RASHOMON: Anlatıların Enkazında Hakikat
23 Mart 1910’da Tokyo/Japonya’da doğan Akira Kurosawa erken yaşlarında sanat ve resimle ilgilenmeye başladı. Zengin bir aileye sahip olan Kurosawa köklü bir Samuray soyundan geliyordu. Babası askeri bir okulda jimnastik öğretmeni, annesi ise tüccar bir ailenin kızı olan bir ev kadınıydı. 1936 yılında yönetmen yardımcısı ve senarist olarak sinemaya adımını attı, 1943 yılında Sanshiro Sugato(Judo Destanı) ile ilk uzun metrajlı filmini yaptı. 30 film yapan Kurosawa’nın son filmi 1993’te çektiği Madadayo’ dur. Kurosawa, 1970 yılında yaptığı Dodes’ka – den filminin başarısızlığı üzerine intihar girişiminde bulunmuştu.

Başlıca temaları insan doğası, etik, ahlak, birey-toplum çatışması, doğa insan ilişkisi, savaş ve şiddetin etkileri, kader ve gerçeklik algısı, samuray kültürü, adalet ve toplumsal değişim’dir. 8 çocuklu bir ailenin son çocuğu olan Kurosawa’nın kendisinden 4 yaş büyük ağabeyi Heigo sessiz sinema döneminde anlatıcılık yapmıştı. Ağabeyinin ve babasının etkisiyle sıkılıkla tiyatro, sirk gösterileri ve sinemaya gitmişti. Gençliğinde ressam olmak isteyen Kurosawa, bu görsel yeteneği filmlerindeki her kareyi bir tablo gibi kurgulamasını sağladı. Ailevi nedenlerden ötürü ağabeyinin intiharından derinden etkilenen Kurosawa’nın bu travması tüm eserlerindeki trajik tonun temellerini atmıştır. Kurosawa, The Most Beautiful filminin oyuncusu Yoko Yaguchi ile hayatını birleştirdi ve bu birliktelikten iki çocukları oldu.
Kurosawa, dinamik ve çoklu kamera kullanır. Özellikle aksiyon sahnelerinde gerçeklik duygusu ve ritim ön plandadır. Sabit göz yoktur, karakterler olayın içindedir. İnsanı doğanın bir parçası olarak gördüğü için doğa ile karakteri aynı kadrajda eritir. Derinliği sıkıştırır, karakterleri kaderin içine hapseder. Yüksek kontrastlı ve doğal ışık kullanır. Yağmur, sis ve rüzgar pek çok filminde kullandığı dramatik araçlardandır. Sessizlik aktif bir öğedir. Doğa sesleri dramatik müzik kadar güçlü olup müzik çoğu zaman ironik veya mesafelidir.
Kurosawa’nın sinema tekniğine katkıları; paralel kurgu ve zaman kullanımı tekniğini geliştirmesi, doğa unsurları ve kamera hareketlerini yeniklikçi şekilde kullanması, karanlık-aydınlık kontrastı ve epik anlatım tarzını yaratması şeklinde sıralanabilir.
İlk önemli filmi Rashomon (1950) ile 1951’de Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü aldı. Yojimbo (1961) filmi spagetti western türünün gelişimine katkıda bulunmuştur Yedi Samuray Hollywood’un başta Muhteşem Yedili olmak üzere pek çok filme esin kaynağı olmuştur. Sovyetler Birliği’nde yaptığı Dersu Uzala 1975’te Moskova Uluslararası Film Festivali‘nde en iyi film ödülünü ve 1976’da yabancı dilde en iyi film Oscar‘ını kazandı. 1990 yılında ise Oscar Onur Ödülü’nü aldı. Büyük bir gişe başarısı elde eden Gizli Kale filminin George Lukas’ın uzay destanı Star Wars’a büyük etkileri olduğu ifade edilmiştir.
Rashomon’un Altın Aslan ödülünü alması, batı dünyasının Japon sinemasını keşfetmesini sağladı. Film, 12. Yüzyıl Japonya’sında bir samurayın ölümü ve eşinin tecavüze uğraması olayının dört farklı anlatıcı tarafından farklı şekillerde anlatılması üzerine kuruludur. Ryunosuke Agutagawa’nın Koruda ve Rashomon adlı iki kısa öyküsünden uyarlanan bu film hakikatin göreceliğini ele alır. Kurosawa bu filminde; gerçek, özne, iktidar, anlatı ve egemen ideoloji kavramlarını sorgulayan bir yapı kurar. Haydut Tajomoru (Kurosawa’nın uzun soluklu yıldız oyuncusu unutulmaz Toshiro Mifune canlandırıyor) , kadın (samurayın eşi), ölü samuray (bir medyum aracılığı ile) ve oduncudan (olay tanık olan tarafsız kişi) oluşan anlatıcıların hepsinin anlatısı makul, tutarlı ve mantıklıdır. Ancak birbirleriyle çelişkilidir. Bu çelişkili anlatıyı polisiye olmaktan çıkarır ve onu epistemeolojik, ontolojik ve etik bir metne dönüştürür. Rashomon modernitenin krizini gösterir. Hakikat parçalıdır, öznenin arzusu, çıkarı ve kendilik imgesi tarafından şekillenir. Modern akıl hakikati taşıyamaz hale gelmiştir.
Tajomuro’nun anlatısı, erkeklik fantezisidir. Kendini güçlü, baştan çıkarıcı, onurlu gösterir ve tecavüzü karşılıklı arzuya dönüştürür. Samurayı dürüst bir düelloda yendiğini, kadını ise karizmasıyla etkilediğini iddia eder. Amacı suçlu bile olsa “yiğitliğini” kanıtlamaktır. Bu anlatı narrsisistik erkeklik ifadesidir. Suçu estetize ederek, simgesel düzen içinde meşrulaştırır. Haydut gerçeği anlatmaz, olmak istediği, imajındaki kişiyi anlatır. Kadının anlatısında kadın kendini kurban olarak sunar. İki erkek arasında nesneleştirildiğini vurgular. Kocasının ona nefretle baktığını, bu bakışın onu delirttiğini ve kocasını baygınken öldürmüş olabileceğini ima eder. Kadınlık onurunu korumaya çalışır. Kadının anlatısı suçlulukla içselleştirilmiş patraiyarkayı yansıtır. Tecavüz sonrası kirlenmiştir kadın. Kendini fail olmaktan çok ahlaki bir çöküşün simgesi gibi görür. Bu anlatı hakikati değil, toplumsal bakışı gösterir. Ölü samuray, kendini onurlu, eşini zayıf olarak gösterir. Karısının kendisine ihanet ettiğini ve haydutla kaçmak istediğini iddia ederek suçu kadına atar. Onurunu kurtarmak için intihar ettiğini söyler. İntiharı bir seçim olarak anlatır. Bu anlatıda “bushido” felsefesi (samurayın etik kodlar ve yaşam felsefesi) etkilidir. Gerçek sınıfsal ideolojinin süzgecinden geçer. Ölüm bile statükoyu koruma amacını taşır. Bu anlatı hakikatten çok sınıfsal mittir. Oduncunun anlatısı, en sıradan, en az dramatik ve en gerçekçi gibi durur. Ama o da başta yalan söyler, kendini temize çıkarmaya çalışır. Başta tarafsız görünse de sonunda onun da olayı çarpıttığı ve cinayet mahallinden değerli bir hançeri çaldığı ortaya çıkar. Gerçeği parça parça verir. Onun anlatımında karakterler kahraman değil, korkak, beceriksiz ve gülünçtür.
Kurosawa, biçim ile içerik arasında tam bir uyum kurar. Ormanda kamera sürekli yön değiştirir. Sabit bir bakış yoktur. Güneşe karşı çekimler, görmenin kendisinin sorunlu olduğunu vurgular. Ormandaki ışık ve gölge oyunları anlatılan hikayelerin belirsizliğini simgeler. Kameranın güneşe çevrilmesiyle yaprakların arasından süzülen ışık hakikatin parçalı ve göz kamaştırıcı doğasını simgeler. Her anlatı öznenin arzusu kadar doğrudur. Ama olayın kendisi hiçbir zaman erişilebilir değildir. Rashomon şunu söyler: İnsan hakikati değil, kendini anlatır. Film, objektif gerçeklik kavramını yıkar. Her karakter olayı kendi egosuna, çıkarına veya vicdanına göre anlatır. Bu durum literatüre “Rashomon Etkisi” (aynı olayın farklı kişilerce öznel ve çelişkili anlatımı) olarak geçer. Bu anlatım tekniğinde tek bir hakikat yoktur, sadece bakış açıları vardır, felsefesini sinemaya kazandırmıştır. İnsanlar aslında kendilerini nasıl görmek istiyorlarsa öyle kurgularlar.
Filmdeki orman, medeniyetin bittiği ve vahşi arzuların başladığı kaotik bir alandır. Fimin başındaki şiddetli yağmur sahnesi ise dünyadaki kirlenmişliği ve belirsizliği temsil eder. Kurosawa filmlerinde kullanılan rüzgar, yağmur, fırtına gibi öğeler duygu aktarımının önemli bir göstergesidir. Kurosawa, Maurice Ravel’in Bolero’suna benzer bir ritmi film boyunca kullanarak gerilimi ve döngüselliği artırır.
Filmin sonlarında Rashomon’a (şehrin dış kalesi veya kale kapısı) bırakılan bebeğin Oduncu tarafından evlat edinilmesi Kurosawa’nın hümanist duruşunu sergiler. Dünya ne kadar karanlık, insanlar ne kadar yalancı olursa olsun karşılıksız bir iyilik eylemi kefaret olabilir. Bebeği sahiplenme şunu ifade eder: Hakikat yoksa bile etik mümkündür. Hakikat belki bilinemez ama iyilik seçilebilir. Rashomon gerçeği kim söylüyor? sorusuna şu yanıtı verir: Hiç kimse gerçeği söylemiyor, ama yalan da söylemiyor. Arzularını söylüyor ve herkes kendisini savunuyor. Ama yine de etik sorumluluk taşımaktan ve insan olmaktan vazgeçmek durumunda değiliz.
Filmde seyirci de bir nevi suç ortağıdır. Seyirci, hakim pozisyonuna konulur ama eline karar verecek yeterli veriler verilmez. Bu yüzden seyirci rahatsız olur, sinirlenir ve mutlaka bir doğru olmalı diye düşünür. Filmin cevabı ise şudur. “bu ihtiyaç senin”. Sonuç olarak Rashomon, hakikat ihtiyacının ideolojik bir arzu olduğunu açığa çıkarır. Hakikat bilinemez olabilir ama sorumluluk ertelenemez. Yani hakikat parçalı, göreli ve erişilemez olabilir. Fakat insan her koşulda başkalarına karşı sorumludur.