İŞÇİ SINIFI CENNETE GİDER
Politik sinemanın üretken yönetmenlerinden biri olan İtalyan Elio Petri (1929-1982) söz konusu sinemayı partizan siyaset meselesi olarak görmez. Ona göre bu tarz sinema sadece işçi sınıfı ile sınırlı olamamalı, çoğunluğa hitap etmelidir. Politik sinema insanların yaşadıkları toplum hakkında daha eksiksiz ve eleştirel bir anlayış geliştirmelerine yardımcı olmalıdır. Ve çoğunluk, hayatları için daha derin düşünmeye her düzeyde dahil edilmelidir.

Roma’nın yoksul bir mahallesinde doğan Petri’nin babası metal işçisiydi. 15 yaşında Marx okuyan Petri, dönemin İtalyan Komünist Partisi’nin gençlik örgütüne katılmış, daha sonra Parti’deki bürokratik işleyişi eleştirerek 1956 yılında örgütlü yaşamdan ayrılmış ama sosyalist görüşlerini sürdürmüştür. Filmlerinde de devlet, bürokrasi, parti, faşizm, otorite, sınıf mücadelesi ve yabancılaşma gibi öğelere çokça yer vermiştir. De Sica, Rosselini ve Visconti gibi dönemin önemli sinema çevreleriyle tanışarak senaryolar, kısa film ve belgesellerle sinema dünyasına giren Petri’nin ilk uzun metrajlı filmi 1961 yılında çektiği ve başrollerini Marcello Mastroianni ve Cristina Gaioni’nin oynadığı Roma’nın Kadın Katili ‘dir.
Petri’nin 1971 yapımı İşçi Sınıfı Cennete Gider filmi aynı yıl Cannes Film Festivali’nde ödül almıştır. Bu film, Şüphe’nin Üzerinde Bir Vatandaşın Araştırılması (1970) ve Mülkiyet Artık Hırsızlık Değildir (1973) filmleri ile birlikte nevroz üçlemesi diye anılır. Üç filmde de işçi sınıfı mücadelesi yer almakla birlikte bireyin psikolojik yapısı da etraflıca işlenir. Buradaki ana temalar; yasal kurumlar, kolluk kuvvetleri, işçi sınıfı bilinci, tüketiciliği, özel mülkiyet ile zihniyet arasındaki ilişki, devletin doğası ve işleyişidir.
İşçi Sınıfı Cennete Gider filminde Gian Maria Volonté ve birkaç profesyonel oyuncu dışında işçiler gerçek işçilerdir ve kendilerini oynarlar. Film bir fabrikada işçilerin greve girme kararını nasıl aldıklarını gösterir. Petri’ye göre filmin başlangıç noktası, montaj hattındaki çalışmanın insanları aynı şeyi yapan köleler haline getirdiği ve işlerinin ne için yapıldığını bilmemeleriydi. Vasıfsız emeğin egemen olduğu, sıkı kontrole dayanan ve makinenin ritmine bağlı olarak işleyen Taylorist üretim biçiminin uygulandığı fabrikada işçiler köle gibi çalışmaktadır. İşçiler aynı hareketleri tekrarlayan maymunlar gibidir. Başroldeki Lulu kendisine bir günde yetiştirmesi için teslim edilen iki işçiye “bu işi bir maymun bile yapabilir,” der.
Fabrikada üretim sürecinde parça başı sistem uygulanmaktadır. Belirli bir sürede ne kadar çok ürün üretilirse işçinin o kadar çok ücret alabileceğine yönelik bu sistemde Lulu, arkadaşlarının ürettiğinin çok üzerinde ürün üretmekte ve bu da diğer işçilerin tepkilerine yol açmaktadır. Çünkü kontrol şefleri Lulu’yu örnek göstererek diğer işçilerin de daha çok üretmeleri için baskı yapar. Patron ve yöneticileri tarafından üretim artırılmaya çalışılır ancak ücretler aynı kalır.
Normal iş temposuyla 15 saatte üretilecek ürün yoğun ve hızlı çalışmanın etkiyle 8 saatte üretilebiliyordu. Marx’ın mutlak artık değerin kaynağı olarak tanımladığı iki faktörden biri çıkar karşımıza burada. Patron kârını artırmak için ya iş saatlerini artırır ya da buradaki fabrikada olduğu gibi işi yoğunlaştırır. Yani İş temposunu artırır.

Lulu hızlı tempolu çalışmasının tılsımını arkadaşlarına şöyle anlatır: “Konsantre olmak için beynimi bir noktaya odaklıyorum ve bir kıç düşünüyorum.” Yorgunluktan sevgilisi ile ilişki kuramayan Lulu, cinselliğini de fabrikadaki rutin çalışması esnasında yaşamaktadır. “Tekrar” unsuru filmin tamamına yayılmıştır. Lulu’nun çalışması, fabrikadaki işleyiş, her sabah işe başlarken iyi günler dileyen mekanik ses, tekrarın parçalarıdır. Fabrika dışına çıkarsak kapitalist sistemin işleyişi, sabah aynı saatte işe gitmek üzere kalkmak, aynı saate eve dönmek tekrarın işçi sınıfına ait olan unsurlarıdır. Ancak aynı tekrarı sendikaların faaliyetinde, aktivist öğrencilerin propagandalarında da görürüz. Öğrencilerin filmdeki işlevi Lenin’in “işçilere dışarıdan bilinç taşınması” fikrini çağrıştırır.
Tekrara ve ritme dayanan bu iş yoğunlaşması işçinin doğallıkla bitap düşmesine ve olası kazaların artmasına da neden olur. Lulu da bu yoğun çalışmada parmağını makineye kaptırır. Bu kazadan sonra işçilerin parça başı ücret sisteminin kalkması için grev çağrısı başlar ve Lulu’nun düşünce dünyası da değişir. Lulu’nun konumu, Marksist literatürdeki “kendinde sınıf” ve “kendi için sınıf” ayrımında değişim göstermektedir. Yani Lulu, kendinde sınıf konumundayken kendisi için sınıf konumuna doğru yönelir. Hatta “lumpen proletarya”dan “bilinçli işçiye” doğru yolculuk etmektedir, denebilir. Tabii ki bu değişimde fabrika çevresinde işçi sınıfı lehine propaganda ve ajitasyon yapan devrimci öğrencilerin de katkısı olur. Öğrencilerin megafonla fabrika çevresindeki konuşmaları Lulu’nun düşüncelerini etkiler ve parça başı ücret sistemine karşı mücadele etmesine yol açar.
Öğrenciler sloganlarla işçi-öğrenci birliği talep ederler. “Daha fazla ücret daha az iş” çağrısı yaparlar. “Bugün güneş sizin için parlamayacak. Güneşi görmeden fabrikaya giriyorsunuz, güneşi görmeden çıkıp evlerine gideceksiniz” sözlerini her gün tekrarlarlar. Bir öğrencinin Lulu’ya yönelttiği “bu yaşadığın hayat mı?” sorusu çok etkili olur ve grev çağrısının konuşulduğu toplantıda Lulu bu sözleri ifade eder.

Fabrikada sendikalı işçiler de var ama onların tavrı daha ılımlı ve patronlarla uzlaşma arayışı içinde. Öğrenciler ve Lulu başta olmak üzere bazı işçiler sürekli grev isterken, sendikalar iş yavaşlatma yolunu izlemek istiyor. Kontrol şefleri de sürekli uyumlu çalışma işçi patron birliğinden söz ederler.
Petri, bazı sahnelerde Marx’ın Kapitali’nin teorik argümanlarını çarpıcı biçimde gösterir. Fabrikadaki olumsuz iş koşulları, işçilerin artı zamanına el konulması, mutlak artı değeri niteleyen (parça başı çalışma etkisiyle) iş yoğunlaşması, filmin saat tiktaklarıyla başlaması, işçilerin makinenin kölesi olması ve onun ritmine bağlı olması, işçilerin emek sürecine, ürüne ve kendilerine yabancılaşmaları filmin çeşitli karelerinde belirgin biçimde sahnelenir. Ayrıca filmin sonlarına doğru Lulu’nun, evde yalnızken daha önce satın aldığı ve bir kısmı da gereksiz olan metaları birer birer eline alıp her biri için kaç saat çalıştığını sayıklaması Marx’ın Kapital’in ilk bölümündeki değer meselesine gönderme olarak okunabilir. Burada metanın değerini belirleyen; meta üretimi için gerekli toplumsal emek zaman meselesi hatırlatılır ve ayrıca emek gücünün de meta olma niteliği vurgulanır. Filmin başlarında Lulu, “ben bir makineyim” diyerek emek gücünün de hem makinenin bir parçası olduğunu hem de diğer metalar gibi meta olduğunu ve mübadele değerine tabi olduğunu söylemiş olur.
Filmin geneli karanlık, gürültülü ve boğucu ortamlarda geçer. Kullanılan müzik fabrika düzeninin ve dolayısıyla kapitalist işleyişin ritmiyle paralel düzeydedir. Anlatılan sadece işçi sınıfının içinde bulunduğu sömürü ve kötü iş koşulları, emek süreci değil, emek sermaye ilişkiselliği dolayımıyla burjuva işleyişi ve sermaye birikimi süreçlerdir. Hatta grev sürecindeki kolluk kuvvetlerinin devletin baskı aygıtı olarak devreye girmesi emek-sermaye-devlet üçlüsünün ortaya koyulmasıdır.
Filmin önemli bir karakteri de Lulu’nun fabrikadan eski arkadaşı Militana’dır. İsmi pek manidar olan Militana fabrikada işten atılan sosyalist bir işçidir. Fabrikada, makinenin bir parçası olarak çalışan Militana bu yabancılaştırıcı ve insanı insanlıktan çıkarıcı işleyişin yapısına daha fazla dayanamamış ve kendisini akıl hastanesinde bulmuştur. Akıl hastanesinde Lulu ile sohbet ettiği bir sahnede ürüne ve üretim sürecine yabancılaşma pek güzel vurgulanır. Militana, bir gün kontrol şefinin yakasına yapıştığını ve “biz ne halt üretiyoruz, insan ne yaptığını bilmeli” diye bağırdığını anlatır. Militana akıl hastanesindeki duvardan bahseder. Duvar metaforu filmin pek çok yerinde yer alır. Klostrofobik ortamda duvarlarla çevrilmiştir her yer. Öğrencilerin hapishane diye tarif ettikleri fabrika, akıl hastanesi, okul, ev yıkılması gereken duvarlarla çevrilidir. Filmin sonlarına doğru Lulu’nun fabrikada arkadaşlarına anlattığı rüyada da duvar vardır. Ancak duvarın öte yanı cennet diye resmedilir. Ama sisler içinde bir cennettir duvarın ötesi.
Yabancılaşmanın aşılması ve özgürleşme için işçi sınıfının ve de dolayısıyla insanlığın kurtuluşu duvarların yıkılmasına bağlıdır diyerek yazımı bitireyim.