KEN LOACH SİNEMASI ve YAĞAN TAŞLAR
İngilizlerin asi yönetmeni Ken Loach, kapitalizmin beşiğinde kapitalizm karşıtı filmler çekme özelliği ile bilinir. 17 Haziran 1936’da Nuneaton/İngiltere’de doğan Loach, Oxford Üniversitesi’nde Hukuk okumuştur. 1960’larda BBC için dizi film yapımcılığı ve oyunculuk ile sinemaya yönelmiş ve 1967 yılından itibaren kurmaca filmleri yönetmeye başlamıştır. İlk filmi Poor Cow, ikinci filmi ise 1969’da çektiği dikkat çeken Kes (Kerkenez)’tir. En son filmi ise 2019 yılına ait Üzgünüz Size Ulaşamadık‘tır.

Filmlerinde işçi sınıfının gündelik yaşamı, sınıf sömürüsü, işçi hakları, yabancılaşma, kapitalizmin yarattığı eşitsizlik, örgütsüzlük, barınma sorunu, sosyal adalet, yoksulluk, bürokratik şiddet konularını işler. İngiltere’nin neoliberal dönüşümünün ve sosyal devletteki gerilemenin sınıflar üzerindeki etkilerini genellikle belgesel tadında, sade bir antlımla aktarır. Bireyin sorunlarını değil, sistemin ürettiği sorunları anlatır. İşçileri kurban olarak göstermez onları kapitalist üretim ilişkileri içindeki yerlerini ve kolektif mücadele, dayanışma örneklerini ön plana çıkarır.
Sömürü metaforik değil gündelik pratikler üzerinden bütün çıplaklığıyla verilir: Fazla mesai zorunluluğu, ücretli işin güvencesizleştirilmesi, devlet desteklerinin kesilmesi veya yetersizliği, emek gücünün esnekleştirilmesi, örgütsüzleştirilmesi gibi.
Sosyal hizmet büroları, iş ve yardım kurumları, okullar, sosyal bakım sistemi kapitalizmin yeniden üretilmesi için gerekli kurumlardır. Bu mekanizmaların bireyi baskı altına alması ve aksak işlemesi insanları işsizliği kanıksamaya, günübirlik işlerle idare etmeye ve kendi yöntemlerine göre legal ya da illegal davranışlara sevk eder. Loach’un filmlerinde, ana akım sinemasının aksine kahraman bireyler yaratılmaz. Çözüm bireysel değil kolektiftir. Ancak bunun da sistem içinde çözümü mümkün değildir. Loach, sinemayı bir vicdan gösterisine ya da arzu nesnesine değil, politik müdahale alanına dönüştürür. Gerçeklik seyirciyi rahatlatmaz, sıkıştırır, rahatsız eder ve seyirci düşünmeye, tartışmaya, sorgulamaya çağırılır.
Loach’un filmleri bir dönem dağıtım zorlukları, politik sansür ve ilgi yetersizliği gibi sorunlarla boğuşmuştur. Madencilerin grevini anlatan A Question of Leadership adlı belgesel filmi dönemim Muhafazakar Partisi’nin büyük tepkisiyle karşılaştı. Loach, 2002 yılında Avustralya’nın Melbourne kentinde yarışan Hayata Çalım At adlı filmini İsrail’i protesto etmek için geri çekmişti. Festival’in sponsorunun İsrail olduğunu öğrendiğinde “şiddet üreten devletin gölgesinde sanat yapılmaz” demişti.
Loach’a 2012’de Torino Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur” ödülü verildi. Ancak Loach, festivali düzenleyen “Ulusal Sinema Müzesi’nde işçilerin taşeron şirket aracılığı ile çalıştırılmasını ve güvencesiz düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkarılmasını protesto ederek ödülü reddetmiştir. Pek çok kez ödül alan yönetmen; 2006 yılında Özgürlük Rüzgarı ve 2016 yılında Ben Daniel Blake filmleriyle en iyi yönetmen dalında Altın Palmiye‘ye layık görüldü.
Loach’un Yağan Taşlar filmi (1993) ise Cannes’da Jüri Özel Ödülü elde etmişti. Bu film Thatcher sonrası ekonomik çöküş ortamında geçer. Neoliberalizmin unsurları olan İşsizlik, yoksulluk, geçici ve güvencesiz işçilik, borçluluk karakterlerin yaşamını belirler.

Başkarakter Bob, küçük kızına ilk komünyon elbisesini almak için geçici işlere girer, Borç batağı, faizciler ve bürokratik baskı altında ezilir. Bob’un ve etrafındaki kişilerin yoksulluğu kişisel tembellik, kişisel hata olarak verilmez yapısal bir işleyişin unsuru olarak gösterilir. Filmde sosyal devletin eksik kaldığı yerde üç mekanizma devreye girer: İlki Bob’un ailesi ve dostları, ikincisi kilise, üçüncüsü ise borç aldığı tefeciler. Aile ve mahalle ile dayanışma yaşanır ancak yetersizdir. Kilise moral destek sunar ama yoksulların maddi sorunlarına çare olamaz. Hatta Bob karşılığında para alacağını umarak gittiği kilisede, kanalizasyon borusunu tamir ederken, rahip kilisenin ekonomik sıkıntılar yaşadığını söylerek ve “sizin gibi gönüllüler iyi ki var “der. Bob bozuntuya vermeden onarım işini tamamlar. Kilise günah çıkartır, moral destek verir ama borçları silmez, faizcileri durdurmaz, iş yaratmaz.
Bob’un, dini ritüeli eksiksiz yerine getirme isteğinde dini sebepler olduğu kadar kızının başkalarının gözünde yetersizlik hissi yaşamaması, yoksulluğu gizleyici bir unsur olarak tüketim kültürüne adaptasyon ve babalık rolünün zarar görmemesi de etkileyici faktörler olarak görünür. Tüketim nesnesine ulaşamama erkeklik onurunun zedelenmesini ve baba figürünün eksikliğini ifade eder. Kızının elbise olmazsa akıllı görünmeyeceği, eksik kalacağı şeklinde Bob’un yaptığı vurgu aslında kendisi için düşündüğü nitelemelerdir. Yoksul erkek, bu sistemde beceriksiz, başarısız kabul edilir. İş, para ve aileyi güvenceye alan bir gelir yoksa erkeklik krize girer. Bob’un karısı Anne ise daha makuldür. Ekonomik dengenin bozulmaması için ikinci el elbise almaya razı olur. Anne sessizdir, pek ön planda değildir ama daha dirayetli ve daha sabırlıdır.
Loach, ana hatlarıyla erkekliğin sınıfsal bir kurgu olduğunu, umudun ve kurtuluşun sistem içindeki durumunu daha doğrusu neden yarım kaldığını, acıların ve sorunların bireysel değil yapısal olduğunu net biçimde gösterir ve izleyicileri etik konusunda düşünmeye davet eder. Filmde varoluşsal anlamda kötü karakter yoktur. Tefeciler de dahil hepsi sistemin savurduğu ve belli davranışlara zorladığı bireylerdir. İşsizlik Bob ve arkadaşlarının keyfi seçimi, tembelliğinden, kişisel yetersizliğinden kaynaklanmaz. Tamamıyla kapitalizmin işleyiş mekanizmalarının sonucudur.
Loach bu filmde genellikle soluk, kirli, donuk renkler kullanır. Bu renkler umut değil sıkışmışlık duygusu üretir, duyguyu bastırır. Işık kullanımı da doğal, sert ve çoğu zaman yetersizdir. Işık da umut vermez. Böyle bir hayatın aydınlık yönü yoktur, görsel konfor reddedilir. Kamera genelde göz hizasındadır. Karakterle eşit konuma yerleştirilir. Seyirci karakterlere üstten bakmaz. Kurguda düşük ritim ve kesintisiz akış vardır. Hızlı kamera kullanılmaz, Dramatik zirveler kesilmez ama uzatılmaz da. Kurgusal tercihte hayatın temposunun taklit edilmesinin payı vardır. Seyircinin duyguları yönlendirilmeye çalışılmaz. Duygu kendiliğinden oluşur. Çok az müzik kullanılır. Sessizlik ahlaki bir alan yaratır, müzik desteği olmaksızın seyirci duygusuyla baş başa kalır. Gerçek evler, gerçek sokaklar, sıkışık iç mekanlar kullanılmıştır. Mekanlar karakterlerin kaderini belirler. Oyunculuk tarzı ise doğal, bastırılmış ve anti melodramatiktir. Amatör oyuncular kullanılmıştır ve abartılı mimiklere yer verilmemiştir. Acı oynanmak yerine yaşanır gibi gösterilmeye çalışılmış ve seyirci empatiye zorlanmamıştır. Renk, ışık, kamera, ses seyirciyi rahatlatmak için değil rahatsız etmek için düzenlenmiştir. Bu yüzden filmin estetiği içeriğinden ayrı değil, doğrudan politik ve etik bir tercihtir.
Filmin sonlarına doğru Bob’un bir arkadaşı işçi sınıfının durumunu çok güzel veriyor ve umudu da: “Eğer işçiysen haftanın yedi günü başına taşlar yağar. Sistemi biz yaratmadık ama değiştirmek elimizde.” Tam bu sözleri söylerken mahallede bir genç, uyuşturucu satıcıları tarafından sıkıştırılıp borcunu ödemesi için tartaklanıyor. Ve arkadaşı onlara bakıp ekliyor: Bir araya geleceğimize birbirimizi dövüyoruz.” Sadece bu sahne bile kapitalist işleyişi ve işçi sınıfının durumunu çok net biçimde ortaya koyuyor.
Evet Ken Loach sineması böyle bir şey. Loach, hemen tüm filmlerinde bu düzen neden böyle? sorusunu sorar ve bireylerin davranışlarının keyfi değil sistemin işleyişine göre şekillendiğini göstermeye çalışır. Temel argümanı: Bu alçaltıcı düzen böyle gitmemeli ve biz bu çarpık ilişkiler içinde yaşamak zorunda değiliz. Daha iyi bir yaşam mümkündür, şeklinde özetlenebilir. Bunu da sinema diliyle sade, dürüst, ısrarlı bir politik tavır içinde verir.