güzelliğiyle yönetmen ile hayatı birleşecek Bender başarılılar arasında.
Finalde yönetmen Feyzi Tuna’nın seyirciler arasında bir rol üstlenmesi ilginçti doğrusu.