HALİT REFİĞ SİNEMASI 1990-1997

HANIM, 1990
Y& S: Halit Refiğ, K: Çetin Tunca, O: Yıldız Kenter, Eşref Kolçak, Fatoş Sezer, Ekrem Dümer, Ani İpekkaya, Orhan Çağman, Cem Özer, Yapımcı: Cengiz Ergün
Belki öznel bir yaklaşım benimkisi ama Hanım çok büyük bir film, bir başyapıt. Sadece doksanların başındaki çökmüş, çürümüş Konstantinopolis kentine doğru bir bakış fırlatmıyor, müthiş bir ülke çözümlemesi yapıyor, değişen yapı taşlarına işaret ediyor, yitip giden değerlerin arkasından ağıt yakıyor. Refiğ bunu üstelik bir hayvan (kedi); çoğu kez kötü davranılmış, alçak belediyelerce itlaf edilmiş, sevilesi, okşanası bir hayvan üstünden yapmış, duygularımıza seslenmiş.
Hanım’ın kahramanı Olcay kansere yakalanmış, yaşlanmış bir piyano öğretmeni. Eşi olan deniz subayını bir faciada şehit vermiş, yalnız yaşıyor. Bir kızı var ancak kendini bilmez, yoz bir karı olarak çizilen kızın, anasına karşı bir sevgi duyduğunu söylemek mümkün değil. Tam tersi onu söğüşlenecek bir kaz olarak görüyor, Evini sat, sevgilimle bana sermaye ver, diye sıkıştırıyor annesini.
Olcay hastalığının ölümcül olduğunu anlayınca gözü gibi baktığı, hayattaki tek dostu olan Hanım isimli kedisini bırakacak birini arıyor. Ama bir türlü başaramıyor. Bu arada Olcay’ın öyküsüne koşut olarak başka bir yok oluş öyküsü akıyor. Bunun kahramanı ise Necip. Bu da yaşlı bir çatana kaptanı. Adam bir ömür boyu Olcay’a aşıkmış, ancak ulaşamamış. Dahası kullandığı kömürlü çatana ıskartaya çıkarılmış, yani kaptan olarak da miadını doldurmuş biri Necip.
Final oldukça duygu yüklü. Olcay ilerleyen rahatsızlığı nedeniyle ölüyor, kedisi sahipsiz kalıyor. Kızı ve müstakbel damadı eve gelerek satışa çıkarıyorlar eski ve harap binayı. Son sahnede ise ağır yağmur altında kalmış miyavlayan kediyi Necip Kaptan kedileri hiç sevmemesine karşın Olcay’ın hatırına kucağına alarak evine götürüyor.
Refiğ Yıldız Kenter’den tarihi bir oyun almış, unutulacak gibi değil büyük yıldızın oyunu. Kolçak da yaşlı çatana kaptanına yaraşmış. Aynı şeyi kısacık rolü için Fatoş Sezer için de söylemek olanaklı.

KARILAR KOĞUŞU, 1990
Y& S: Halit Refiğ, E: Kemal Tahir, K: Çetin Gürtop, O: Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Perihan Savaş, Erol Taş, Süer İzat, Ayşegül Ünsal, İrem Altuğ, Tuncer Necmioğlu, Hikmet Gül, Saime Bekbay, Sami Hazinses, Sırrı Elitaş, Nazan Ayas, Mehtap Ar, Neşe Arda, Ülkü Ülker, Süheyl Eğriboz, İhsan Gedik, Kudret Karadağ, Güzin Çorağan, Serra Yılmaz, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Karılar Koğuşu önemli bir film. Refiğ’in hem göklere çıkardığı, ustası olarak bellediği Kemal Tahir’den yaptığı başarılı bir uyarlama, hem de seksenlerin başından bu yana sayısız tasarıda bir araya geldiği ama genellikle zayıf işler ürettiği Türker İnanoğlu’na sonunda hediye ettiği bir inci.
Türk romanının temel taşlarından olan Kemal Tahir 10 Mart 1910 ile 21 Nisan 1973 tarihleri arasında kısa sayılabilecek bir yaşam sürmüş bir edebiyatçı. Ama Tahir romancı olduğu kadar Türk tarihine bakışıyla, Osmanlı İmparatorluğuyla ilgili yaptığı siyasal ve toplumsal çözümlemelerle de ilgi uyandırmış, derin tartışmalar başlatmış bir usta. Babası askermiş Kemal Tahir’in, ilköğrenimini çeşitli şehirlerde sürdürmüş. 1923’te rüştiyeden mezun olduktan sonra Galatasaray Lisesi’ne devam etmiş ama annesinin ölümünden sonra okulu bırakmak zorunda kalmış. Avukat katipliği, Zonguldak kömür işletmelerinde ambar memurluğu yapmış ilkin, gazeteciliğe başladığında 22 yaşındaymış. Evliliği Fatma İrfan ile 1937 yılında. İlk tutuklanması ise 1938’de. Aralarında kardeşiNuri Tahir ve Nazım Hikmet’in de bulunduğu bazı sivil ve askerlerle birlikte donanmayı ayaklandırmaktan dolayı hapse atılmış. 15 yıla mahkum olmuş, Çankırı, Çorum, Malatya, Nevşehir gibi cezaevlerinde yatmış.
Kemal Tahir, ölümünden sonra yayımlanan romanı Karılar Koğuşu‘nda Malatya Cezaevi deneyimlerini, İkinci Dünya Savaşı yıllarının Türkiye’sini anlatıyor. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na katılacak mı? Katılacaksa Almanların yanında mı müttefiklerin yanında mı yer alacak?
Savaşın belirsizliği, insanları daha büyük bir sefalete sürüklerken Murat, mahkumların seslendikleri biçimiyle ‘İstanbullu’ hapis hayatının zorlukları içinde, giderek bayağılaşan, bayağılaştıkça her şeyi yapabilen insanların yaşamına tanık oluyor. Bu tanıklık, “kötü yola” düşmüş kadınların, cezaevine gelmesiyle yeni bir biçim kazanıyor. “Ahlak ve namus kavramları, para ve güç karşısında elden ele gezer bir haldeyken tutuklu olmakla özgür olmak arasındaki fark nedir?” diye soruyor kendi kendine Murat.
İdama mahkum edilen Hanım, Malatya Genelevi’nden gelen Tözey, Gardiyan Şefika ve küçük mahkum Aduş… Her birinin birbirinden farklı hikayesi, Murat’ın sorgulamalarıyla birlikte, Anadolu kadınının hapisanede de bitmeyen çilesini anlatıyor.
Refiğ çok canlı bir hapishane ortamı oluşturmuş, başoyuncusu Kadir İnanır da oturmuş, özgüvenli bir Kemal Tahir portresi çizmiş. Yönetmen sadece İnanır’dan değil ama Şefika’da histerik ve yüzsüz bir karıyı canlandıran Ayşegül Ünsal, finaldeki zor idam sahnesinde korkuyla çözülen Perihan Savaş, hapishanedeki mahkumlardan Hikmet Gül, Tuncer Necmioğlu, görevlilerden Erol Taş, Sami Hazinses, Süer İzat, Kudret Karadağ, Süheyl Eğriboz gibi tipleri de gerçekçi kullanmış. Ben sadece Hülya Koçyiğit’e takıldım.

İKİ YABANCI, 1991
Y&S: Halit Refiğ, K: Çetin Gürtop, O: Hakan Ural, Kuzey Vargın, Brigitte Brown, Savaş Yurttaş, Mustafa Yavuz, Yapımcı: Türker İnanoğlu
Refiğ’e kulak verdiğimizde son üç uzun metrajını yani Hanım, İki Yabancı ve Köpekler Adası’nı çok önemsediğini, bunları tez filmleri olarak gördüğünü, dünya görüşünü en net ve yetkin biçimde bu üç filmle ifade ettiğini öğreniyoruz. Dahası Refiğ’in bu filmlere itiraz edenleri, beğenmeyenleri düşmanı olarak gördüğünü!
Demek ki İki Yabancı’yı beğenmemek Refiğ’in kılıcıyla boynu vurulmayı da gündeme getiriyor ama ben yüreklilik gösterek nara atayım: Refiğ İki Yabancı ile hem kafa karışıklığı yaratıyor, hem de işçiliğiyle cilasız taş devri sinemamıza mutena bir örnek sunuyor.
İki Yabancı’yı ciddi olarak eleştirmek bence biraz sorun yaratıyor. Çünkü ilkin öyküsü, ne yazık lki, Refiğ’in Doğu-Batı karşıtlığını simgelere, eğretilemelere boğduğu bir ilkokul müsameresi görüntüsünde. Ama filmin temposunun düşüklüğü, zayıf oyunculuklar, karton tipler seyri nerdeyse imkansız kılıyor. Bu bağlamda İmparator gibi ticari başarıyı varoluşunun asal özelliği kılmış bir yapımcının böyle bir tasarıya yatırım yapması da anlaşılır şey değil!
İki Yabancı adı üstünde, iki kahramanlı bir film. İlki Orhan, genç bir öğretmen. Askerliğini Antalya’nın bir dağ köyünde yapıyor. Altmışlı yılların ilk yarısı. Sessiz ve düzgün bir genç olarak tanıtılıyor bizlere. Köye gitmeden önce Antalya’da serbest aşk yanlısı bir İsveçli kızla, Greta ile tanışıyor ama kızın üç dört erkekle bir arada sevişmek istemesi üstüne iğreniyor ve kaçıyor Orhan.
Orhan’ın köyde öğrencileriyle olan ilişkilerinin yanında kimseyle temas kurmadığını izliyoruz. İçkiyle de arası hoş değil ayrıca. Ancak Amerika’nın Barış Gönüllüleri gurubunun üyesi olan ve köyde yetiştirilen hindileri daha gürbüz ve sağlıklı kılmak amacıyla gelen Margot isimli genç kadına aşık olduğunu görüyoruz geçen günlerde. Ancak Margot, Greta’nın tam tersine ‘vermeyen’ cinsten. Hatta oğlanın kendini tutamayıp kıza dokunmaya, öpmeye çalıştığı gün yaptığı evlenme teklifini bile kesin bir dille reddediyor.
Öykünün devamında bitmek bilmeyen, upuzun bir düğün sahnesi sonunda yaşlı bir adamla evlendirilmek istenen muhtarın genç kızının sevdiğiyle kaçması sahte bir gerilim yaratıyor. Muhtar firardan Amerikalıyı sorumlu tutuyor, kadın da memleketine dönmek zorunda kalıyor.
Finalde Orhan, Greta ile Margot’un aynı kişi olduğunu sorgularken kadının bir petrol tankerinin altında kalıp ezilmesi işleri iyice karıştırıyor!
Refiğ Doğu ile Batı arasındaki farklılıkları, uyuşmazlığı vurgulamak için, Doğu’yu yüceltmek için, Batı’nın ikiyüzlülüğünü tanıtlamak için bir makale ya da kitap yazıp düşüncelerini yetkince ifade edebilirdi ancak İki Yabancı sadece izlenmesi azap rüzgarına dönüşen bir film olmuş.

KÖPEKLER ADASI, 1997
Y & S: Halit Refiğ, K: Çetin Tunca, O: Perihan Savaş, Tanju Gürsu, Ekrem Dümer, Turan Alak, Yapımcı: Fetullah Gülen
İşte Refiğ’in kırk yıla yakın süren sinema serüvenini noktalayan, şalteri indiren film bu ama Köpekler Adası’nın her ne kadar yaratıcısı göklere çıkarsa da başarılı bir bitiriş, görkemli bir son olduğunu söyleyemiyorum. Belki Refiğ Köpekler Adası öncesi 1998’te Affet Bizi Hocam’ı, 1999’da da Kerem’i çekti ama bunlar televizyon için yapılmış dizilerdi, sinema filmleri değildi.
Köpekler Adası için yönetmen şöyle diyor: ‘’İnsanın doğayı yok etmesi, dünyanın sonunu getirmesi konusunda belki karamsarım ama hepten de umutsuz değilim. Neticede insan aklına inanıyorum. İnsan aklının yaşadığı felaketi göreceği inancındayım. . .Köpekler Adası klasik anlamda bir natüralist film değil. Filmin esas teması can meselesi. Ferdi candan başlayıp kollektif cana gidiyor bu mesele. Belli bir mistisizmi de olan bir çalışma. Yunus Emre’den dizeler kullanarak yapmıştım müzikleri. Belli bir işaretti bu. . . Benim için mananın en önemlisi can meselesi. Burada ferdi can, insanın kendi canı meselesi var. Bunun ötesinde bir de kozmik can var. Yeryüzü gibi bütün bir can sistemi. Bu beni çok ilgilendiriyor. O bütün yok olma tehlikesindeyse, birey için hiçbir kurtuluş imkanı yok aslında. Burada benim duyurmaya çalıştığım, yok olmaya doğru giden bir dünyada kendi canını kurtarmaya çalışan bir ferdin trajedisi. . . Filmde ada doğayı temsil ediyor, bir mikrokozmos olarak. Köpekler de sembolik olarak doğadaki canlı varlıkları. Bütün bunların içinde bir uyum olabilirse gerçek uyum hayal edilebilir. . .Bu filmin çekirdeği bir rüyaydı. Senaryo haline getirirken bu rüya vasfını korumak istedim. Rüyalar irrasyoneldir, dışarıdan bakınca saçma sapan, tutarsız gözükebilir. Ama yoruma açıktır. . . Ben dünya görüşü olarak bireye inanmayan, topluluğa inanan bir insanım. Köpekler Adası da zaten bireyciliğin, hümanizmanın bir eleştirisi. İnsanlar zayıftır diyorum, insan korkaktır, canı acır, kişisel hayalleri peşinde koşar.”
Refiğ belki kanatlı sözler söylemiş filmi hakkında, epey iddialı konuşmuş ama ne yazık ki Köpekler Adası anlatımı, tiplerin sahicilikten uzaklığı, öyküsünün derme çatmalığı ile, hele hele yılların oyuncusu Tanju Gürsu’ya Müşfik Kenter’in sanki yoğun bakımdan naklen yayın yaparcasına yaptığı uyumsuz seslendirmeyle, Perihan Savaş’ın yıldızlığına gönderme yapan makyajlı, gösterişli giysili sahnelerle gerçekten de zayıf bir film.