KAPİTALİZMİN “HAMLET”İ: TRAJEDİNİN ÇÖKÜŞÜ VE YABANCILAŞMANIN SOĞUK YÜZÜ

Aki Kaurismaki’nin 1987 yapımı Hamlet İş Başında ( Hamlet Goes into Business/Hamlet Liikemaailmassa) filmi Shakespeare’in ölümsüz yapıtını Finlandiya’da seksenlerin ve doksanların iş dünyasına getiriyor. Feodal üretim tarzında ikitidar ve güç mücadelelerini anlatan klasik yapıt, günümüz burrjuva toplumunda bir sanayi şirketi içindeki ilişkilere ve iktidar mücadelesine odaklanıyor.
Hamlet’in (Pirkka Pekka Petelius) babası, Helsinki’de kereste imalatı ve liman işletmeciliği faaliyeti gösteren şirketin sahibidir. Babasının ani ölümü üzerine şirketin hisselerinin % 51’i Hamlet’e geçer. Ardından amcası Klaus (Esko Salminen‘in canlandırdığı “Claudius” figürü), Hamlet’in annesi Gertrude (Elina Salo) ile evlenir. Klaus şirketinin faaliyet alanını değiştirmek; pazar payını artırmak ve tekel konumuna gelmek için plastik (oyuncak) ördek imalatına geçmek ister; ancak Hamlet buna karşı çıkar.
Film ilerledikçe Hamlet’in babasının ölümü ve annesinin ihaneti karşısında intikam almaktan ziyade, rakiplerini tasfiye etme güdüsüyle planlar yaptığını izleriz. Orijinal hikâyenin tanıdık olay örgüsünde, babasının intikamı için yanıp tutuşan; ama entelektüel ve varoluşsal bir kararsızlık içinde debelenen geleneksel Hamlet, bu filmde daha çok kendi konforu ve mülkiyeti ile ilgilenen beceriksiz, duygusuz, soğuk ve obur bir burjuva figürüne dönüşür.

Kaurismaki sinemasını temel izleklerinden olan yabancılaşma bu filmde de etkin biçimde gözler önüne serilir. Karakterlerin nerdeyse duygusuz, mekanik tepkiler vermesi; göz teması ve karşılıklı konuşmanın neredeyse yokluğu (minimal diyaloglar genellikle yan yana oturan oyuncular arasında gerçekleşir) tipik göstergeler olarak düşünülebilir. Hamlet’in varoluşsal krizi artık Danimarka Sarayı’nda olduğu gibi metafizik değil, günümüzün sanayi toplumunda gözlemlediğimiz türde kapitalist bir anlamsızlık içindedir.
Diğer filmlerinde olduğu gibi kara mizahı ön plana çıkaran Kaurismaki anlatısında cinayetler sıradanlaşır. Trajik eserdeki krallığı koruma tutkusunun yerini, burada, şirket yönetimini ele geçirmek için rakiplerini ortadan kaldırma hırsı almıştır. Absürd mizansenler, klasik trajedinin ciddiyetinden çıkarılarak, modern dünyanın anlamsızlığına uygun forma sokulur.
Filmin siyah beyaz çekilmesi 80’lerin görünüşte renkli dünyasının tersine, gerçek yaşamın sistemik gri özelliğini ön plana çıkarma isteğini akla getirebilir. Sert ışık-gölge transları bir yandan kara film (film noir) estetiğini beslerken, bir yandan sanayi toplumun soğukluğunu çağrıştırır. Dekorun çıplaklığı, mekânların boşluğu karakterlerin iç dünyasını da yansıtır. Dünya, hayatı besleyecek anlamdan arınmış, donuk ve mekanik bir işleyiş sergiler.
Kaurismaki filmlerinde müzik, karakterlerin beceriksizce dillendirmek istediği duyguları açığa vurur. Ancak bu filmde müziğin, içine yuvarlandığımız atmosferle bilinçli bir zıtlık oluşturduğunu görüyoruz. Filme aniden giriveren 50’lerin rock’n roll parçaları veya hüzünlü Fin tangoları, bu donuk ve soğuk dünyaya tezat bir enerji katıyor. Karakterler robot gibi hareket ederken, arka plandaki tutkulu ve hareketli müzik iç dünyalarındaki bastırılmışlığı veya koşulların saçmalığını vurguluyor gibi. Böylece, müzik seyirciyi karaktere yaklaştırmak yerine olayla arasına mesafe koymasını sağlıyor. Hüzünlü ve dramatik bir sahneye neşeli bir parça eşlik ettiğinde ironi ön plana çıkıyor. Örneğin, unutulmaz bir sahnede Hamlet rakibinin başına radyo geçirdiğinde (ve kafası radyoya girmiş halde, kurbanı yere serildiğinde) radyodan gürültülü bir rock’n roll şarkı yükselmeye başlıyor.
Shakespeare’in Hamlet’indeki aşk da bu yabancılaşma ortamından payını alır. Hamlet’te deliliğe sürüklenen Ofelia (Kati Outinen)burada daha çok bir nesneleştirme kurbanıdr. Hamlet ile olan ilişkisi romantizmle hiç ilgisi olmayan soğuk bir alışverişe dönüşmüştür. Ofelia’nın babası tarafından da empoze edilen sinik ve çıkarcı tavrı Hamlet aracılığı ile mülkiyeti ele geçirme arzusunun dışavurumudur. Ortada bir sevgi yoktur. İki taraf da çıkarları gereği bir araya gelerek diğerini araçsallaştırmaktadır.

Kaurismaki, Shakespeare’in soyluluk kavramını ayaklar altına alır. Orijinal eserde karakterler büyük günahlar işlerken bile büyüklük sergiler. Burada ise küçüklük ve bayağılık hakimdir. Sarayın yerini loş ofisler, köhne barlar ve dağınık yatak odaları alır. Klasik eserde ölüm görkemlidir. Kaurismaki’de ise cinayet bir sinek öldürmek kadar monoton ve heyecansız resmedilir. Cinayete verilen tepkiler de absürd ölçüde mesafelidir; duyarsızlıkla örülüdür. Örneğin, Hamlet’in babasının hayaleti ile karşılaştığı sahne tam anlamıyla bir kara komedidir. Babası Hamlet’e, kardeşi Klaus tarafından öldürüldüğünü söyler ve intikamını almasını ister. Hamlet, ise babasına, “kısa kes hava soğuk ve acıktım” diye karşılık verir.
Hamlet İş Başında, Danimarka Sarayı’nda geçen klasik trajedinin içini boşaltarak onu modern kapitalist dünyanın ruhsuz ve donuk yapısına yerleştirir. Hamlet’in eylemsiz ve ikircilikle dolu varoluşsal krizi metafizik bir sorgulamadan çıkar; metaların fetişleştirildiği dünyada anlamın sisteme bağlı yitirilişini gözler önüne serer. Günümüzün modern toplumunda ne etik ve soylu bir çatışma ne de gerçek trajik derinlik kalmıştır. Bugüne damgasını vuran yalnızca mekanik ve yüzeysel ilişkiler, amaçsız güç ve iktidar mücadeleleri, donuk ve soğuk yüzlerdir. Film bireyin trajedisini anlatmaz. Çünkü bireysel bir trajedi bile artık mümkün değildir. Bütün ilişkilerimizi belirleyen ve sistemin içinde insanı sessizce eriten koskaca bir işleyiş trajedinin kendisi haline gelmiştir.