GÖKDELEN

1980’li yıllarda tüm dünyada ve de ülkemizde bir özelleştirme furyası başladı. Bu dönemde, 1970’lerde krize giren kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesi için yeni bir paradigma ortaya çıktı. Bu paradigma; sosyal devletin zayıflatılması, sendikaların gücünün azaltılması, emek süreçlerinin esnekleştirilmesi, sanayisizleştirme ve tabii özelleştirme uygulamalarının yaygınlaştırılması ekseninde gelişti. Sermaye kendi suretinde bir dünya yaratma mücadelesini bu yöntemle geliştiriyor ve sermaye birikimini kesintisiz sürdürmek için saldırgan tavrını geliştiriyordu. Akademik alanda da sınıftan kaçışın hızlandığı, büyük anlatıların sona erdiği, kapitalizmin sonsuza kadar sürecek bir sistem olduğu ve alternatifinin olamayacağı anlayışı hakim duruma geliyordu. Son yıllarda durum tersine dönmüş olup bunun ilelebet böyle gitmeyeceği konusunda görüşler daha sesli biçimde ifade edilmektedir.
Sermaye lehine ve emek aleyhine süregiden bu durumun acaba bir sınırı var mıdır? Yani nereye kadar gidecektir? Örneğin özelleştirme çılgınlığı daha hangi alanlara doğru gidebilecektir?
Tahsin Yücel Gökdelen adlı romanında bu gidişatın 2073 Türkiyesi’ndeki resmini çizmiştir. Sadece özelleştirme meselesi değil, apartmanlaşma, çevre tahribatı, insan türü dışındaki canlıları yok etme, alt sınıftan insanları açlığa terk etme, ötekileştirme, görünmez kılma gibi unsurları bu distopik romanında çarpıcı bir şekilde işlemiştir.
Romanın başkahramanı Can Tezcan eski devrimci ve ünlü bir avukattır. Müşterilerinden biri olan Temel Diker ise İstanbul’un her tarafını tek tip gökdelenlerle donatmak isteyen bir müteahhittir. Can Tezcan hemen her kamusal şirketin özelleştirildiği bir ortamda hukuki sorunların daha pratik çözümü için yargının özelleştirilmesi fikrini ortaya atar ve bu tasarısını gerçekleştirmek için çabalar. Böylece hem müşterilerinin hukuki sorunları daha kolay çözülecek hem de zamanın ruhuna uygun davranılmış olacaktır. Gökdelenlerle dolu kentte Temel Diker’in inşaat yapmayı düşündüğü alanda ise Hikmet Amca diye anılan yoksul ve yaşlı bir adam tek katlı evinde yaşamaktadır. Evini bütün zorlamalara, özendirici unsurlara rağmen vermemektedir. Diker’in saplantısı ise Newyork’taki “Özgürlük Heykeli”nin bir benzerini yapmaktır. Annesinin silüetini esas alarak yaptıracağı heykelin en güzel ve uygun görünme noktasının ise tasarladığı gökdelen sitesinden olacağını iddia etmektedir.

Yücel’in çizdiği bu distopik dünyada; üst sınıflar uçan mekiklerle işe gidip gelmektedir. İnsan dışında canlı yaşam nerdeyse yoktur. Evcil hayvanların evde ya da sokakta beslenmesi yasaklanmıştır. Can Tezcan’ın aktivist bir dostunun adlandırmasıyla “yılkı insanları”, yani proletarya sefalet içinde bir yaşam sürmektedir ama gözlerden uzak ve ötekileştirilmiştir. Bürokratlar ve sermayedar kesim nezdinde böyle insanların varlığı bile unutulmuştur. Can Tezcan’ın ortaya attığı projenin devletçe uygun görülür ve bu işin sorumluluğu da kendisine verilir.
Tek katlı binada gökdelen zihniyetine cesurca direnen Hikmet Amcaya Temel Diker tarafında aynı yerde daire teklif edilir. Hikmet Amcanın bireysel direnişi sürer ve trajik bir sonla konu müteahhit açısından çözülür.
Can Tezcan’ın solculuk yıllarındaki devrimci arkadaşı suçsuz yere cezaevinde yatmaktadır. Bir diyalogda Tezcan, içeride yatmanın şartının zaten suçsuz olmaktan geçtiğini söyler. Dışarıda pek çok suçsuzun dolaştığı argümanına da “o kadar yer yok şimdilik, yavaş yavaş sıra diğer suçsuzlara da gelecek” der. Tabii böyle şeyler ancak romanlarda olur. Demokrasilerde, hukuk devletinde olmaz. Tezcan arkadaşını yıllardan beri bir türlü içeriden çıkaramamıştır. Tezcan’ın özelleşen yargının başına getirilmesinde bakanla ve diğer bürokratlarla işleyişe ait tartışma ve çekişmeleri ilginç bir noktaya varır. Bu süreçte bakanla pazarlıklar, gözdağı, entrikalar, yargının tek bir grup tarafından alınarak tekelleşeceği kaygıları gündeme gelir.
Bu kadar umutsuzluğun, hukuksuzluğun, despotluğun, insan ve doğa düşmanlığının olduğu yerde acaba bir umut kıvılcımı olabilir mi? Bunu da romanı okuyup bitirdiğimizde göreceğiz. Tahsin Yüzel, bu sürükleyici romanında güzel ve farklı bir dil kuruyor ve 50 yıl sonrasının İstanbul’unu anlatıyor. Aslında dünü ve bugünü anlatıyor. Ve de tarihin bir doğrultusu olduğunu roman diliyle resmediyor.