EŞ RUH
Ben inanıyordum. ‘O’, benim yaşadığım ilçede yaşıyordu. Bunu seziyordum. Ama bir türlü karşılaşamıyorduk onunla.
Sanki ben, Karşıyaka İskelesi’nden vapura bineceğim sırada, ‘O’ Bostanlı’da büyük bir mağazada alışveriş yapıyordu. Ben Kemeraltı’nda bir kitapevinden kitap seçerken, ‘O’ Karşıyaka çarşısında yürüyüşe çıkmış, vitrinlere bakıyordu. ‘O’ belki gecenin bir vakti yatağının içinde oturmuş kitap okurken, ben sokakları turlamaktan yorgun düşmüş, sabahçı kahvelerinin birinde çay içmekteyim.
Dediğim gibi bir türlü rastlaşamıyorduk.
Bazen onunla karşılaşma umudumu yitirdiğim zamanlar oluyordu. Bazen ‘O’ sanarak birini seviyordum. Çok geçmeden aradığımın ‘O’ olmadığını anlıyor, yeniden o ruhani karşılaşmanın peşinden sürükleniyordum.
Sonunda iyiden iyiye onun olmadığına karar verdim. ‘O’ yoktu. Kendimi kandırıyordum. Kendi yarımı aramak ne demekti? Platon’un aşk efsanesi koca bir yalandı. Belki gerçekti.
Belki ‘ilahi’ yarım, henüz doğmamıştı.
Bu yüzden yaşamımın sonuna kadar sevgiyle bütünlenmeden şimdiki yalnızlığımı sürdürecektim. Bu düşünceler bana acı veriyordu. Ne yazık ki zamanla yalnızlığıma alışır oldum.
Aradan yıllar geçti. Yalnız ve hoşnutsuz orta yaşlarımı yaşıyordum. Ona rastladım. Göz göze geldik. Birbirimize bakarken soluklarım duracak sandım… O an anladım, anladık. Sanki birbirimizi bir yerlerde tanımış sonra yitirmiştik. Ben ‘O’ydum, ‘O’ da ben. Bunu ikimiz de seziyorduk. Olduğumuz yerde donup kalmış, konuşamamıştık. Konuşamıyorduk.
Yüce Buda, yaşamın acı olduğunu söyler. İçinde bulunduğumuz konum bunu doğruluyordu. Acı olan; benim bu dünyaya çok erken, onunsa çok geç gelmiş olmasıydı. ‘O’ şimdi bir parfümeri dükkânında tezgâhtarlık yapıyor. Çok genç. Kızım olacak yaşta.
Bense ne yapacağımı bilmez bir haldeyim.